Türk-ermeni Meselesinin Psiko-politik Düğümleri
Psiko-politik, Şiddet, Ermeni Meselesi, Ermeni Soykırımı, Soykırım, Türk-ermeni Çatışması
Öne Çıkan Yazılar | Featured Articles
Dem Parti, Kürt Meselesi, Psiko-politik
“Süreç”te Ara Muhasebe (3): Kürt Siyasi Hareketi’nin Demokratikleşme Açmazı
“Süreç”te Ara Muhasebe (2): Barış – Demokrasi Gerilimi
Murat Paker
(*) Bu makale ilk olarak Mayıs 2005 tarihinde Birikim dergisinin 193. sayısında yayınlanmıştır.
Son yıllarda ve de özellikle son aylarda giderek artan biçimde Türkiye’de yaygın olarak adlandırıldığı haliyle ‘Ermeni meselesi’ gündemimize girdi. ‘Kürt meselesi’nde olduğu gibi, meselenin adlandırılması bile genel olarak Türkiye toplumunun bu konuyu ne kadar kendisi dışında görmeye teşne olduğuna işaret ediyor. ‘Mesele olan Kürtler ya da Ermeniler, bize kalsa mesele yok’ gibi. Tam da bu nedenle, konunun şu ya da bu biçimde gündeme gelmesi egemen politik kültürün yörüngesinde seyreden kişi ve çevreler tarafından ‘yoktan yere maraz çıkarma’ şeklinde algılanıyor. Türklerle Ermeniler arasında geçmişte yaşananlar ve bu geçmişin ciddi şekilde tahrip ettiği ilişkisel alana bugün de damgasını vuran hayalet, her iki taraf için de hazmı oldukça zor düğümler yaratmış durumda.
Bu yazının derdi de bu tür düğümlerin peşinden gitmek. Mesele nedir? Bırakın gereği gibi yüzleşmeyi, bu mesele üzerine konuşmak bile bu toplumda neden bu kadar zordur? Yüzleşmek/barışmak gerekli midir? Peki mümkün müdür? Mümkünse nasıl? Bu soruların peşinden giderken kişisel bazı anıları da yardıma çağıracağım.
Artık herkes biliyor, Türkiye’de bugün yaşayan Ermeni nüfus 60-70 bin civarında. Demek ki genel nüfusun binde 1’i. 1915 olaylarından önce ise bu topraklarda 1,5 milyon civarında Ermeninin yaşadığı biliniyor. O zamanki nüfusa göre oranları yaklaşık %10. %10 ile binde 1 arasında 100 kat fark var. Kısacası bu topraklardaki Ermeniler 90 yılda 100 kat azalmış. Bu acaip azalışın 90 yıla eşit bir şekilde yayılmış bir azalış olmadığı da malum. 100 katın 95 kadarı 1915-23 arasında vuku buluyor, gerisi yavaş yavaş oluyor. Sırf bu basit matematik bile ortada tuhaf bir durum olduğunu göstermek ve tuhaflığın nedenlerini merak etmek için yeterli olmalı.
Ancak belirtmek lazım ki yakın zamanlara kadar bu basit rakamlar bile toplumun çok geniş çoğunluğu tarafından bilinmiyordu, dolayısıyla bir merak da yoktu.
Silinen/kazınan/unutulmak istenen (Türkiye)
Sene 1984. Prof. Türkan Saylan liderliğinde, o zamanlar yılın 8-9 ayı yolu kapalı olan Van’ın Bahçesaray (Müküs) ilçesinde, tıp öğrencilerinden kurulu bir ekip olarak cüzzam taraması yapıyoruz. Bahçesaray, sonradan uydurulmuş isminin çağrıştırdığının aksine, Türkiye’nin belki de en geri kalmış/bıraktırılmış bölgesi. O ilçenin, bir çoğunun yolu izi olmayan bütün köylerine ve de mezralarına gidiyoruz. Her yerde müthiş bir sefaletle karşılaşıyoruz. Çok açık ki uygarlığın hemen hiç bir nimeti o köylere/mezralara uğramamış. ‘Kürt meselesi’ni önceden biliyoruz ama ancak orada kafamıza dank ediyor. Bazı mezralara 3-4 saatlik katır-sırtı yolculuklarla ulaşabiliyoruz. Bu katır yolculuklarında uzaktan zaman zaman bir dağın yamacında kayaya oyulmuş bir şeyler görüyoruz, merak edip bize eşlik eden Kürt köylülere soruyoruz. Muhtemelen önce bize güvenmediklerinden olacak, ‘eskiden kalma yatır falan gibi bir şeyler’ deyip lafı geçiştiriyorlar. Üçüncü beşinci yatırda uzaktan bile haç işaretini farkettiğimizde bunların küçük kaya kiliseleri olduğunu ‘itiraf’ ediyorlar ama ne zamandan ve kimlerden kaldıklarını ‘bilmiyorlar.’ Sonra bir mezraya varıyoruz. Yine derme çatma evler, yine aynı yoksulluk. Ağaçların arasından ilerlerken, Bahçesaray ölçülerinde devasa sayılabilecek bir bina ile karşılaşıyoruz. Mezradaki ya da diğer köylerdeki evlerle hem boyut bakımından hem de mimari tarz bakımından hiç bir ilişkisi olmayan, sanki o sefaletin ortasına uzaydan getirilip kondurulmuş bir yapı. Yıpranmış, yaşlanmış ama etrafındaki ‘çağdaş’ yapılara göre hala mihrap yerinde. O kadar ‘gerçek-dışı’ bir durum ki. ‘Nasıl yani?’ diye acaip merak ediyoruz, içine bakmak istiyoruz. Her tarafı kapalı, girmek mümkün değil. Soruyoruz tabii. Köylüler oldukça isteksizler bu bina hakkında konuşmaya. Bu binanın o mezrada olması o kadar tuhaf ki köylüler de farkında bu tuhaflığın. Yeni yetme büyükşehirli tıbbiyeliler olarak sanki hiç olmadık bir yerde başka bir medeniyete ait bir iz bulmuş gibi heyecanlıyız, ama aynı zamanda köylülerin sanki suçüstü yakalanmışlar gibi sıkıntı yaşamalarını da anlayamıyoruz. Tıbbi muayeneleri yaptıktan ve hasbıhal ettikten sonra bizim aşina oldukları türden devlet görevlisi olmadığımızı anlıyorlar (çünkü o güne kadar mezraya gelen tek yabancı, jandarma olmuş) ve biz de sorularımıza cevap bulmaya başlıyoruz. Evet kuşkulandığımız gibi bir Ermeni kilisesi o bina. Orası da eskiden bir Ermeni köyüymüş. Ne zaman ve niye bilmiyorlar (ya da bize söylemediler) ama eskiden bir zaman Ermeniler terk etmiş o bölgeyi. Ermenilerin evleri yıkılmış ama işte kilise ayakta kalmış. Sonra bizle konuşan köylülerin dedeleri/nineleri yerleşmişler buraya. Kilise yakın zamanlara kadar mezranın ortak ahırı olarak kullanılmış.
