“Süreç”te Ara Muhasebe (3): Kürt Siyasi Hareketi’nin Demokratikleşme Açmazı

Dem Parti, Kürt Meselesi, Psiko-politik

Öne Çıkan Yazılar | Featured Articles

Dem Parti, Kürt Meselesi, Psiko-politik

“Süreç”te Ara Muhasebe (3): Kürt Siyasi Hareketi’nin Demokratikleşme Açmazı

Yazıyı Oku | Read Article

Kürt Meselesi, Psiko-politik

“Süreç”te Ara Muhasebe (2): Barış – Demokrasi Gerilimi

Yazıyı Oku | Read Article

Ayrımcılık, Yazılı Söyleşi, Narsisizm

Öteki İle Ortak Noktalarda Buluşabilmemizi Engelleyen Narsisizmdir

Yazıyı Oku | Read Article

S. Murat Paker

(*) Bu makale ilk olarak 17 Eylül 2026 tarihinde Yeni Arayış internet dergisinde yayınlanmıştır.

 

Özet

Bu makale, “Süreç’te Ara Muhasebe” dizisinin üçüncü yazısı olarak, Kürt Siyasi Hareketi’nin (KSH) mevcut barış sürecindeki siyasal tahayyülünü ve stratejik açmazlarını tartışmaktadır. PKK’nin silahsızlanması, son derece önemli bir negatif barış imkânı yaratmakla birlikte, bunun mevcut otokratik rejim altında kendiliğinden veya belirli bir mücadele sonucu demokratikleşmeye evrileceğini varsaymak yanıltıcıdır. Öcalan’ın devlet, demokratikleşme, Çerçeve Yasa, İmralı ve Demokratik Cumhuriyet hakkındaki bazı ifadeleri, lider-merkezli bir demokratikleşme anlayışına, devlet ile iktidar arasında aşırı bir ayrım kurmaya ve negatif barış ile genel demokratikleşme arasındaki sınırları bulanıklaştırmaya işaret etmektedir. Makale, KSH’nin negatif barış için iktidar-devlet aygıtıyla gerekli müzakereleri sürdürürken, demokratikleşmeyi bu ilişkinin doğal sonucu olarak sunmaması gerektiğini savunmaktadır. Kalıcı demokratikleşme, Kürtlerin eşit yurttaşlık taleplerinin diğer demokratik hak ve özgürlük mücadeleleriyle buluştuğu çoğul, yatay ve ortak bir siyasal mücadeleyle mümkün olabilir.

Anahtar kelimeler: Kürt Siyasi Hareketi, Abdullah Öcalan, negatif barış, demokratikleşme, otokratik rejim, Demokratik Cumhuriyet, İmralı, demokratik muhalefet

x x x x x

Giriş

Bu serinin ilk iki makalesinde, Çerçeve Yasa ile birlikte Süreç’in yeni bir aşamaya girdiğini; PKK’nin silahsızlanmasının çok gecikmiş ama son derece önemli bir negatif barış imkânı yarattığını, buna karşılık Kürt meselesinin demokratik çözümüne, yani pozitif barışa ve Türkiye’nin genel demokratikleşmesine ilişkin henüz somut bir çerçeve ortaya çıkmadığını savundum (Paker, 2026c). Ardından, negatif barış için Kürt Siyasi Hareketi’nin (KSH) mevcut otokratik iktidarla görüşmesinin gerekli ve meşru olabileceğini; ancak aynı iktidarın kalıcı demokratikleşmenin taşıyıcısı olarak görülmesinin (hatta böyle bir izlenime yol açmanın bile) ciddi bir yanılgı riski taşıdığını tartıştım. Güçlü otokratik rejimler, silahlı çatışmayı sona erdiren negatif barışı ve hatta sınırlı-seçici kimi pozitif barış adımlarını, genel demokratikleşmeye yönelmeden, kendi iktidarlarını daha düşük maliyetle sürdürmenin ve muhalefeti bölmenin araçlarına dönüştürebilirler (Paker, 2026d).

