Türkiye Solunda Ab Tasavvurları: ‘küçük Olsun Benim Olsun’ Mu?
Sol, Sosyalizm, Avrupa Birliği
Öne Çıkan Yazılar | Featured Articles
Dem Parti, Kürt Meselesi, Psiko-politik
“Süreç”te Ara Muhasebe (3): Kürt Siyasi Hareketi’nin Demokratikleşme Açmazı
“Süreç”te Ara Muhasebe (2): Barış – Demokrasi Gerilimi
Psiko-politik, Şiddet, Travma, Terör, Fanatizm, Abd, İslamcılık
Abd’nin Sarsılan Kudreti: Kısmen Kişisel Bir New York Yazısı
Murat Paker
(*) Bu makale ilk olarak Şubat 2005 tarihinde Birikim dergisinin 190. sayısında yayınlanmıştır.
Bir süreden beri Türkiye’nin bir numaralı gündem maddesini ‘AB’ye üyelik’ tartışmaları oluşturuyor. Siyasi ve sınıfsal yelpazenin bütün öbekleri bu tartışmanın içinde ve de bu öbeklerin çoğu için Türkiye’nin AB’ne üyeliği konusu yeni bir iç gerginlik hatta kapışma düzlemi. Sağda da solda da AB üyeliğine yandaş olanlar da var, karşı çıkanlar da. Dolayısıyla AB üyeliğini savunanlar da karşı çıkanlar da gerekçeleri açısından pek homojen bir kütle oluşturmuyorlar. AB tartışmaları, genel siyasi konumların hemen hemen tümü için yeni bir alt üst oluş ve bir yeniden diziliş halini de beraberinde getiriyor. Bu sürecin solda da sağda da bir ‘iç parçalanma’yla birlikte gittiği ve kopan ya da gevşeyen parçaların zaman zaman tuhaf koalisyonlara ya da koalisyon görüntülerine neden olduğu da söylenebilir.
Türkiye’deki sosyalist sol da bu toz dumanın içinde haliyle ve ‘şu AB konusunu ne etmeli?’ sorusu, hele 17 Aralık’tan sonra, giderek daha da istim alarak ortalıkta dolaşmakta. Bu yazıda, AB konusunda sosyalist soldaki değişik konumların argümanlarını, bu argümanların altında yatan temel varsayımları ele alacak ve bu konumlar arasındaki ayrımın sosyalizm tahayyüllerindeki daha derin ayrımlara denk düştüğüne işaret etmeye çalışacağım.
Görüldüğü kadarıyla sosyalist solda AB konusunda üç temel yaklaşım var: Hayırcılar, ‘havetçiler’ ve de evetçiler.
Hayırcılar
Bu üç grup arasında kafası en salim olanlar hayırcılar. Kendi içlerinde iki temel gruba ayrılıyorlar. Aslında sol içinde saymamıza gerek olmayan, ama hala kendilerine ‘sol’ dedikleri için burada değinilecek olan ‘ulusal solcu’ versiyon, AB sürecini Türkiye devletini bölme, ‘Cumhuriyet devriminin kazanımlarını’ yok etme ve de bu kazanımları kollamakla görevli ‘zinde kuvvetleri’ yıpratma amacı güden Batılı/emperyalist bir komplo olarak görüyor. Bu sürece karşı çıkmayanlar ‘işbirlikçi’ ve ‘vatan haini’ oluyorlar. Sürecin durdurulması için ordudan/darbeden medet umuluyor. Alternatifleri ‘Avrasya Birliği’ (ya da ‘işbirliği). ‘Doğal’ müttefikleri faşistler ve bir takım kemalistler. Temel dertleri ‘ulusun bekası,’ temel analiz birimleri ‘ulusların birbirleriyle mücadelesi’ ve de temel stratejileri ‘ulusal devrim’ olduğu için, bu pozisyonun, her ne kadar solla bir alakası olmasa da, kendi içinde tutarlı olduğunu belirtmek gerek. Türkiye’nin ulus-ötesi bir birliğe girmesi ulus-devlet mitlerini yıkacağı için canla başla AB’ye karşı çıkıyorlar. Türkiye’nin AB’ye üyelik süreci başarılı olursa en büyük darbeyi diğer milliyetçilerle birlikte bu kesim yiyecek. Eğer bu süreçte şu ya da bu nedenle bir milliyetçi tepki tırmanışa geçerse –ki en azından geçici olarak böylesi bir tırmanışı beklemek gerek- bu kesimin yelkenlerine bir miktar rüzgar doldurma şansı var.