Sene 1989. Türkiye’nin en eşsiz köşelerinden biri olan Ani’yi gezmek üzereyiz. Ortada bir dere var, derenin bu yanı Ani, öbür yanı Ermenistan, dere sınır. Bölge askeri bölge ve Ani kalıntılarını gezmek için önce resmi izin almak gerekiyor. Başka turistik yörelerin aksine görevlilerin tavrı sanki Ani’ye pek turist gelmesini istemediklerini hissettiriyor. Biz de hem beş yıl önce ucra bir Bahçesaray mezrasında büyücek bir Ermeni kilisesi görmüşüz, hem de Ani tarihini kendimizi Türkçe kaynaklarla sınırlamayarak okumuşuz; biliyoruz ki Ani’den bir sürü uygarlık geçmiştir ama Ani’ye kimliğini veren ağırlık Ermeni kültürüdür, hele de mevcut kalıntıların çoğu Ermeni kilisesidir. Turizm Bakanlığı’nın bastırdığı Ani broşürlerine bakıyoruz. Yanlış mı okuyoruz diye bir kaç kez okuyoruz. Broşürde her şey anlatılıyor da bir kez olsun ‘Ermeni’ lafı geçmiyor.
Bir sürü başka örnek de verilebilir. Bu topraklarda yaşayan Ermeniler 90 yılda 100 kat azalmakla kalmamış, Ermeni kültürüne dair ne varsa olabildiğince dışarıda bırakılmaya ve yok sayılmaya çalışılmıştır. Bu tabii ki izlerin silinmesi ve kolektif hafızanın yeniden düzenlenmesi harekatıdır. Ve maalesef bu harekat, 1970’lerin sonlarında başlayan ASALA eylemlerine kadar önemli ölçüde başarılı olmuştur. Cumhuriyet’in başından itibaren ASALA eylemlerine kadar geçen sürede yetişen/yetiştirilen kuşaklar egemen politik ve popüler kültürden büyük ölçüde kopuşturulmuş olan Ermenilerden habersiz olarak büyümüşlerdir. Ermeniler, nüfus içinde 100 kat azalarak, Türkiye’de ‘nesli tükenmekte olan bir tür’ derekesine düşürüldükçe insanların Ermeni arkadaşları/komşuları olma ve bu gerçek insanları tanıma ihtimalleri ihmal edilebilir bir düzeye inmiştir. Bununla beraber, Ermeni kültürünün izleri de sistemli sayılabilecek bir çabayla kazınmış, yeni kuşaklar için Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde Ermenilerin toplumsal hayatta oynadıkları roller bilinemez ve öğrenilemez bir hal almıştır. Türkiye’nin ASALA’nın terörist eylemleriyle karşılaşması, böylesi bir toplumsal hafıza mühendisliğinden sonraya denk geldiği için, Türkiye toplumu bu yeni duruma tamamen hazırlıksız yakalanmış, bu eylemleri hiç bir şekilde anlamlandıramamış ve milliyetçi ideolojinin itinayla saklanan dosyalarından kendisine sunulan açıklamaları benimsemekte tereddüt etmemiştir.
Denilebilir ki Türkiye’nin silmeye, kazımaya, unutmaya çalıştığı ve bu nedenle de bütün duygusal yatırımlarını/bağlantılarını geri çektiği/körelttiği Ermeniler ve tarihte Ermenilerle yaşananlar, ASALA’yla başlayarak bir kabus şeklinde geri gelmeye başlamıştır. Ermeni tarafında ise, 1915-23’ten itibaren, Türkiye’nin tersine, ‘Türkler ve Türklerle yaşananlar’ (‘soykırım’) neredeyse birincil duygusal yatırım/bağlantı nesnesi olarak varlığını tüm şiddetiyle sürdürmüştür. Türkiye tarafındaki ilişkisizlik ve umursamazlığa karşı, Ermeni tarafında bir semptom olarak ortaya çıkan ASALA, negatif ve saldırganca da olsa bir ilişkiselliği zorlamıştır. ASALA’nın terör/intikam eylemleriyle, ‘Ermeni meselesi’ Türkiye’nin (ve de dünyanın) yıllar sonra tekrar gündemine girmiştir. Ancak ASALA’nın izlediği yöntem, bu meselenin Türkiye’de gereğince tartışılabilme imkanlarını uzun yıllar daha da zorlaştırmış, aksine ‘terörizme karşı defansif teyakkuz’ gereği topluma çok rahatlıkla kabul ettirilmiştir. Resmi/milliyetçi ideoloji bu dönemde, ‘Ermeni = ASALA = terörist’ denklemini gerek basın gerekse de ‘Milli Eğitim’ yoluyla tüm gücüyle dolaşıma sokmuştur. ASALA’nın son eylemlerinin üzerinden 20 yıl geçmiş olmasına rağmen bugün hala toplumdaki bu zihin kirliliğinin ağır tortusu durmaktadır. Kolayca hatırlanabilir, PKK liderleri için bir suçlama ve aşağılama sıfatı olarak ‘Ermeni’ etiketi döne döne kullanılabilmiştir (Apo = terörist; o halde yukarıdaki denkleme bağlı olarak, Apo = Ermeni). Resmi/milliyetçi ideoloji açısından zaten tarihsel olarak ‘melanet/çıban/yılan’ şeklinde kodlanmış olan ve bu yüzden devletin hep kuşkuyla yaklaştığı Ermeniler, 60-65 yıllık bir uyku döneminden sonra, ASALA sayesinde yeniden eski kodlarıyla toplumsal hafızada aktifleşmişlerdir.