Bu üçüncü makalede odağı daha doğrudan KSH’ne ve özellikle Öcalan’ın mevcut Süreç’e hangi siyasal tahayyül içinden baktığına çevirmek istiyorum. Buradaki temel derdim, KSH’ni otokratik iktidarla müzakere ettiği için eleştirmek değil; tersine, negatif barış için zorunlu olabilecek bu müzakerenin hangi varsayımlar, beklentiler ve stratejik yönelimler eşliğinde yürütüldüğünü sorgulamak. Öcalan’ın son dönemde devlet, demokratikleşme, İmralı, Çerçeve Yasa ve Demokratik Cumhuriyet hakkında kullandığı bazı ifadeler, devlet ile iktidar arasındaki ilişkiye, negatif barıştan demokratikleşmeye geçişe ve İmralı’nın bu süreçteki rolüne dair oldukça iddialı bir tahayyüle işaret ediyor. Bu tahayyülün KSH’ni otokratik rejimin konsolidasyon risklerinden koruyup koruyamayacağı ve Türkiye’nin daha geniş bir demokratikleşme mücadelesiyle nasıl ilişkilendiği, bu yazının temel sorusu olacak.

Öcalan ve KSH’nin tahayyül dünyasına dair kimi gözlemler

Türkiye’nin genel demokratikleşme mücadelesinde eşit yurttaşlık hakları talep eden Türkiyeli Kürtleri ve dolayısıyla onların %50-60’ı tarafından desteklendiği görülen KSH’ni önemli bir bileşen dinamiği olarak gören her meşrepten Türkiyeli demokrat açısından aşağıdaki gibi ifadelerin nasıl bir siyasi tahayyül dünyasına tekabül ettiğini netleştirmek kritik önemdedir:

1.. “Devletle ilişkimi bir demokratikleşme ilişkisi olarak tanımlıyorum.” (Öcalan’ın DEM Parti tarafından yayımlanan 6 Aralık 2025 tarihli mesajında yer alıyor). 

2.. “Bu yasa ile tarihsel bir sorunu çözmek için yola çıkıyoruz. En az Cumhuriyet’in kuruluşu kadar önemli olacak bir demokratikleşme sürecinin başlangıcındayız.” (2 Ağustos 2026 İmralı görüşmesinden sonra DEM Parti İmralı Heyeti tarafından Öcalan’ın kamuoyuna mesajı olarak yayımlandı).

3.. “Siyasetin çıkaracağı yasa, bu sürecin önünü açacak anahtar niteliğindedir. Demokratik Cumhuriyet’e sonuna kadar kapı aralanmaktadır.” (Aynı resmî İmralı Heyeti açıklamasında yer alıyor).

4.. “Biz AKP’lilerle değil, devletle demokratik hukuk çözümünü tartışıyoruz.” (1 Ağustos 2026 görüşmesi - T24 haberi)

5.. “Demokrasinin yolu Silivri’den değil, İmralı’dan geçer.” (1 Ağustos 2026 görüşmesi - T24 haberi)

Yukarıdaki beş cümle, Öcalan’ın çeşitli zamanlarda yaptığı açıklamalardan veya görüşmelerden seçtiğim ve bu Süreç’e hangi temel varsayımlarla baktığını özetlediğini düşündüğüm cümleler. Listeyi çok daha uzun tutabilirdim, ama seçtiklerim Öcalan’ın bu süreci nasıl bir tahayyül dünyasıyla yürüttüğüne dair bize iyi bir fikir veriyor. Ve tabii KSH’nden Öcalan’ın bu ifadelerine dair tek bir eleştiri veya tartışma duymadığımız için, en azından şimdilik KSH’nin de bu ifadelere bütünüyle katıldığını varsaymak durumundayız.