Hayırcıların sol içindeki esas öbeğini geleneksel sosyalistler oluşturuyor. Bu öbeğin de haliyle kendi içinde değişik renkleri var ama bir ortak zeminleri olduğu söylenebilir. Bu öbeğe göre, AB, kapitalist/emperyalist bir birliktir o yüzden üye olunması savunulamaz. Aslolan, sınıf mücadelesini derinleştirip Türkiye’de sosyalist bir devrim yapmaktır. AB üyeliği bu devrim sürecini sekteye uğratacak, yolundan saptıracak ve de dolayısıyla karşı çıkılması gereken bir süreçtir. Bu öbek, hakkını yemeyelim, ‘ulusal solcular’ gibi milliyetçi ve o anlamda ‘sol-dışı’ bir pozisyon almıyor;1 ‘sınıf mücadelesini’ merkezine koyuyor ve sosyalist devrimi hedefliyor. Ancak ‘sosyalist devrim’den anlaşılan temel olarak siyasi/merkezi iktidarın ele geçirilmesi ve ‘üretim araçlarının özel mülkiyetine son verilmesi.’ ‘Sosyalist devrim’ bu kapsamda tahayyül edilince, bu operasyonun, AB çapına göre, Türkiye gibi görece küçük (ve ‘zayıf halka’) bir ulus-devlet çapında daha kolay gerçekleştirilebileceği düşünülüyor. Bu durumda çöken reel sosyalist deneyimlerin akıbetinden nasıl ve ne yolla kurtulmayı düşündükleri sorulduğunda verdikleri cevap nihai olarak ‘biz (bu sefer) daha iyisini yaparız’dan öteye gidemiyor. Üstelik AB’de neoliberal politikalar hüküm sürüyorken bu birliğe üyeliğin emekçilerin daha çok ezilmesi anlamına geleceği ileri sürülüyor. Ek olarak, AB içindeki zenginliğin devrimci bir sınıf mücadelesi için yeterince enerji üretemeyeceğine inanılıyor. Dar anlamda siyasi iktidar odaklı sosyalist devrim tahayyülü açısından, ‘AB’ye hayır’ demek yine kendi içinde tutarlı bir tavır. Hatta bu konumun, AB yolunda yapılan demokratik reformları, çelişkileri yumuşatıp devrimci enerjiyi soğuracağı için ya da ‘dış dinamiğe dayalı kalıcı olmayan reformlar’ olduğu için hayırlı alametler olarak göremediğini ve kuşkuyla yaklaştığını da belirtmek gerekir. AB sürecini destekleyen solcular, geleneksel sosyalistlerce ‘liberal solcu’ olarak tasnif ediliyor.
Geleneksel sosyalistler, (hepsi degil, bir kismi) ulusalcılardan farklı olarak enternasyonalist bir lafza da sahipler. Ama yine de enternasyonalizm tahayyülü, tarihi enternasyonal tecrübeleriyle uyumlu biçimde, ulus-devlet birimleri içinde hayatiyet bulan sosyalist hareketlerin dayanışmasıyla (ya da reel olarak ‘dayanışma ülküsü’ ile) sınırlı. AB gibi ulus-ötesi birlikler içinde daha küresel ve organik bir sol hareketin bileşeni olmak bu enternasyonalist anlayışa biraz bol geliyor. Farklı gerekçelerle de olsa temel mücadele birimi olarak ulus-devleti tercih etmeleri, geleneksel sosyalistlerin ulusalcılarla ortak noktası.
Evetçiler
Türkiye’de AB üyeliğini açıktan savunan sosyalist bir parti ya da hareketin olduğu söylenemez. Dergi olarak Birikim, en başından beri bu cenahta yer alıyor.2 Birikim dışında çok sayıda bağımsız sosyalist ve ÖDP içinde bir kesim AB sürecini destekliyor. Tartışmalı da olsa, bir yönüyle sol içinde sayılabilecek olan Kürt hareketi ise blok olarak AB sürecini en coşkulu biçimde destekleyen belki de tek siyasi odak.3 Evetçi kesimin gerekçelerini yazının ilerleyen bölümlerinde daha ayrıntılı ele alacağım ama burada çok kısaca değinelim. Evetçi kesim, AB sürecinin Türkiye’nin demokratikleşmesine ciddi katkıları olduğunu/olabileceğini savunuyor. Ek olarak, Türkiye’nin üyeliğinin, AB gibi ulus-ötesi bir birlikte, gerek Türkiye ve gerekse Avrupa’daki milliyetçiliklerin/ ırkçılıkların aşındırılmasına katkı sunabileceği ve ulusal sınırların gönüllü bir şekilde azaltılmasının/gevşetilmesinin sosyalist idealler açısından iyi bir şey olduğu iddia ediliyor.
Havetçiler
Havetçiler, temel olarak ÖDP’nin geniş kesimlerinden ve de başka bazı sol gruplardan oluşuyor. Bu konum, Türkiye’nin AB üyeliği için ne evet ne de hayır diyor ve de ‘AB bizi muhatap mı alıyor ki, biz onu muhatap alıp evet ya da hayır demek zorunda olalım?’ şeklinde özetlenebilecek bir bakış açısına sahip. Bu konumun AB konusunda tarafsız bir tutum benimsemesi ve buna bağlı olarak çoğu durumda felç olmuş bir hal sergilemesi, yukarıda değinilen hayırcılarla evetçiler arasında iki tarafın da argümanlarından kısmen etkilenmesi ve de iki taraftan birine ağırlık verememesi durumuyla ilgili kuşkusuz. Ancak bu tarafsızlık, daha derinden akan, iki değişik sosyalizm ve sosyalist mücadele tahayyülü arasında kalmışlıktan kaynaklanıyor. Havetçiler bir yandan AB sürecinin ittirmesiyle yapılan ve bir çoğu uzun yıllardır sosyalistlerin de savunduğu değişiklere tekabül eden (ya da bunlara kapı aralayan) demokratikleşme reformlarını olumlu buluyorlar ve bu eksende ‘evetçi’ kesime yaklaşıyorlar, ama öte yandan geleneksel sosyalistlerin AB’nin emperyalist ve neoliberal bir birlik olduğu argümanıyla frene basıp ‘olur mu hiç canım’ noktasına geri dönüyorlar. Havetçi kesim şimdiki haliyle, evetçi ve hayırcı pozisyonlara göre kendi içinde tutarlı bir görünüm arzetmiyor. O yüzden zaman içinde ya felç durumunu sürdürüp iyice etkisizleşeceğini ya da yoğun bir tartışma süreci sonunda kendi içinde tutarlı (evetçi ya da hayırcı) pozisyonlara doğru evrileceğini tahmin edebiliriz. Şimdiden görünen, AB sürecinin güçlü dinamiğinin insanları bu konuda yazmaya, tartışmaya, Avrupa’da neler olup bittiğiyle ilgilenmeye, kısacası tavır almaya doğru ‘cesaretlendirdiği.’ Bu da kendi başına olumlu bir özellik, çünkü Türkiye’nin AB üyeliği öyle basitçe ve mutlak ifadelerle evet-hayır şeklinde pozisyon alıp geçiştirilemeyecek kadar önemli bir konu.