Korunan/bırakılmayan/hep hatırlanan (Ermeniler)
Emenilerin toplumsal hafızasında ise, Türkiye toplumunun tersine, 1915 neredeyse en önemli milat noktasıdır, sürekli aktiftir ve bu anlamda da kimlik kurucudur. Bu özellik bütün Ermeni alt-grupları için şu ya da bu düzeyde geçerli olsa da en kristalleşmiş hali, ‘öz-kimlik’ kaygılarının ve mücadelesinin en şiddetli şekilde yaşandığı ve Türkiyelilerle en az sahici temasa sahip olan diaspora Ermenilerinde, ona yakın ama biraz daha az halde Ermenistan Ermenilerinde ve en az haliyle Türkiye Ermenilerinde görülmektedir. 1915 travmasını çok ağır can ve mal kayıplarıyla atlatıp, bunun üstüne yurtlarını terketmek zorunda kalıp yeni ülkelere göç eden Ermeniler için 1915, inatla ve özenle kuşaktan kuşağa aktarılan, ısrarla kamusal/küresel tanınma bekleyen bir aile/cemaat öyküsüdür. Bu tanınma geciktikçe, doğrudan travmayı yaşamamış sonraki kuşaklar üzerindeki yük/basınç katlanarak artmıştır. Travmayı doğrudan yaşamış birinci kuşaktan ağır örselenmişlikleri nedeniyle pek bir şey beklenmemiş; ikinci kuşak hem yeni göç edilen ülkelere/toplumlara uyum sağlamak, tutunmak, hem de ebeveynlerinin ızdıraplarının taşıyıcısı olmak durumunda kalmış; üçüncü kuşak ise hem yeni ülkelere/toplumlara tam uyum sağlamış (örneğin Amerikalı veya Fransalı da olmuş) hem de eksik kalmış olan dedelerinin/ninelerinin travmasının tanınması işini tamamlama göreviyle yüklenmiştir. Bugün ‘diaspora Ermenileri’ denildiğinde karşımızda ikinci ve üçüncü kuşağın bir karışımı bulunmaktadır. 1915 travma öyküleriyle donanmış ve diasporada yetişmiş kuşak üyelerinin önemlice bir kısmı akranları olan Türkiyelilerle sahici temaslara sahip olmadıkları için zihinlerindeki ‘Türk imgesi’ birinci kuşağın travma anlatısından devşirilen ve nefret nesnesi olarak kurgulanan bir imgedir. Bu imge, travma anılarının kuşaklararasında canlı tutulması ve tamamlanması gereken işleri tamamlama faaliyetlerinde bulunulması için bir tür enerji kaynağı olarak işlev görmüştür. Türkiye devletinin uzun yıllar (ve halen) umursamaz bir inkar siyaseti yürütmüş olmasının da bu imgenin pekişmesinde önemli bir rolü vardır.
Sene 1997. Kanada/Montreal’de Dünya Travmatik Stres Kongresi’nde bir doktora öğrencisi olarak bir kaç tane poster tarzında bilimsel bildiri sunuyorum. Poster bildiriler büyük panolara asılıyor, kongre katılımcıları da gelip bakıyorlar, okuyorlar. Bildiri sahiplerinin de muhtemel sorulara cevap vermek, tartışmalara katılmak için belli bir saatte panolarının başında bulunması gerekiyor. Herkesin boynunda ismini ve de nereden geldiğini gösteren etiketler var. Benim bildiriler, işkence mağdurlarının psikolojisi üzerine ve araştırmamın Türkiyeli işkence mağdurlarıyla yapılmış olduğu belli. Sohbet saatinde kalabalık var, bir sürü insan soru soruyor, biraz sohbet ediyor ve yanımda ortalama 3-5 dakika kalıp, diğer bir panonun önüne geçiyor. Bir süre sonra panoya ve bana yaklaşmadan uzaktan bakan, bildirileri okuyan ve sohbetlere kulak kabartan 40’lı yaşlarında bir kadın olduğunu farkediyorum. Bir tür izleniyorum. Bir saate yakın orada öyle dikiliyor, bir anlam veremiyorum. Sonra sohbet saati bitiyor, insanlar ayrılmaya başlıyor ve ben panolarımın başında yalnız kaldığımda bu esrarengiz kadın yanıma gelip konuşmaya başlıyor. Boynuna asılı olan etiket ters dönmüş, ismini ve nereli olduğunu anlayamıyorum. Aksansız İngilizce konuşuyor. Önce araştırmamla ilgili soruyor, sonra sohbet Türkiye’de insan hakları meselesine kayıyor. Sohbet ilerledikçe ilk baştaki tedirginliği/mesafeliliği azalıyor, heyecan dozu artıyor. Mevcut insan hakları sorunlarından, Türkiye’de demokrasinin tarihine ve tarihi problemlere doğru seyrediyoruz. Bu kongrede Türkiye üzerine bu kadar meraklı biriyle karşılaştığım için biraz şaşkın durumdayım. Yarım saat kadar sonra bir noktada 1915 ve sonrasında Anadolu’da Ermenilerin başına neler geldiğini bilip bilmediğimi soruyor. Ben de bildiğim kadarıyla anlatmaya başlıyorum. Daha beş on cümle etmişken birden bire karşımda hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Ben şoktayım. ‘Ne dedim acaba?’ ya da ‘bu kadının nesi var böyle?’ gibi sorular kurmaya çalışırken, isim etiketini düzeltiyor ve karşıma bir Ermeni ismi çıkıyor. Durum benim için en azından bir miktar anlam kazanmaya başlıyor. Sakinleştiriyorum ve hikayesini dinliyorum: Ailesi Sivaslı. 1915’te öldürülen bir çok aile üyesi ve akrabası var. Ailenin kalanları Lübnan üzerinden ABD’ye kaçıyorlar. O, ABD’de doğuyor ve 1915 hikayeleriyle, bunun acısı ve hıncıyla büyüyor. Psikolog olmasının en önemli nedeni de bu. Kafasında benimle karşılaşana kadar ‘korkunç Türk’ imajı var. Daha önce karşılaştığı bir kaç Türkle bu imajı test etmek için hemen Ermeni meselesini konuşmak istemiş ve duydukları karşısında ‘korkunç Türk’ imajı iyice pekişmiş. Benim yanıma gelirken, korktuğu/çekindiği için isim etiketini bilerek ters çevirmiş. İşkenceyle falan uğraşan bir Türk olsam bile konu Ermeni meselesine geldiğinde bir kez daha ‘korkunç Türk’ imajının doğrulanacağından eminmiş. Benden duydukları karşısında kulaklarına inanamamış ve zembereği boşanmış. O zamana kadar bir yekparelik taşıyan ‘korkunç Türk’ imajı en azından kısmen çökmüş. Bunları bana anlatırken bile bu durumu, benim gibi bir Türkiyelinin varlığını inanılmaz buluyor ve sık sık ‘sahiden böyle mi düşünüyorsun?’ diye sorma ihtiyacı hissediyor. Buna ikna olsa bile azınlık da olsalar benden başka da benzer şekilde düşünen Türkiyeli insanlar olduğuna inanması daha da zor. Allak bullak olduğu belli. Ertesi gün biraz daha uzun konuşuyoruz. Hala allak bullak. Bir yandan hayat boyu içinde taşıdığı ve kimliğinin önemli bir parçası haline gelmiş olan acısının bir Türk tarafından saygıyla tanınması karşısında ciddi bir ferahlık duyuyor, öte yandan yılların ‘korkunç Türk’ imajının yerine ne koyacağını tam olarak kestiremiyor.