Bu beş ifadeye yakından bakıldığında birkaç özellik öne çıkıyor:

1.. Aşırı kişiselleştirilmiş ve kendi-merkezli bir demokratikleşme algısı,

2.. Devlet ve iktidar arasında ciddi bir fark olduğuna dair bir kabul,

3.. Demokratikleşmenin siyasi-toplumsal kesimler yerine devletle de müzakere edilebileceğine dair bir algı,

4.. Negatif barış (silahsızlanma) adımlarının demokratikleşmeye sonuna kadar kapı açacağına dair aşırı iyimser bir bakış,

5.. İmralı’ya (kendisine) aşırı önem verip merkezileştirirken, Silivri’yi (otokratik rejimin yargı yoluyla muhalefeti bastırmasının sembolü hâline gelmiş olan Silivri’yi) ikincilleştirerek değersizleştirme ve hiyerarşik bir karşıtlık kurma ihtiyacı.

Öcalan ve KSH, bütün bu ifadelere gerçekten inanıyorlar ve sonuna kadar arkasında durabilecekler midir, yoksa müzakerelerdeki muhataplarını ve kendi kitlelerini iknaya yönelik taktiksel, geçici ve gevşek ifadeler midir, bilemeyiz; toplum bu ifadeleri böyle duyup değerlendirdiği için biz de söylenenleri ciddiye almak ve söylendiği haliyle değerlendirmek zorundayız. Özetle söylersem, yukarıdaki beş ifadeden yaptığım beş çıkarımda birazdan ayrıntısına gireceğim ağır sorunlar var ve sanırım KSH’nin kimi temsilcilerinin son zamanlarda şikâyet ettiği gibi, KSH dışındaki Türkiyeli “aydın” demokrat kesimlerin mevcut Süreç’e mesafeyle bakmasının arkasında bu ağır sorunlar da önemli bir rol oynuyor. Şimdi bu sorunlara daha yakından bakalım.

Demokratikleşme, kişisel ve kendi-merkezli bir bakışla değerlendirilemez

“Devletle ilişkimi bir demokratikleşme ilişkisi olarak tanımlıyorum” cümlesindeki ilk sorun, demokratikleşmenin fazlasıyla Öcalan’ın kendisi ile devlet arasındaki ikili ilişki üzerinden tarif edilmesi. Devletin Öcalan’ı muhatap alması, KSH açısından yüzyıllık inkârın ardından önemli bir tanınma deneyimi yaratabilir; ancak bir liderin devletle ilişkisinin değişmesi, bir devletin ve rejimin demokratikleşmesiyle hiçbir şekilde aynı şey değildir. Demokratikleşme, yalnızca devletin belirli bir kolektif aktörü veya onun liderini tanımasını değil, bütün yurttaşlar açısından hukukun üstünlüğünü, kuvvetler ayrılığını, temel hak ve özgürlükleri, siyasal çoğulculuğu ve iktidarın demokratik yollarla el değiştirebilirliğini de gerektirir. Öcalan’ın KSH üzerindeki olağanüstü otoritesi, PKK’nin silahsızlanması gibi son derece önemli bir negatif barış adımını gerçekleştirmesini sağlayabilir; fakat daha önce de tartıştığım gibi, bu kapasiteyi Türkiye’nin genel demokratikleşmesine öncülük edebilme kapasitesiyle yine hiçbir şekilde karıştırmamak gerekir (Paker, 2025d). Dolayısıyla “devletle ilişkimi demokratikleşme ilişkisi olarak tanımlıyorum” yerine sorulması gereken esas soru, Öcalan’ın devletle ilişkisinin nasıl değiştiği değil, devletin bütün toplumla ilişkisinin ne ölçüde demokratikleştiği ve bu Süreç’in mevcut otokratik iktidar eşliğinde bir demokratikleşme menziline girip girmediğidir (ve girip giremeyeceğidir).