Türkiye’de kendisini sosyalist olarak tanımlayan insanların/grupların AB süreci konusunda aldıkları üç temel pozisyonu kabaca özetledikten sonra iç tutarlılığı olan evet ve hayır pozisyonlarının argümanlarına ve bu argümanları şekillendiren varsayımlarına/tahayyül dünyalarına daha yakından bakarak meseleyi bir de dış tutarlılık açısından irdeleyelim.4
‘Emperyalist ve neoliberal bir birlik olan AB’ye HAYIR’
Hayırcı kesimin temel argümanı, AB’nin neoliberal politikaların hakimiyetinde emperyalist ve kapitalist bir birlik olduğu ve bu yüzden de sosyalistlerin Türkiye’nin bu birliğe üyeliğini savunamayacakları şeklinde. Kısaca söylersek, Türkiye’nin AB’ye üye olması sosyalist devrim mücadelesini sekteye uğratacak, geciktirecek, zorlaştıracak bir kötülük olarak görülüyor. Şimdi bu argümanın yapı taşları olan temel varsayımlara bakalım. Bu argümanı yapanlar, kabul edenler aşağıdaki varsayımları da kabul etmek zorundadırlar:
- Turkiye şu anda (ve uzun bir süredir) neoliberal politikaların hakimiyetinde kapitalist bir ülke değildir, ama AB’ye üye olursa böyle olacaktır. (Ya da AB’ye üyelik Türkiye’deki neoliberal/kapitalist hakimiyeti derinleştirecektir).
- Türkiye AB dışında kalırsa önümüzdeki 10-20 yıllık süreçte neoliberal/kapitalist süreçlerin hakimiyetine/derinleşmesine AB içinde olduğundan çok daha kolay karşı çıkabilecektir.
- Benzer biçimde, şu anda ve yakın gelecekte Türkiye, AB dışında kalırsa anti-emperyalist bir politika uygulamaya daha yakın olacak, AB üyesi olursa bu şansı kalmayacaktır/azalacaktır.
- AB’nin mevcut neoliberal ve emperyalist politikaları değiştirilemez anayasa hükmündedir ve AB içinde bunları değiştirmeye yönelik bir sol mücadele yoktur ve olamaz.
- Hülasa, Türkiye, şimdiki durumda olduğu veya yakın gelecekte olabileceği gibi, AB dışında kalırsa (‘tam bağımsız ulusal ekonomi politiğiyle’) sol bir projeye çok daha yakındır veya yakın olacaktır.
Bu temel varsayımların bir iç tutarlılığı olsa bile, dünyanın, AB’nin, Türkiye’nin ve solun mevcut hali ve eğilimleri dikkate alındığında herhangi bir dış tutarlılıktan söz etmek mümkün gözükmemektedir. Çünkü:
- Dünyada neoliberal politikaların hakimiyetinde yürüyen kapitalist küreselleşme uzun bir süredir gündemdedir ve tüm dünyayı olduğu gibi AB ve Türkiye’yi de yine uzun zamandır etkisi altına almıştır ve yakın gelecekte bu etkisini yitireceğine dair henüz bir emare görünmemektedir. Türkiye AB’ye katılırsa, katılmadığı duruma göre, neoliberalizmin daha da derinleşeceği iddiası boşluktadır. Türkiye solunun Avrupa soluna göre, ulus-devlet çapında, neoliberalizme/kapitalizme karşı daha başarılı bir mücadele verdiği ya da yakın dönemde verebileceği iddiası da tamamen boşluktadır.5
- Kapitalist küreselleşmeye karşı şimdilik cılız da olsa belli direniş hareketleri mevcuttur, ama bunların solla ilişkili olanları ulus-devletlerin ihyasına dayalı tepkisel milliyetçi hareketler değil, alternatif bir küreselleşmeyi düşünmeye/kurmaya çalışan hareketlerdir. Bu hareketlere en güçlü destek de köklü ve zengin eleştirel düşünce geleneğine dayanan Avrupa solundan gelmektedir.