1915’in ne olduğuna dair aralarında bir fark bulunmasa bile, Türkiyeli bir Ermeni, Türkiyelilerle sahici temaslara1 sahip olmayan diğer Ermenilere göre, bu toplumun ne denli karmaşık ve heterojen olduğunu, 90 yılda ne kadar değiştiğini ve bugün ne tür sorunlarla cebelleştiğini daha kolay anlayabilir durumdadır. ‘Türk imgesi’ sadece ya da büyük ölçüde travma anlatısından devşirilmiş diğer Ermeni grupları ise Türkleri, 1915’te atalarını öldürenlerle özdeşlik içinde, daha homojen ve daha negatif bir şekilde algılamaya daha eğilimlidir.
Benzer biçimde, Ermenilerle herhangi bir teması olmayan Türkiyeliler -ki büyük çoğunlukturlar- resmi/milliyetçi ideolojinin pompaladığı homojen ve negatif Ermeni imgesini çok daha kolay içselleştirmeye eğilimlidirler. İki tarafta da diğer tarafın iç karmaşıklığına körleştiren bu homojenleştirme mekanizması, ‘Türk-Ermeni meselesi’ni bir milliyetçilikler kapışmasına sokma (ya da orada tutma) riski taşımaktadır.
Milletler ‘hayali cemaatler’ olduğu ölçüde, her tür milliyetçilik içinden tanımlanan ‘ötekiler’ de hayalidir, gerçekliğe pek tekabül etmez. Milliyetçilik, hem kendi içini hem de kendi dışını homojenleştirmek, içle dış arasında geçirgenliği olmayan katı bir sınır çizmek zorundadır. Bu sınırın geçirgen hale gelmesi ve giderek kaybolması (örneğin ayrım çizgilerinin ‘Türkler ve Ermeniler’ şeklinde değil de ‘diyalogdan, barışmadan/uzlaşmadan, demokrasiden yana olan insanlar’ –Türkler, Ermeniler ve diğerleri- ve buna karşı çıkan, direnen insanlar şeklinde çizilmesi) Türk ve Ermeni milliyetçiliğini lüzumsuzlaştıracak radikal bir dönüşümdür ve her iki milliyetçilik de kendilerini idame ettirmeleri açısından böyle bir dönüşüme (hatta bunun ihtimal olarak belirmesine) tahammül edemezler. Milliyetçiliklerin hayat çizgileri, iç ve dış olarak tanımladıkları alanların ‘ak ve kara’ kutuplar olarak algılanması ve algılatılması üzerinden yürüdüğü için grileşme ihtimalinin yüksek olduğu ‘iç ve dış’ arasındaki ilişkisel alanları tehlikeli bulurlar. ‘Türk-Ermeni meselesi’nde de, son zamanlarda kaydadeğer ilerlemeler görülse bile, bir ilişkisel alan yokluğu (ya da iyimser bir ifadeyle ‘cılızlığı’) en önemli hadikaplardan biridir.
Hangi Ermeniler? Hangi Türkler?
Sene 2000. Başka bir Amerikalı Ermeni psikologla New York’taki ilk Ermeni-Türk diyaloğu panelini gerçekleştiriyoruz. Her iki taraftan dörder tane panelist (ki yaş ortalamaları 30’u geçmiyor) kişisel hikayelerini de işin içine katarak, bu konuyla nasıl karşılaştıklarını anlatıyorlar. Kuşkusuz farklılıklar var arada ama ortaklaşılan konu, diyaloğun önemi ve artık bu konunun iki insan grubunu ayıran bir engel olmaktan çıkarılması. Hazırlık sürecinde ve panel sırasında biz ABD’deki Ermeni diasporası içindeki çelişkilerin farkına varıyoruz. Onlar da aynen bizim gibi kendi (daha sert) milliyetçilerinin muhtemel tepkilerinden çekiniyorlar. Türkleri ve Türklerle diyaloğa giren Ermenileri sıkıştırmaya gelen Ermeniler olduğu gibi Ermenileri ve Ermenilerle diyaloğa giren Türkleri sıkıştırmaya gelen Türkler de var. Bereket bu iki grup da dinleyiciler arasında oldukça azınlıktalar, sabotaj denemeleri hüsranla sonuçlanıyor ve panelden sonra çoğu oldukça yaşlı ve düzgün Türkçe konuşan Ermeniler ağlayarak boynumuza sarılıyor ve kimisi ‘bugünü gördüm ya artık ölsem de gam yemem’ tarzı konuşuyor. Panelden sonra, duyuyoruz ki panele katılan Ermeniler milliyetçi cenahtan epey tepki toplamışlar. Bizim payımıza da Emin Çölaşan ve Altemur Kılıç gibi güzide yazarlarımızın köşelerinde ve ABD’de konuşlanmış ‘Turkish Forum’ isimli faşizan web sitesinde (hala süren) ‘Ermenilerden para alan vatan hainleri’ listesine eklenmek düşüyor.