Mevcut otokratik rejimde devlet ile yürütme (hükümet) arasındaki fark alabildiğine silinmiştir

“Biz AKP’lilerle değil, devletle demokratik hukuk çözümünü tartışıyoruz” cümlesi, sanki bir tarafta geçici ve partizan bir AKP hükümeti, diğer tarafta da ondan anlamlı ölçüde özerk, daha kalıcı ve kendi başına hareket edebilen bir devlet varmış gibi bir ayrım kuruyor. Oysa mevcut otokratik rejimde bu ayrım, siyasal analiz açısından neredeyse tamamen anlamını yitirmiş durumda. Cumhurbaşkanlığı yürütmeyi tek elde topluyor; üst bürokrasinin atamalarını belirliyor; Meclis çoğunluğu, yürütmenin siyasal çizgisiyle uyumlu hareket ediyor; HSK ve yüksek yargı üzerindeki siyasal etki, yargı bağımsızlığını ciddi biçimde aşındırıyor; valilikler, kaymakamlıklar, güvenlik bürokrasisi ve diğer temel devlet kurumları da merkezi iktidarın tercihleri doğrultusunda konumlanıyor. Böyle bir rejimde “AKP başka, devlet başka” demek, mevcut güç ilişkilerini açıklayan anlamlı bir ayrım olmaktan çıkıyor ve giderek gerçeklikle bağını yitiriyor. Elbette devlet aygıtı içinde farklı kurumlar, klikler ve bürokratik çıkarlar varlığını sürdürebilir; fakat bunlar, KSH’nin “iktidarla değil, devletle görüşüyoruz” diyerek demokratikleşme açısından güvence sayabileceği özerk bir siyasal merkez oluşturmaz ve ek olarak, diğer muhalif demokrat güçlerin o “özerk devlet” elinde ne tür muamelerle karşılaştığını görmezden gelmiş olur. Bugün “devletle görüşmek”, esas olarak mevcut iktidarın yön verdiği devlet aygıtıyla görüşmek anlamına gelir (Paker, 2026d).

Devletle barışın koşulları müzakere edilebilir; demokratikleşme ise siyasal ve toplumsal alanın konusudur

KSH’nin devletle müzakere etmesi gereken esas konu, silahlı çatışmanın sona erdirilmesi ve bunun hukuki-siyasal koşullarıdır; yani negatif barıştır. Silahsızlanma, infaz düzenlemeleri, geri dönüşler, güvenlik güvenceleri ve benzeri başlıklar doğrudan devletle müzakere edilir. Demokratikleşme ise mahiyeti gereği iki aktör arasında yapılacak bir pazarlığın konusu değildir. Yargı bağımsızlığı, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, seçimlerin adilliği, yerel demokrasi, eşit yurttaşlık ve iktidarın demokratik yollarla el değiştirebilirliği; siyasi partilerin, toplumsal hareketlerin, sivil toplumun, meslek örgütlerinin, medyanın ve yurttaşların birlikte mücadele ederek şekillendireceği geniş bir siyasal-toplumsal alanın konusudur. Devlet bu sürecin muhataplarından biri olabilir ama demokratikleşmeyi veren taraf olamaz. Dolayısıyla KSH’nin negatif barış için devletle müzakere etmesi ne kadar gerekli ise, demokratikleşmeyi devletle yürütülen ikili müzakerenin doğal bir devamı olarak görmek o kadar yanıltıcıdır. Demokratikleşme, devlet ile KSH arasında kurulacak özel bir ilişkiyle değil, KSH’nin de eşit bir bileşeni olduğu geniş ve çoğul bir demokratik siyasal mücadeleyle ve Türk-Kürt toplumsal kesimlerini birbirine yaklaştırabilecek ortak bir demokratik söylemin inşasıyla gerçekleşebilir (Paker, 2025c, 2026d).

Mevcut otokratik rejim değişmeden negatif barışın genel ve kalıcı demokratikleşmeye evrilmesi beklenemez

PKK’nin silahsızlanması ve çatışmanın sona ermesi kuşkusuz son derece önemli bir negatif barış kazanımıdır; ancak bundan demokratikleşmenin kendiliğinden doğacağını varsaymak ciddi bir nedensellik hatasıdır. Demokratikleşme, mevcut otokratik rejimin temel güç yapısının değişmesini, yürütmenin yargı ve yasama üzerindeki hâkimiyetinin sona ermesini, siyasal rekabetin serbestleşmesini, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasını ve iktidarın gerçekten ve asgari demokratik standartlara uygun olarak el değiştirebilir hâle gelmesini gerektirir. Oysa mevcut iktidarın tam da kendi devamlılığını sağlamak için bu kurumları denetim altında tuttuğu bir düzende, negatif barış adımları rejimin demokratikleşmesine değil, tersine daha düşük çatışma maliyetiyle sürdürülmesine de hizmet edebilir. Bu ihtimali daha önce, KSH’nin rejimin emperyal-feodal mimarisi içinde kontrollü bir ortak konumuna çekilmesi riski üzerinden tartışmıştım (Paker, 2026b).