- Saldırgan politikalarıyla dünya hegemonu rolünü sürdürmek isteyen ABD’ye karşı, bütün iç çelişkilerine ve tutarsızlıklarına karşın AB içinde ciddi bir muhalefet potansiyeli bulunmaktadır. Onyıllardır ve büyük ölçüde halen ABD’nin dümen suyunda giden Türkiye’nin AB üyeliği ile birlikte emperyalist bir kampa katılacağı iddiası da boşluktadır. Türkiye zaten ABD’nin (ve son yıllarda İsrail’in) yanındadır ve de gerek emperyalizm gerekse de neoliberalizm açısından ABD ile AB’yi eşdeğer biçimde değerlendirmek mümkün değildir. ABD ile AB arasındaki fark, AB içindeki egemen sınıfların/güçlerin görece iyiliğinden ya da iyi niyetinden değil AB içindeki sol mücadelelerin ürünü olan sosyal devlet geleneğinin ve de toplumsal muhalefetin görece dengeleyici gücünden kaynaklanmaktadır.
- Bu anlamda da bir tane Avrupa yoktur. Nasıl Türkiye alabildiğine heterojen bir toplumsa ve farklı toplumsal/siyasal tasavvurlar mücadele halindeyse, Avrupa’da da böylesi bir heterojenlik söz konusudur. AB’nin mevcut neoliberal/emperyalist vb. politikaları değiştirilemez tanrı buyruğu değildir ve politik mücadele konusudur. AB içindeki sol muhalefet de, Türkiye’deki emsallerine göre daha başarılı bir şekilde, bu işle uğraşmaktadır. Mevcut durumda AB içindeki sosyalist solun AB’nin temel politikalarını büyük ölçüde belirleyebilecek bir güçte olmaması, bu politikaları hiç etkilemediği veya etkileme/belirleme potansiyeli taşımadığı anlamına gelmez.
‘Her şeye rağmen EVET’
Hayırcıların argümanlarının dış tutarlılık açısından boşlukta olduğunu göstermek, kuşkusuz sosyalist bir perspektiften Türkiye’nin AB’ne üyeliğinin neden desteklenmesi gerektiğini açıklamaya yetmez, ama yine de bize verimli bir zemin sunar. O zemini akılda tutarak, önce hayırcıların evetçileri eleştirirken kullandığı kimi önyargıları ele alalım:
- Daha çok ekonomik saiklerle, AB üyeliğinin Türkiye’nin bütün/çoğu problemlerini çözeceğini düşünen (ya da buna inanan) geniş bir toplum kesimi ve çeşitli siyasi/sınıfsal konumlar mevcuttur. Ancak evetçi sosyalistlerin, kimi hayırcıların iddia ettikleri gibi böyle bir beklentisi yoktur. Türkiye’nin problemlerinin ne kadar ve ne şekilde çözüleceği konusunda, Türkiye AB içinde de olsa dışında da kalsa, Türkiye’deki siyasi mücadele büyük ölçüde belirleyici konumunu sürdürecektir. Dolayısıyla, AB üyeliği, kimilerinin karikatürize etmeye çalıştığı gibi ‘tarihin sonu’ değildir ve sosyalistler için rehavete kapılma imkanı sağlamayacaktır.
- Çünkü kimi hayırcıların evetçi sosyalistlere atfetmeye çalıştıkları gibi, AB bir ‘cennet’ değildir. Çok katmanlı bir siyasi mücadelenin sürdüğü/süreceği, son dönemde neoliberal saldırılardan ciddi derecede payını almış, neoliberal saldırı olmasa/bitse bile sonuç olarak kapitalizmin güçlü ve yaygın bir şekilde egemen olduğu, milliyetçi/ırkçı damarları küçümsenemeyecek, emperyal vizyon savaşlarında yer kapma hesapları yapanların önemli bir ağırlığı olan ve de iç işleyişinde önemli sorunlar barındıran bir yerdir AB.
O halde, Türkiye’nin AB üyeliğini sosyalist bir perspektiften neden ve nasıl savunabiliriz? Üç ana özellikten bahsetmek mümkün:
Demokratikleşme imkanı
Bunların ilki, AB üyelik sürecinin Türkiye’nin demokratikleşmesine sunduğu ve sunabileceği katkılardır. Geleneksel solcuların ‘burjuva demokrasisi’ diye burun kıvırdıkları, ulusal solcuların da ‘bizi bölmek/parçalamak isteyen emperyalistlerin oyunu’ diye panik atak geçirdikleri demokratikleşme reformları, henüz çok eksik olmasına ve kısmen uygulanmasına rağmen, Türkiye’nin kireçleşmiş ve bir tıkaç halini almış siyasi yapısı düşünüldüğünde ciddi bir dönüştürücü dinamik olarak bir süredir ortadadır. Kürt sorunundan Ordu’nun/MGK’nın konumuna, azınlık/kimlik meselelerinden Kıbrıs düğümüne kadar bir çok konuda AB sürecinin önemli açılımlar sağladığı, en azından bu problemlerin daha özgürce tartışılabilir hale geldiği (geleneksel tabuların azaldığı ya da gevşediği), AİHM gibi süreçler üzerinden Türkiye’ye güçlü bir ayna tutulduğu bir vakıadır. Bu reformların çapı ve ne derece uygulanacağı, kuşkusuz, Türkiye’deki siyasi/toplumsal mücadelenin performansına doğrudan bağlıdır. Ek olarak, yapılan ve yapılacak olan reformlar, yalnızca kimi yasal değişiklere indirgenemez. Çok daha önemlisi, bu reformların siyasi kültür ve zihniyet dünyasında demokratik bir dönüşüm sürecinin önündeki tıkaçları/yasakları aşındırmış ve kısmen de olsa açmış olmasıdır. Siyasi kültürel dönüşüm süreci ise uzun vadeli ve yine siyasi mücadeleye bağlı olan bir süreçtir.