Türkiye’deki yaygın algılayışın tersine, ‘en radikal ve uzlaşmaz’ grup diye tanımlanan Ermeni diasporası içinde bile zengin, karmaşık ve yer yer birbiriyle kavgalı bir çeşitlilik olduğunu belirtmek gerekir. Diaspora dahil, Ermeniler arasında 1915 ve sonrasında ne olduğuna dair bir çeşitlilikten söz etmiyorum. Adına ister soykırım, ister, kırım, ister kıyım, ister sistematik katliam, ister etnik temizlik, ne dersek diyelim, 1915 ve sonrasında – utanmaz sayı tartışmasını bir tarafa bırakırsak – yüzbinlerce Anadolulu (ve hatta Trakyalı) Ermeninin, devleti ele geçirmiş üst düzey bir İttihat ve Terakki kliği ve onun uzantıları tarafından öldürüldüğü ve/veya ölüme gönderildiği ve/veya ölmelerine/öldürülmelerine göz yumulduğu / teşvik edildiği, bu operasyonlara yer yer yerel unsurların da dahil olduğu ve bu süreçte hayatta kalan yüzbinlerce Ermeninin de yerlerini, yurtlarını, eş/dostlarını ve mallarını kaybettiği bir olgu olarak ortadadır.2 Ermenilerin toplumsal hafızasına kazınmış bu denli travmatik bir anıya dair bir çeşitlilik yoktur ortada, ancak bu anı ve yükle ne yapılacağına dair bir çeşitlilikten söz edilebilir.
Kabaca özetlersek, diaspora Ermenileri içinde bir uçta, Türkiye’den toprak ve tazminat talep eden, bunu gerçekleştirmek için her tür şeytanla yatağa girmekten çekinmeyecek, Türkiye ve Türkiyelilerle diyaloğa girmeye tamamen karşı, sert milliyetçi bir kesim vardır. Ortada, toprak talebini gerçekçi ve pratik bulmayan, tazminatla yetinilebileceğini düşünen geniş bir kesim vardır. Diğer uçta ise, toprak ve tazminat talebi olmayan, yaşananların tanınması ve özür dilenmesi taleplerine sahip başka geniş bir kesim vardır – ki bu kesim Türk-Ermeni matriksindeki ilişkisel alana girmeye istekli, kısmen bunun denemelerini yapabilen, diyaloğa açık kesimdir. Türkiye’nin, resmi/milliyetçi ideolojisi üzerinden yürüyen inkar (ya da küçümseme) siyaseti sürdükçe sert milliyetçi Ermenilerden oluşan birinci kesimin eli güçlenmekte, diğer kesimler seslerini duyurmakta zorlanmaktadır. Türkiye, inkar siyasetini bıraktığı ve yaşanan acıları empatik bir tarzda tanımaya hazır olduğu takdirde ise tam tersi bir sürecin yaşanacağını ve hegemonyanın sert milliyetçilerden diyalog yanlılarına geçeceğini tahmin edebiliriz.
‘İlişkisel alan’ yaratma ihtiyacı
Sene 2002. New York’ta yeni bir diyalog toplantısı var. Sabah oturumunda Ermenilerin önde gelen tarihçilerinden Prof. Dadrian ve ABD’de yaşayan tarih sosyoloğu Prof. Müge Göcek konuşacak. Öğleden sonra ise Türkiyeli ve Ermeni dinleyiciler ayrı gruplara bölünüp, terapist bir kolaylaştırıcının ve de Amerikalı (yani ne Türk ne Ermeni, ‘tarafsız’) bir gözlemcinin eşliğinde sabah oturumuyla ilgili ne düşündüklerini, ne hissettiklerini konuşacaklar, sonra herkes biraraya gelip, deneyimlerini birbirine aktaracak, tartışılacak. Format bu. Dadrian, soykırım konusunda didaktik, sistematik, soğuk ve de yer yer oryantalist bir konuşma yapıyor. Belli ki formattan rahatsız ve bunu bir şekilde ifade ediyor. Verdiği izlenim, ‘diyalog falan benim umurumda değil, soykırımı kabul edin yeter, sizinle de başka bir şey yapmak istemiyorum’ gibi bir şey oluyor. Paneli düzenleyenlerden gençten, Ermenistanlı bir Ermeni kendini Dadrian’a cevap verme zorunda hissedip, diplomatik bir dille işin psikolojik boyutunun, diyaloğun ve bugünün ne kadar önemli olduğunu anlatıyor. Bu müdahale, Ermeniler arasındaki yaklaşım farklılıklarını göstermesi açısından oldukça önemli. Göcek de konuşmasında Türkiye’nin bu konuyla yüzleşmesindeki zorluklardan ve son zamanlarda görülen olumlu gelişmelerden söz ediyor. Sonra yemek molası veriyoruz ve grup çalışması öncesi Türkiyeli Ermeni bir arkadaşa takılıyorum, ‘sen şimdi Ermenilerin grubuna mı, bizim gruba mı geleceksin?’ diye. "Valla benim onlarla pek ortak bir tarafım yok, tabii ki Türkiyeliler grubuna katılacağım, zaten onlar bizi pek sevmezler" diyerek bizim gruba geliyor.3 Grupta 25-30 kişi var, dördü Azeri, kalanı Türkiyeli (biri Ermeni olmak üzere). Oldukça heterojen bir grup. Tamamen inkarcı bir çizgiye sahip olanlar da var, rahatça ‘soykırımdır’ diyenler de var, ama çoğunluk bir tür kafa karışıklığı içinde. Tarihimizle ilgili bilgi azlığından yakınılıyor. Azeriler ise işin tarih kısmıyla değil, Ermenistan’la olan güncel sorunlarıyla meşguller ve konuya o açıdan yaklaşıp Ermenilere tepkilerini dile getiriyorlar. Türkiyelilerin ikircikli duranları biraz kurcalandığında, tepkiselliklerinin altında derinden işleyen bir ‘aşağılanmışlık’ hissi çıkıyor. Soykırım kabul edilse sanki kendileri kişisel olarak suçlanacaklarmış gibi. Sanki şahsi bir meseleden söz ediyoruz. Son oturumda herkes biraraya geliyor ve grup deneyimleri paylaşılıyor. Ortaya çıkan en önemli sonuç her iki tarafta da oldukça geniş bir yelpaze olduğu. Ermeniler arasında ‘bir özür yeter’ diyen de var, ‘bari en azından Ağrı Dağı’nı bize verin’ diyen de var; diyalog çabalarından umutlu olan da var, umutsuz olan da. Ortaya çıkan başka bir önemli sonuç ise, her iki tarafın da öbür tarafı pek tanımadığı, hele öbür tarafın bugününe dair pek bir bilgisi olmadığı yönünde.