Bir önceki makalede tartıştığım gibi, güçlü otokratik rejimler silahlı çatışmayı sona erdirirken sınırlı ve seçici bazı pozitif barış tavizleri de verebilir; ancak bunları genel demokratikleşmenin değil, rejim konsolidasyonunun araçlarına dönüştürebilirler (Paker, 2026d). Dolayısıyla mevcut rejim mantığı değişmeden, negatif barıştan demokratikleşmeye doğru kendiliğinden ve doğrusal bir geçiş beklemek yine hiçbir şekilde gerçekçi değildir.

Demokratikleşme açısından, İmralı ve Silivri (ve de Edirne) arasında hiyerarşik bir sıralama yapılamaz

“Demokrasinin yolu Silivri’den değil, İmralı’dan geçer” ifadesi, demokratikleşme açısından ayrıca ciddi bir kategorik hata içeriyor. İmralı, Öcalan’ın PKK üzerindeki otoritesi sayesinde silahsızlanmanın ve negatif barışın gerçekleşebilmesi bakımından son derece önemli bir merkezdir; fakat Silivri, otokratik iktidarın seçimle yenemediği muhalefeti yargı yoluyla etkisizleştirme ve iktidarın el değiştirebilirliğini ortadan kaldırma girişiminin; Edirne ise Kürt siyasetinin yasal-demokratik kanallarının baskı altında tutulmasının sembolleridir. Dolayısıyla, bunlardan birini demokratikleşmenin asıl yolu olarak görmek, diğerlerini ise ikincil meseleler olarak görmek mümkün değildir. Demokratikleşme tam tersine, İmralı’nın temsil ettiği negatif barış ihtiyacını, Silivri’nin temsil ettiği siyasal rekabet ve hukuk devleti sorununu ve Edirne’nin temsil ettiği Kürtlerin özgür siyasal temsil hakkını aynı demokratik bütünün parçaları olarak görebilmeyi gerektirir. Daha önce Öcalan’ın negatif barışı gerçekleştirme kapasitesi ile Türkiye çapında demokratik dönüşüm yaratabilme kapasitesinin birbirine karıştırılmaması gerektiğini tartışmıştım (Paker, 2025d). Bu nedenle demokratikleşmenin yolu ne yalnız İmralı’dan, ne yalnız Silivri’den, ne de yalnız Edirne’den geçer; ancak bu farklı demokratik hak ve özgürlük mücadelelerinin birbirini rakip değil, tamamlayıcı görerek ortaklaşabildiği bir siyasal zeminden geçebilir (Paker, 2026a).

KSH’nin önündeki çapraşıklıklar

Bütün bunların özeti şu: KSH, PKK’nin silahsızlanması ve negatif barışın kalıcılaşması için mevcut iktidar-devlet aygıtıyla yapılması gereken bütün müzakereleri yapmalı, mümkün olan hukuki ve siyasal güvenceleri almaya çalışmalıdır; bunda yanlış ya da gayrimeşru hiçbir şey yoktur. Ancak bu zorunlu müzakereyi, mevcut otokratik rejimin kendi iç dinamikleriyle (ve bir miktar da KSH’nin ittirmesiyle) demokratikleşebileceği veya Öcalan’la kurduğu özel ilişkinin Türkiye’nin demokratikleşmesinin ana güzergâhı olabileceği yönünde bir yanılsamaya dönüştürmemek ve topluma bu yönde bir izlenim vermemek gerekir. Devlet ile iktidarın büyük ölçüde iç içe geçtiği, demokratikleşmenin devletle yapılacak ikili bir pazarlığın değil, geniş bir siyasal-toplumsal mücadelenin konusu olduğu ve İmralı, Silivri ile Edirne’nin temsil ettiği demokratik sorunların birbirine karşı hiyerarşik biçimde sıralanamayacağı, bugünkü rejim koşullarında özellikle açıktır (Paker, 2025d, 2026d). Dolayısıyla KSH’nin önündeki asıl görev, negatif barış pazarlıklarını sürdürürken demokratikleşme konusunda mevcut iktidardan medet ummak değil; tam tersine, Kürtlerin eşit yurttaşlık taleplerini hukuk devleti, siyasal özgürlükler, adil seçimler ve iktidarın el değiştirebilirliği talepleriyle buluşturacak ortak demokratik zemini, diğer demokratik güçlerle birlikte, şimdiden kurmaya başlamaktır. Aksi halde negatif barış, demokratikleşmenin başlangıcı olmaktan çok, otokratik rejimin daha düşük çatışma maliyetiyle ömrünü uzatmasının araçlarından biri hâline gelebilir.