AB’nin demokrasi standartlarının (ve bu meyanda Türkiye’den talep ettiği reformların) nihai olarak burjuva/liberal karakterde olması, Türkiye sosyalistlerinin bu reformlara burun kıvırmasını gerektirmez. Çünkü: 1) Bu standartlar, Avrupa’da iki yüzyıla dayanan toplumsal/sınıfsal mücadelelerin bir ürünüdür ve bu anlamda solun kısmi kazanımlarını da yansıtırlar. 2) Türkiye sosyalist hareketinin onyıllardır uğraşmak, mücadele etmek ve mesaisinin çoğunu harcamak zorunda kaldığı meselelere bakarsak, bunların ‘demokratik haklar’ başlığı altında toparlanabileceğini görürüz. Bir kaç kuşak solcunun ömrü, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü, işkence, Kürt sorunu, askeri darbeler, idamlar, sendikal haklar vb meselelerle uğraşmakla ve bu yolda büyük bedeller ödemekle geçmiştir. Türkiye’de gençliğinde solcu olmuş çoğu kişi bu meseleler üzerinden solcu olmuştur. Oysa geleneksel sosyalist konumun savunduğunun aksine bu sorunların çözümü (ya da çözüm yoluna girmesi) için ‘sosyalist devrim’ gerekli değildir. Türkiyeli sosyalistlerin yıllardır savunduğu demokratik hakların, AB süreci ile birlikte kısmen de olsa gerçekleşme ihtimali ilk kez bu kadar ciddi olarak belirmiş ve bu durum ister istemez sosyalistler arasında bir tür ‘meşguliyet bunalımı’na yol açmıştır. Mesailerinin çoğunu Türkiye’nin otoriter siyasi rejiminden kaynaklanan kireçleşmiş sorunlarla uğraşmaya ayırmak zorunda kalan ve bu alanda epey talimli ve de büyük ölçüde yalnız kalmış olan sosyalistler, AB sürecinde bu ‘demokratik haklar’ meselesinin büyük ölçüde çözümlenebileceği ihtimali karşısında yeni bir mesai tanımı yapmak zorunda kalacaklardır. Bu yeni tanım da ister istemez sosyalist mücadelenin ana ekseni olması gereken en geniş anlamıyla kapitalizmi aşma perspektifidir. Son kırk yıldır başına gelmedik kalmayan Türkiye sosyalistleri için az buz bir değişiklik değildir bu ve uyum sağlanması zaman alacaktır.
AB üyelik sürecinin sunduğu ve daha da sunacağı ‘demokratikleşme imkanı’nın daha derinden akan ama konuyla doğrudan ilgili başka bir boyutu da Türkiye’de kopuşmalı bir tarzda kurulmuş egemen politik kültürün, güncel ve tarihsel gerekli yüzleşmeleri yaparak kopuşuk parçalarıyla bütünleşme sürecine girmesi ve siyasi alanın genişlemesidir. Bu konuyu daha önce başka bir yazıda6 ayrıntılı olarak ele aldığım için burada o yazıdan kısa bir alıntı yapmakla yetiniyorum:
Bu çok katmanlı kopuşmalı politik kültür (genel anlamda siyasi zihniyet dünyası) Türkiye’nin ana meselelerinden biridir. ‘Ekonomik/sınıfsal alt yapının türevi,’ tali bir mesele değildir. Bu devletin nasıl, hangi zihni şemalara dayanılarak kurulduğu ve bu ülkede yaşayan insanların nasıl görüldüğü, devlet-toplum ilişkilerinin nasıl düzenlendiği meselesidir.7 Ve bu kültür demokratikleştirilmeden (ya da bu konuda epey bir mesafe alınmadan) toplumun enerjisini verimli bir şekilde sol-sağ siyasi mücadele zemininde kurmak mümkün olmayacaktır, çünkü bu kopuşmalar büyük bir enerji tüketmeye devam edecektir.8 Egemen politik kültürün demokratikleştirilmesi ise bahsedilen kopuşmaların giderilmesini ve bu kopuşmaların işaret ettiği sorunlarla yüzleşmeyi gerektirmektedir.
Kısaca söylersek, ‘demokratikleşme imkanı’ altbaşlığı altında ele aldığım meseleler ve bu meselelerin çözümü konusunda AB’ye üyelik sürecinin sunduğu/sunabileceği katkılar, Türkiye’deki siyasi yapının yalnızca ‘kapitalist/burjuva’ çerçevesinde anlaşılamayacağı, fazladan ve özel bir otoriter devlet ve politik kültür faktörünün hesaba katılması gerektiği varsayımına dayanmaktadır. Ulusal solcuların sitayişle sahiplendikleri, geleneksel sosyalistlerin özel olarak sorunsallaştırmadıkları bu faktör, Türkiye’nin AB üyeliğine evet diyen sosyalistler için merkezi bir önem taşımaktadır.