Tekrar vurgularsak; Ermeniler arasında iki temel yaklaşım var gibi görünmektedir: 1) Eski/ortodoks yaklaşım: Meseleyi mekanik bir sekilde ele alıp, ‘şunlar şunlar olmuştur, işte kanıtları, öyle diyalog/psikoloji falan pek de önemli değildir, biz bu işi Türkiye'ye kabul ettirmek için yasal ve uluslararası yolları kullanmalıyız’ vb diyenler. 2) Daha genç kuşak, Türkiyelilerle diyalog içinde bir çözüm sürecine girme yanlıları ve işin psikolojik bagajlarına dikkat etmeye calışanlar.
Türkiye, Ermeniler arasındaki heterojenliği ve yaklaşım farklılıklarını görmediği, bu tür inceliklerle ilgilenmediği ve tüm enerjisini anlı şanlı tarihinin her noktasını, her şeye rağmen korumak ve sahiplenmek için harcadığından, Türk-Ermeni meselesinde ilişkisel bir alan gelişememekte, mevcut durumda Ermeniler arasında diyaloğu önemsemeyen ortodoks Ermeni yaklaşımı hakim olmaktadır. Bu süreç böyle devam ederse, Ermeniler tarafında uluslararası girişimlerle (örneğin değişik ulusal parlementolardan karar çıkarma) Türkiye’yi sıkıştırma ve pes ettirmeye çalışma girişimleri sürecek, Türkiye tarafında ise bir kuşatılmışlık hissi üzerinden milliyetçi/faşizan dalganın daha da yükselmesi söz konusu olabilecektir. Özellikle son aylardaki gelişmeler üzerine Türkiye’deki durum kritik bir noktaya doğru evrilmiştir.
Empatisizlik
Sene 2003. New York’taki Türk Film Festivali’nde Salkım Hanım’ın Taneleri filmini izledik. Malum, film 1940’larda azınlık mensuplarından sermaye aktarmak için uygulanan Varlık Vergisi üzerine ve bu konu filmde Ermeniler üzerinden işleniyor. ‘Vergisini’ ödeyemeyenler Aşkale’ye çalışma kampına gönderiliyor vb. Filmden sonra festival konuğu olarak gelen ve filmde önemli bir karakteri canlandırmış olan Zühal Olcay’la söyleşi var. Seyircilerin çoğu kalıyor ve sohbet başlıyor. İlk söz alan bir kaç kişi, filmi övücü konuşuyor, Türkiye’nin kendi tarihiyle yüzleşmesinin öneminden bahsediyor. Sonra genç biri heyecanla ve kızgınlıkla konuşup, mealen ‘ama önce onlar bizi kesmişlerdi, ihanet etmişlerdi’ gibi bir şeyler söylüyor.
Beyinlerini Türk milliyetçiliğinin girdabına tamamen teslim etmiş olanlar açısından ‘Ermeni’ kelimesinin geçtiği her yerde omurilik seviyesinden verilen bir tepki bu: ‘Ama önce onlar bizi kesmişlerdi, bize ihanet etmişlerdi.’ Bu lafın örtük devamı şöyle: ‘Sonra da biz onları kestik, çünkü haketmişlerdi. Hainler cezalandırılır.’ Bu öylesine pekiştirilmiş bir refleks ki hem tarihe karşı körleştiriyor (1915 ile Varlık Vergisi arasında 30 yıllık mesafeden bihaber olabiliyor) hem de tarihin belli bir anında olmuş bir olayı ve buna bağlı duyguları tarihsizleştiriyor. Üzerinden 30 yıl da 90 yıl da geçse milliyetçi refleks için dün, bugün, yarın gibi ayrımlar yok, Öteki (bu durumda ‘Ermeniler’) tamamen ve her zaman kötü olmaya ve bu kötülükten ötürü eziyet çekmeye yazgılı.
Yine aynı sohbette daha sonra söz alan meşhur bir sanatçımız, ecnebilerin içinde kirli çamaşırlarımızın ortaya serilmesinden rahatsızlık duymuş olarak ‘evet böyle bir yanlışlık yapılmıştır, insanlar Aşkale’ye çalışma kampına gönderilmiştir, ama bu işi abartmayalım, Treblinka yanında Aşkale’ye gitmek pikniğe gitmek gibidir, öyle büyütülecek bir şey değildir’ diyebiliyor. Sanki kendisi hep Aşkale’ye pikniğe gidermiş gibi. Sanki Aşkale’yle Treblinka’yı karşılaştıran biri varmış gibi.
Buna da ‘acıyı piknikleştirme tavrı’ diyelim. Milliyetçiliğin bu kolunda artık omurilik düzeyinde tepki verilmiyor, düzey biraz yükselmiş, beynin kimi kısımları devreye sokulmuş, en azından yapılanın yanlış olduğu teslim ediliyor, ama hala empatik bir konum alınamıyor, savunmacı bir tavırla Ötekinin yaşadığı acı ya da uğradığı haksızlık küçümseniyor, hiçleştiriliyor.