Bu kaygılar yalnızca benim yaptığım analize özgü değil. Örneğin, Murat Aksoy, PKK’nin silah bırakmasının demokratikleşmeyi kendiliğinden başlatacağı varsayımına açıkça itiraz ediyor; mevcut iktidar/devlet blokunun bir demokratikleşme gündemi olup olmadığını sorgularken, silahlı vesayetin bu kez gönüllü bir “Öcalan gölge başkanlığı”na dönüşmemesi gerektiğini vurguluyor (Aksoy, 2026). KSH’ni öteden beri çok yakından ve kısmen içeriden takip eden akademisyen Cuma Çiçek ise yeni Kürt siyasetinin yalnız silahsızlanmaya odaklanamayacağını; geçmişiyle eleştirel biçimde yüzleşmesi, “Demokratik Cumhuriyet”in içini somut hak ve kurumlarla doldurması ve kendi içinde lider kültü, karar mekanizmaları, merkez-yerel ilişkileri, şeffaflık, hesap verebilirlik ve eleştirel akılla ilişkisini sorgulaması gerektiğini belirtiyor (Çiçek, 2026) (vurgular bana ait). Bunlar, yukarıda tartıştığım lider-merkezli demokratikleşme tahayyülü ile negatif barışın demokratikleşmeyle kolayca özdeşleştirilmesinin sakıncalarına oldukça yakın uyarılar.

Benzer biçimde Murat Özbank, Kürt ve Kürt olmayan demokratik muhalif tabanların aslında hem barış hem de demokrasi istediğini, fakat birbirlerine duydukları güvensizlik nedeniyle ayrı yollarda ilerlemelerinin otoriter rejimin işine yaradığını; çoğul demokratik gücün yukarıdan liderler tarafından kurulamayacağını, bu iki tabanın ortak siyasal eylemliliğinden doğması gerektiğini savunuyor (Özbank, 2026a, 2026b). Halûk Sunat da “Demokratik Cumhuriyet”e giden yolun Türk ve Kürtlerin mevcut düzene itirazlarını ortak demokratik-siyasal mücadelede buluşturmalarından geçtiğini sorunsallaştırırken, demokratikleşmenin halkın siyasal iradesi yerine devleti ikna etmeye indirgenmesini sorguluyor (Sunat, 2026). Uzun zamandır Kürt meselesinin barışçıl-demokratik çözümüne katkı sağlamak için faaliyet gösteren Barış Vakfı’nın başkanı Hakan Tahmaz’ın güvenin kişiselleştirilmiş siyasal ilişkilerle değil, ortak hukuk, şeffaflık, eşitlik ve karşılıklı sorumlulukla kurulabileceği vurgusu da aynı noktaya çıkıyor (Tahmaz, 2026). Kısacası, negatif barışın kıymetini teslim ederken demokratikleşmenin asıl zeminini KSH-devlet arasındaki özel ilişkide değil, Kürt ve Kürt olmayan demokratik güçlerin çoğul ve yatay ortaklaşmasında ve otokratik rejime karşı mücadelesinde aramak gerektiği yönünde giderek genişleyen bir eleştirel hat var.