Ötekilerin ‘bizleşme’ imkanı
Türkiye’nin AB’ye üyelik ihtimalinin hem Türkiye’de hem de Avrupa’da ne tür hararetli tartışmalara ve ne denli derin kimlik sorgulamalarına yol açtığına giderek daha fazla şahit oluyoruz. Her iki tarafta da kimi zaman açıktan kimi zaman örtük biçimde ama her durumda oldukça yaygın olarak milliyetçi/ırkçı dışavurumları izliyoruz. Sosyalistler açısından bu durum yalnızca tesbit edip karşı çıkmakla geçiştirilemeyecek önemde bir soruna işaret etmektedir.
Her insanın ve insan topluluğunun ben/biz ve öteki kurguları vardır. Sorun, öteki kurgusunun olup olmaması değil, ne düzeyde bir katılık veya geçişkenlikte biçimlendirildiğidir. Katı öteki kurguları, katı bir ben/biz kurgusunun yansımasıdır ve ben/biz ile öteki arasında herhangi bir ortaklığa/geçişkenliğe olanak tanımaz. Milliyetçi, ırkçı, cinsiyetçi, ayrımcı vb zihniyet dünyaları böylesi katı (ve dolayısıyla birbirini dışlayıcı) ben/biz ve öteki kurgularından beslenir. İnsanların eşdeğerliliği ve kardeşliği gibi temel değerlere dayanarak her türlü ayrımcılığı kategorik olarak reddeden sosyalist zihniyet dünyasında ise öteki, ‘benleşmiş/bizleşmiş’ bir ötekidir. Dolayısıyla sosyalistler için, en azından teorik olarak, başka bir yerde yaşayan, başka bir dil konuşan, başka bir tarihe/kültüre/dine sahip vb bir insan ya da insan topluluğu bu özelliklerinden dolayı bizimle hiç bir ortaklık taşımayan ve bizden tamamen farklı bir varlık olarak algılanmaz ve yargılanmaz. Sosyalistler için yargı ölçütü sömürü ve tahakkümdür; bunlar dışındaki bütün farklı özellikler, ‘insanlık’ anlamına gelen en geniş biz kurgusunun değişik ihtimalleridir ve bu çerçevede bize yabancı değildir. Sosyalistlerin biz kurgusu kapsayıcı olmak ve ötekini bizleştirme yetisine sahip olmak zorundadır. Kabaca örneklersek, bu tür bir sosyalist ben/biz-öteki kurgusundan bakıldığında, değişik ülkelerden/kültürlerden gelen insanların birarada yaşamaları, komşuluk etmeleri, sevgili olmaları, birlikte siyasi vb faaliyetlerde bulunmaları özel olarak sorun çıkarmaması gereken ve arzulanır bir şeydir. Oysa yaşadığımız dünyada, ulus-devlet sınırlarıyla birlikte milliyetçi/ırkçı zihniyet sınırlarının (ve tabii ek olarak dil sınırlarının) geçişken/esnek biz-öteki kurgularının önünde çok ciddi bir engel olduğunu biliyoruz. Şu ya da bu düzeyde ‘yabancı düşmanlığından’ (ya da en azından ‘yabancı ürküntüsünden’) muzdarip dünya toplumlarının çok geniş kesimlerini bir yana koyalım, değişik ülkelerden/kültürlerden gelen sosyalistler için bile kelimenin sahici anlamıyla birlikte olmak öyle kolay bir iş değildir. Dil engelleri, kültürel farklılıklar, derine işlemiş önyargılar hepimizin bir şekilde ayağına dolanmaktadır.9 Sosyalist bir dünya hedefinin olmazsa olmaz koşullarından biri sayılması gereken geçişken/esnek biz-öteki kurguları, uzun bir süreç içinde toplumlar arasında sahici temas ve buna ek olarak milliyetçi/ırkçı zihniyet kalıplarıyla sürekli bir hesaplaşma sonucu gerçekleştirilebilir. Geleneksel sosyalist çizgilerin içinden çıktıkları ve halen de bir şekilde savundukları ‘enternasyonal’ geleneği, toplumlararası teması büyük ölçüde parti elitleri arasındaki temasa indirgediği ve de milliyetçilikle sürekli hesaplaşmak şöyle dursun giderek ondan medet umar ve beslenir hale geldiği için, reel sosyalist ülkelerde burada söz konusu ettiğim geçişken/esnek biz-öteki kurguları serpilememiş, aksine bu rejimlerin çökmesiyle birlikte en katı şekilde geri gelmiştir.