‘Bugün’de karşılaşma zorluğu
Sene 2004. Yine New York’ta ‘yeni bir diyalog toplantısı yapalım’ önerisi geldiğinde, önceki deneyimler ışığında ‘bu sefer 1915’i değil, bugünü, bugünün Türkiyesini ve Ermenistan’ını konuşalım, oralardaki demokrasi ve insan hakları meselelerini konuşalım; her iki taraftan biri kendi ülkesine eleştirel bir gözle baksın, bunun üzerinden diyaloğun zorluklarını ve imkanlarını kurcalasın, belki bugüne dair ortaklıklar bulabiliriz ve böyle bir ortak zemin birbirimizi tanımak için katkıda bulunabilir’ vb diyorum. Önerim zor da olsa kabul ediliyor. Organizasyonu yapan Türkiyeliler Türkiye üzerine konuşacak birini bulacaklar, Ermeniler de Ermenistan üzerine konuşacak birini. Bu diyalog toplantısında Türkiye kısmı için Emrah Göker konuşuyor ve konuşması toplantıya katılan herkes tarafından büyük bir beğeniyle karşılanıyor.4 Ermenistan üzerine konuşmak için Erivan’dan hem felsefe profesörü hem de insan hakları aktivisti olan biri çağrılmış. Toplantıdan bir hafta önce bu profesörün konuşmasının özeti bize gönderilmiş ve toplantı çerçevesine uygun bulunmuştu. Özetteki ağırlık, Ermenistan’ın bugünü, demokrasi/insan hakları zorlukları, iç çelişkileri vb. şeklindeydi. Profesör konuşmaya başladığında ise bize gönderilen özetle hiç bir ilgisi olmadığı ortaya çıkıyor. Yaptığı uzun konuşmanın %95’inde 1915-23 arasından daha yakına gelemiyor, daha yakına geldiği kısıtlı zamanlarda ise sadece yakın zamanda Azerilerin Ermenilere yaptığı katliamlardan söz ediyor ve aynen ‘soykırım bitmedi, bugün de devam ediyor’ diyor. Ek olarak, ‘bu soykırım işi varken ben burada kendi ülkemi/devletimi eleştiremem, Ermenistan’daki demokrasi problemleri zaten hep bu soykırımdan kaynaklanmaktadır’ demeye getiriyor. Bizim Türkiye’de neredeyse şerbetli olduğumuz tipik bir resmi ideoloji sözcüsü, ama aynı zamanda insan hakları aktivisti! Bu konuşma, toplantıya katılan Türkiyelilerin hepsi ve Ermenilerin de önemlice bir kısmı tarafından tepkiyle karşılanıyor. Tartışma bölümünün ana meselesi bu konuşma oluyor.
Tarihin ağır yükü ve hayaletleri arasından sıyrılıp bugüne gelmek ve geleceğe doğru bakmak kolay iş değil. Israrlı, tutarlı ve iniş çıkışlara tahammül eden, hemen havlu atmayan bir yaklaşıma ve bunun epey uzun bir yolculuk olacağını bilmeye ihtiyaç var. Travmaya saplanıp kalmanın psikodinamiğinde travmatik materyali sindirme ve aşma isteği de yatar. Travmanın geride bırakılamaması, yeniden yaşanıyormuş gibi hissedilmesi, dün-bugün ayrımı yapılamaması, bir yönüyle, orijinal travmaya benzer ya da onu sembolize eden durumların bulunması, yoksa yaratılması ihtiyacını gösterir. Bu ihtiyacın nedeni, ‘geçen sefer olmadı beceremedim, ama bu sefer becereceğim, başedeceğim’ diyebilme ihtimalidir. Bu yöntem, genellikle başarılı olmaz, bir kısır döngü yaratır ve travmaya saplanma hali katlanarak devam eder. Döngüyü kırmanın en elverişli yolu, ‘öteki’ sayılan kişiler/gruplar ile ilişkisel bir alanda buluşmak, zor ve sancılı da olsa, birlikte yaşayarak bugünün dün olmadığını anlamak ve sindirmektir. Bunun yapılabilmesinin en önemli koşulu, asgari empatik bir konum alabilmektir. Bugünde yapılacak olan karşılaşmalarda her iki taraf da şu ya da bu düzeyde tarihin tekerrür edeceği ve bundan yeni bir mağduriyet doğacağı beklentisiyle davranırlar. Bu beklentiyi kırmanın ve başka bir ilişki tarzının mümkün olduğunu göstermenin yolu, taraflardan en azından birinin kısmen de olsa tarihsel özdeşimlerini gevşetmesi ve kendine şimdi-ve-burada güvenmeye başlamasıyla mümkündür. Somutlarsak, Ermenilerin bir bölümü, bugün yaşayan Türkleri, dünkü İttihat ve Terakki katilleriyle bir devamlılık ve özdeşim içinde görmeye eğilimli olabilir; ama bugün yaşayan Türklerin, bu özdeşimi kabul etmeleri, bunu yeniden üretmeleri ve bunun üzerinden sanki bugün kendileri suçlanıyormuş ya da aşağılanıyormuş gibi hissetmeleri gerekmez. Bir toplumun tarihinin ne tümüyle ak ne de tümüyle kara olabileceğini, kara noktaları tanıyıp bunlarla olan özdeşimlerin bırakılmasının aşağılayıcı değil, aksine gönendirici bir süreç olacağını gösterebilmek gerekir.
Asimetrik konumlar
‘Türk-Ermeni meselesi’nin bir çok düzeyinde Türkler ile Ermeniler arasında asimetrik konumlar vardır ve bu asimetriler de çözüm sürecini zorlaştırmaktadır. Bu yüzden bu asimetrik konumların derinlemesine farkında olmak ve bunlara dair verimli başetme yolları bulmak önem kazanmaktadır.
İlk asimetri kuşkusuz, tarafların kurban-cellat ekseninde kendilerini ve diğer tarafı nasıl konumlandırdıklarına ilişkindir. Ermeniler, 1915 trajedisine maruz kalan taraf olarak konuşmaktadırlar ve bu mağduriyetin şu ya da bu şekilde tanınmasını talep etmektedirler. Türkiye’deki egemen politik kültür ise Osmanlı’nın son yüzyılından beri kendisini Batılı büyük devletlerin ve onların ‘yerli işbirlikçilerinin’- ki bunlar genellikle Ermeniler dahil Hristiyan halklardır – mağduru olarak görmektedir. ‘Bizi arkadan hançerleyen nankör hainler’ söylemi, kuruluşu derin bir varlık-yokluk kaygısına dayanan bu politik kültürde her zaman ve hala kolayca tahrik edilebilir durumdadır. Bu anlamda 1915, Ermeniler için o yıllarda maruz kalınan kayıplara/ızdıraba işaret ederken, Türkiye için henüz tam olarak sindirilememiş, gereği gibi yası tutulmamış ve hatırlanmak istenmeyen çok daha genel bir büzülme travmasını çağrıştırmaktadır. Türkiye, 1915 konusunda Ermeniler ve Batı tarafından sıkıştırıldığında yüzleşmesi ve sindirmesi gerekenin yalnızca 1915 değil, Osmanlı’nın son yüzyılında kaybedilen topraklar – ki yaklaşık %90 oranındadır – nüfus, güç, zenginlik olduğunu da bilmese bile sezmektedir. Türkiye, 1915 ve Ermeniler konusunda ‘biz onca şey kaybettik, koca bir İmparatorluktan görece küçük bir devlete büzülmek zorunda kaldık, sonunda can havliyle yok olmamak için uğraştık, sizin kayıplarınız da bir şey mi, bu kadar lafını etmeye değer mi, unutalım gitsin’ der gibidir. Dolayısıyla, kurban-cellat ekseninde iki tarafın gerçekliği farklı düzeylerde işlemekte ve birbirlerine teğet geçmektedir.