Ek olarak, Türkiye sosyalist hareketinin KSH ile en yakın ittifak ilişkisine girmiş önemli isimlerinden, HDP Onursal Başkanı Ertuğrul Kürkçü de kendine has diplomatik ama son derece net üslubuyla benzer bir uyarıda bulunuyor. Kürkçü’ye göre PKK’nin silah bırakması, mevcut rejimin “terör” siyasetinden vazgeçeceği anlamına gelmiyor; çünkü iktidarın terör tanımı çoktan silahlı şiddetin ötesine taşmış durumda. Rejimle bütünleşmeyen, barışçıl yollarla iktidarın değişmesini isteyen, sivil itaatsizliği savunan ya da yalnızca kısmi hak taleplerini dile getiren toplumsal muhalefet de kolaylıkla “terör” kategorisine sokulabiliyor (Kürkçü, 2026). Dolayısıyla silahsızlanmanın kendiliğinden bir demokratikleşme alanı açacağını varsaymak tehlikeli bir iyimserlik olur. Kürkçü’nün esas uyarısı da burada: Negatif barış önemli ve gereklidir; ancak demokratikleşme, rejimin “terörsüzleşmesini” bekleyerek değil, tam tersine barışçıl ve çoğul demokratik mücadeleyi hemen şimdi genişleterek kazanılabilir.

Kürkçü’nün uyarısı gecikmiş olsa da çok yerinde. Çünkü mevcut rejim, “PKK terörü var” diye otokratikleşmiş değil; o yüzden KSH sözcülerinden sık sık duyduğumuz “PKK silahı bırakınca iktidarın/rejimin demokratikleşmeye direnmesi için bahanesi kalmayacak” gibi bir argümanın hiçbir geçerliliği yok. Her otokratik rejim, kendi ömrünü uzatmak ve toplum üzerindeki sert kontrolünü sürdürebilmek için düşmanlar, günah keçileri yaratmak zorundadır; karşılarında illa silahlı bir grup olması gerekmez. Son birkaç yılda CHP/Yeni Parti’nin başına gelenler, bu konuyu yeterince açıklığa kavuşturmuş olmalıdır.

Sonuç

KSH Süreç başladığından beri hep “hem müzakere hem de mücadele” dedi. Kulağa hoş geliyor, doğrusu da o tabii. Ancak teslim etmemiz gerekir ki bu Süreç’te KSH’nin mesaisinin ezici ağırlığı müzakereye ayrılırken mücadele boyutu oldukça düşük profilde kaldı. İktidarın Çerçeve Yasa ile birlikte KSH’ni bir tür rehin almaya çalışacağını daha önce tartışmıştım (Paker, 2026c). Seçimler yaklaşırken bu basınç daha da belirginleşecektir.

KSH’nin önünde çok zor bir ikilem var:

1.. Negatif barışın sağlayabileceği kimi kazanımlar (infaz indirimleri, demokratik bir ortam olmasa da ovaya-yurda dönüşler, vb.) uğruna otokratik rejimle mücadele kapasitesini (istemli veya istemsiz olarak) düşük profilde tutmak veya

2.. Negatif barış için müzakereleri devam ettirirken, otokratik rejimle arasını bozma riskini de göze alarak, diğer demokratik güçlerle birlikte, sahici ve kalıcı bir demokratikleşme için mevcut otokratik rejimden barışçıl ve demokratik yollarla kurtulmanın gerek-şart olduğunu kabul ederek buna uygun mücadele etmek. (Yeter-şart değil tabii ki, o konuya bir sonraki makalede gireceğim).

İlk yolu seçmek, aktif veya pasif (“çekimser”) olarak otokratik rejimin dayattığı yörüngeye girmek veya en azından diğer muhalif güçlerden uzak durmak anlamına gelecek. Böyle bir tutum, KSH’nin hem kısmen kendi tabanından hem de onunla ittifak/sempati ilişkisi içinde olan Türkiye’deki sol-sosyalist kesimlerden ciddi biçimde kopması riskini taşıyor.