Bu bahiste AB’nin konumu ilginçtir ve dikkate değerdir. Her ne kadar kapitalistler öncülüğünde bir ekonomik çıkar birliği olarak başlamış olsa da, AB, zaman içinde çok sayıda egemen ulus-devletin (ki bunların çoğu yakın zamana kadar birbirleriyle boğazlaşma halindeydi) egemenliklerinin bir kısmını devrederek, en azından potansiyel olarak bir siyasi entegrasyon sürecine dönüşmüştür. Dil, tarih ve kısmen de olsa kültür açısından farklılıklar gösteren egemen devletler arasında böylesi bir gönüllü entegrasyon, modern dünya tarihinde ilktir ve şimdilik tektir. Ne saikle yapılıyor olursa olsun, bu birliğin şimdiden eski/katı biz-öteki kurgularını aşındırmaya başladığı ve entegrasyon süreci başarıyla devam edebilirse uzun vadede daha da aşındıracağı ortadadır. Tam da bu nedenle, AB üyesi ve üye adayı her ülkenin katı biz-öteki kurgularına dayanan milliyetçi/ırkçı kesimleri AB’ye kategorik olarak karşıdır. Bunda da kendileri açısından tamamen haklıdırlar. Çünkü bu kesimlerin üzerinde yükseldiği ve kendilerini tanımladığı bu katı biz-öteki kurguları aşındıkça varlık nedenlerini kaybedeceklerini bilmektedirler. Türkiye’nin AB üyeliğinin ihtimal olarak belirmesi biz-öteki kurguları üzerinden yürüyen siyasi kapışmanın yeni ve daha üst bir düzeye taşınmasına neden olmuştur. Malum, Türkiye AB ülkeleri/toplumları için örneğin Polonya’nın olduğundan çok daha fazla ötekidir. Buna rağmen AB içindeki sol ve liberal güçlerin desteğiyle Türkiye’ye üyelik perspektifi verilmiştir. Türkiye bu süreçte kazasız belasız ilerleyebilirse, bu hem AB için hem de Türkiye için uzun vadede biz-öteki kurgularının daha esnek ve geçişken bir hale gelmesi demektir. Kuşkusuz bu düz ve yumuşak bir süreç olmayacaktır ve bu sürece muhatap olan toplumlarda tepkisel milliyetçi ataklarla sürekli uğraşılması gerekecektir.
Bu bahiste yeri gelmişken önemli bir riskten bahsetmek gerekir. Sağ açısından AB’nin sınırları ekonomik, coğrafi, kültürel ya da dini eksenlerde tanımlanmaktadır. Sol açısından ise kabul edilebilecek tek sınır siyasidir. Dolayısıyla, üzerinde anlaşılmış siyasi kriterlere uyum gösterdiği sürece sol ilke olarak yeni üye adayı ülkelere engel çıkarılmaması gerektiğini savunmalıdır. Biz-öteki kurgularının kısıtlı bir Avrupa tasavvuru üzerinden herhangi bir noktada sabitlenmeye çalışılması solun her zaman karşı çıkması gereken bir risktir. AB, zaman içinde ve katılmak isteyenler olduğu sürece her yöne doğru genişleyebilmelidir. AB’ye başka katılmak isteyen bir ülke olmasa bile sol, AB şovenizmine saplanıp kalma ihtimali karşısında sürekli teyakkuz halinde olmalıdır. AB içinde sınırlar gevşetilirken, AB dışına karşı sınırların daha da katılaştırılmasına (göçmenlik, vize vb meseleler) ısrarlı bir şekilde karşı çıkılmalıdır.
‘Uluslar-arası’ndan ‘uluslar-ötesi’ne imkanı
Biz-öteki kurgularının esnekleşme sürecine girmesi, sosyalistlerin önüne ‘uluslararası dayanışma’ yerine, fikir teatileriyle ve gösterişli ama etkisi sınırlı eylemlerle yetinmeyen ‘ulus-ötesi sosyalist mücadele’ ağları ve örgütlerini gerçekleştirme imkanını çıkarmaktadır. Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyada böylesi ulus-ötesi sol hareketlenme yaratma potansiyeli en yüksek havza, AB havzası olarak görülmektedir. Türkiye’nin genel kültürel yapısının bir yansıması sonucu şimdiye kadar ulus-ötesi ilişkileri/faaliyetleri sınırlı kalmış olan Türkiye solu için bu tür bir temas, iyi değerlendirilebilirse, yeni bir dinamizm imkanı da sunabilir. Türkiye’deki sosyalistlerin bir bölümünün sergilediği AB direcinin arkasında yatan nedenlerden biri de böylesi bir ‘akvaryumdan denize çıkma endişesi’ olabilir.
İki farklı sosyalizm tasavvuru:
Merkezi iktidarı alsak mı, lüzumsuzlaştırsak mı?
Bu yazı boyunca ele almaya çalıştığım hayırcı ve evetçi konumların yalnızca AB üzerine tartışmadıklarını, bu konumların farklı sosyalizm ve sosyalist devrim tasavvurlarına dayandığını da eklemek gerekir. Hayırcı geleneksel sosyalist konuma göre sosyalist devrim merkezi iktidarın ele geçirilmesidir. Asıl toplumsal/kültürel dönüşüm ancak ondan sonra gerçekleşebilir. O yüzden hayırcılar için bugünden gerçekleştirilebilecek dönüşümler ya da bu dönüşümlere daha elverişli bir sürece girilmesi mümkün, anlamlı ve gerekli değildir. Türkiye’nin AB üyelik potasına girmesiyle güçlenen demokratikleşme, biz-öteki kurgularının esnekleşmesi ve ulus-ötesi dinamik imkanları, hayırcılar için bir imkan olarak görülmediği gibi, tüm dikkatimizi vermemiz gereken merkezi iktidarın ele geçirilmesi hedefinden sapma, oyalanma ve kafa karıştırma olarak algılanır. Görece küçük ve zayıf ulus-devletlerde iktidarı ele geçirmenin daha kolay olacağı hesaplandığından AB üyeliğine karşı durulur.