İkinci yol ise tekrar “rejimin siyahları-ezilenleri” arasına katılmak demek. Dert, sahici demokratikleşme ise muktedirle pazarlık yerine ezilenlerin ortak-çoğul mücadelesi dışında bir yol görünmüyor. Demokratikleşme için mücadele dozu artarsa, otokratik iktidarın negatif barış müzakerelerine nasıl yaklaşacağını izlemek ilginç olacaktır.

Otokratik rejime karşı ezilenlerin ortak-çoğul mücadelesi konusunda kuşkusuz tek sorumlu KSH değil; Türkiyeli diğer demokratik güçlerin ve özellikle Türk çoğunluğun da Kürtlerle eşitlenmenin gerektirdiği tarihsel imtiyaz kayıplarıyla yüzleşmesi gerekecektir (Paker, 2025a, 2025b). Bu makalede konu KSH idi, o yüzden sadece onun üzerinde durdum. Demokratik muhalefet tarafının diğer büyük bileşeni, toplumsal destek bakımından KSH’nin 3-4 katı daha büyük olan Yeni Parti. Yeni Parti’nin Türkiye’nin demokratikleşmesinden ne anladığını, KSH ve diğer bileşenlerle birlikte bir ortak mücadele hattı kurmaya ne kadar hazır olduğunu ve bunun için neler yapması gerektiğini bir sonraki makalede ele almaya çalışacağım.

 

Kaynaklar

Aksoy, M. (2026, 31 Ağustos). Kürt siyasi hareketini bekleyen sınav. Yeni Arayış.

Çiçek, C. (2026, 13 Eylül). DEM Parti Kongresi ve yeni Kürt siyaseti. Birikim.

Kürkçü, E. (2026, 20 Ağustos). Rejim ‘terörsüz’ yapamaz. Yeni Yaşam.

Özbank, M. (2026a, 22 Ağustos). Demokrasinin ve barışın siyaseti (III): Aynı duraklardan geçen iki yol: Demokrasi ve barış. Birikim.

Özbank, M. (2026b, 26 Ağustos). Demokrasinin ve barışın siyaseti (IV): Muhalif tabanlar arasındaki güvensizlik nasıl aşılır? Birikim.

Paker, M. (2025a, 1 Haziran). İmtiyaz psikolojisi bağlamında Türk-Kürt meselesi (1). Yeni Arayış.

Paker, M. (2025b, 19 Haziran). İmtiyaz psikolojisi bağlamında Türk-Kürt meselesi (2). Yeni Arayış.

Paker, M. (2025c, 5 Ekim). “Süreçte” üç farklı söylem dairesi. Yeni Arayış.

Paker, M. (2025d, 21 Kasım). “Sürecin” Mandela sorunsalı (veya “Önderlik” neye ne kadar muktedir olabilir?). Yeni Arayış.

Paker, M. (2026a, 8 Mayıs). Kısa değinmeler: Özgür Özel ve Selahattin Demirtaş. Yeni Arayış.

Paker, M. (2026b, 5 Haziran). Mutlak butlanın ardındaki rejim mimarisi: Emperyal-feodal vizyon, CHP ve demokratik cumhuriyet arayışı. Yeni Arayış.

Paker, M. (2026c, 31 Ağustos). “Süreç”te ara muhasebe (1): Çerçeve Yasa ve negatif barış. Yeni Arayış.

Paker, M. (2026d, 9 Eylül). “Süreç”te ara muhasebe (2): Barış – Demokrasi gerilimi. Yeni Arayış.

Sunat, H. (2026, 2 Ağustos). İki el sıkışması arasında olanlar, geleceğe dair tespit, öngörü ve öneriler. Yeni Arayış.

Tahmaz, H. (2026, 8 Eylül). Çoğulcu Türkiye inşa etmeden sorunların çözümü mümkün değil. Yeni Arayış.
 

www.muratpaker.com

www.psikopolitik.com

İletişime Geçin | Contact Me

Benimle iletişime geçmek için aşağıdaki formu doldurabilirsiniz.
-
You can fill out the form below to contact me.

PAYLAŞ - SHARE