Genel olarak özgürlükçü10 sosyalist bir perspektife sahip evetçiler açısından ise sosyalist devrim merkezi iktidarın ele geçirildiği bir an değildir, bugünden, kendimizden, çevremizden başlayan bir süreçtir; iğneyle kuyu kaza kaza alternatif tarzlar, ilişkiler, kurumlar yarata yarata, her türlü sömürü ve tahakküm ilişkisini sorgulaya/gerilete ilerleyen ve de temel derdi merkezi iktidarı almak değil, lüzumsuzlaştırmak olan çok uzun bir yolculuktur. Bu yolculukta sosyalistler iktidara da gelebilirler ve bu sayede önemli/değerli işler de yapabilirler, ama bu işlerin kalıcı bir kazanım olabilmesi ve de bürokratik yabancılaşmaya uğramaması, kitlelerin bugünden itibaren ne derece dinamik ve doğrudan bir öz-örgütlülüğü geliştirdiğine, politik kültürü ne derece dönüştürebildiğine bağlıdır. Türkiye’nin AB’ye üyelik süreci, güçlendirdiği demokratikleşme ve politik kültürü dönüştürme imkanlarıyla bu yönde, ne abartılması ne de küçümsenmesi gerekmeyen, anlamlı katkılar sunmaktadır. AB gelip Türkiye’yi kurtarmayacaktır. Olabilecek olan, bu süreçte ortaya çıkan imkanları iyi değerledirip siyasi mücadele için daha elverişli bir düzey yakalamamız, ulus-ötesi sol hareketlenmeye katkı sağlayacak bir bileşen haline gelmemiz ve diğer bileşenlerle birlikte ‘başka bir Türkiye, AB ve dünya’ yolunda uğraşmaya devam etmemizdir.
Velhasıl, ‘küçük olsun benim olsun’ yerine, ‘büyük olsun bizim olsun.’
1 Şu noktada ‘derinden akan milliyetçilikleri’ konu etmiyorum; lafız düzeyinde bu kesimin milliyetçi görünmediğini belirtmekle yetiniyorum.
2 Aralık 1999’dan (128. sayı) beri Birikim’de AB konusuna sık sık yer verilmiştir.
3 Yeri gelmişken Türkiye solundaki tuhaflıklardan birine de değinelim: Geçen seçimlerde AB üyeliğini coşkuyla destekleyen DEHAP, AB’ye ‘emperyalist kamp’ olması nedeniyle şiddetle karşı olan geleneksel sosyalist parti ve gruplarla bu çelişkiyi hiç mesele etmeden ittifak yapabildi. Bu durumun ittifak bileşenleri tarafından – kaba pragmatizm dışında- ‘siyaseten’ nasıl rasyonalize edildiğini bilemiyorum ama en azından seçmen nezdinde ciddi bir inandırıcılık aşınmasına yol açtığı ortada.
4 Havetçi pozisyonun argümanları evetçi ve hayırcı pozisyonların bir karışımı olduğundan yazının bundan sonraki bölümünde ayrı bir başlık olarak ele alınmayacaktır.
5 ‘Türkiye solu’ derken, birbiriyle hiç bir şeklide anlaşamayacak olanlar dahil sosyalist solun bütün renklerini altalta koyup topladığımızda toplumdan aldıkları destek %1-2 civarındadır. Bu perişanlıkta bir solun kalkıp ‘sosyalist devrimi/iktidarı engelleyeceği’ gerekçesiyle AB üyeliğine karşı çıkması ayrıca traji-komik bir durumdur.
6 Murat Paker (2004). Egemen politik kültürün dayanılmaz ağırlığı. Birikim, 184-185 (Ağustos-Eylül 2004), s. 61-71.
7 Aynı zamanda Türkiye toplumunun kadim kültürel kimlik bunalımı da paralel ve ilişkili bir süreç olarak akılda tutulmalıdır.
8 Benzer bir şekilde, politik kültürün demokratikleştirilmesi gibi bir derdi olmadan, böyle bir süreç yaşanmadan, başka vesilelerle büyüyen ve bazı durumlarda iktidara gelen sol/sosyalist hareketlerin devraldıkları egemen polilitik kültürü büyük ölçüde aynen yeniden ürettiklerine de yeterince şahit olduğumuz bir vakıadır.
9 Son yıllarda filizlenmeye başlayan ‘alternatif/muhalif küreselleşme’ hareketinin ve bu çerçevede gerçekleştirilen sosyal forumların ve diğer ulus-ötesi eylemliliklerin katı biz-öteki kurgularını aşma yolunda önemle kaydedilmesi gereken adımlar olduklarını ama henüz işin başında olduğumuzu da belirtelim.
10 Burada ‘özgürlükçü’ tanımını dünyada kullanıldığı biçimiyle ‘libertarian’ karşılığı olarak kullanıyorum. Bunun ÖDP içindeki ‘özgürlükçü sol’ çizgi ile aynı şey olmadığını belirtmek gerek. Sırf bu isim benzerliği ve içerik farklılığı bile Türkiye solunun dışa açılmasının faydaları konusunda bize çok şey söyleyebilir.