İkinci asimetrik konumlanma, 1915 ve etrafındaki meselelerin Ermeniler ve Türkiyeliler arasındaki önem derecesi farklılığıdır. Ermenilerin iç ve dış politik gündemleri açısından 1915 her zaman önem listesinin tepesinde yer almaktadır. Türkiye gibi binbir sorunla cebelleşen bir ülke açısından ise, 1915’in gündemin üst sıralarında yer alması pek mümkün gözükmemektedir. Kürt meselesini, Susurluk’u, demokratikleşmeyi, yoksulluğu çözememiş (ya da bu konularda ciddi mesafe alamamış) bir ülke, bugünün yakıcı sorunlarını geri plana itip, 90 yıl önceki bir kırımı gündeminin üst sıralarına yerleştiremez. 1915’teki ve bugünkü devlet aklı arasında haklı paralellikler kurulabilir ve Türk-Ermeni meselesinin çözümünün bugünkü sorunların çözümünü kolaylaştırabileceği iddia edilebilir. Bu tür bir iddia, Freud’un psikanalizin ilk yıllarında kullandığı ve sonra kısmen terkettiği (ve modern psikanalizde artık pek lafı geçmeyen) katarsis modeline dayanıyor gibidir. Bu modele göre, iyileşmek için sorunlara neden olduğuna inanılan geçmişteki travmatik bir anıya (ya da anılara) dair bir içgörü geliştirmek ve bu içgörü yoluyla düğümlenmiş/ketlenmiş ve sorun çıkaran ruhsal enerjinin boşaltılması (katarsis) gerekir. Bu modelin temel varsayımı, travmatik anı denilen şeyin sadece sınırları belli bir anı kapsülü olduğu ve cerrahi veya arkeoloji metaforlarıyla karşılanabilcek bir operasyonla kapsülün eritilip, içindeki zehirli anının sindirilebileceğidir. Bu varsayım iki temel açıdan yanlıştır. İlki, katarsisin (yani travmatik bir anıya dair içgörü geliştirip, bunun duygusal bir boşalım sağlaması) çok nadir durumlarda olabilmesi ve olduğunda da nadiren kalıcı bir iyileşme haline tekabül etmesidir. Bunun da nedeni travmatik anıların büyük çoğunlukla sınırları belli kapsüller şeklinde değil, bütün bir sistemi / temel örüntüleri etkileyen bir akışkanlıkta faaliyetini sürdürüyor olmasıdır. Dolayısıyla nokta atışları verimsizdir, sistemik bir müdahale gerekir. Buna bağlı ikinci neden ise, sistemik müdahalenin en iyi ilişki kurulabilecek / ele alınabilecek olan en güncel/yakın/yakıcı sorunlardan başlaması gerekliliğidir. Böyle yapılmazsa ve hiç hazır olunmayan bir zamanda, önemli ve tayin edici olduğuna inanılsa bile eski ve uzak sorunların/durumların öncelikli olarak ele alınması dayatılırsa, sert defans gelişir, süreç kesilir ve öncekinden daha katı bir yapı ortaya çıkabilir. Bu çerçeveyi Türk-Ermeni meselesine tercüme edersek; Kürt sorunu, Susurluk ve 12 Eylül ile yüzleşememiş ve demokratikleşme sürecini belli bir olgunluğa ulaştıramamış bir Türkiye’nin 1915 ile yüzleşmesi, bu konuda radikal adımlar atması beklenmemelidir. Bu konudaki dönüşüm daha uzun vadeye yayılan tedrici ve Türkiye’nin demokratikleşmesine sıkı sıkıya bağlı bir dönüşüm olacaktır. Türkiye eğer, bugün yaşadığı yakıcı sorunları ve bunların yarattığı gerilimleri önemli ölçüde çözmeden 1915 konusunda sindirmeden hızlı bir adım atmaya zorlanırsa bu Türkiye’deki faşizan yükselişin elini güçlendirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Bütün bunları demiş olmak, bu yazının ve Birikim’in bu sayısının genel çerçevesinden anlaşılabileceği gibi 1915 ve buna bağlı meseleleri ele almayı ertelemek ya da uykuya yatırmak anlamına gelmemektedir. Türk-Ermeni meselesi, Türkiye’de gündemin en ön/acil sıralarında olmasa bile yine de önemli bir gündem maddesi olmak ve demokratik muhalefetin mesaisinin bir kısmını (büyük kısmını değil) kaplamak durumundadır. Bu öncelik dereceleri konusundaki taraflar arasındaki asimetrinin farkında olmak, daha gerçekçi beklentiler geliştirmek ve bu yolla tahrip edici olabilecek hayal kırıklıklarını engellemek açısından önemlidir. Örneğin diyalog yanlısı Ermeniler ve Türkiyeliler biraraya geldiklerinde beklenti asimetrisi hemen göze çarpmaktadır. Ermenilerin çoğu, bunca ihmal ve inkar edilmiş bu sorunun çözümünün hemen olmasını istemekte, diyalog çabalarına büyük beklentilerle gelmekte ve diyaloga girdikleri Türkiyelilerin ve giderek Türkiye’nin bu meseleyi kendileri gibi gündemlerinin en üst sırasına çıkarmalarını ummaktadırlar. Diyalog ve çözüm sürecinin sağlıklı bir şekilde ilerleyebilmesi için bu beklentinin gerçekçi olmadığı ısrarla vurgulanmalıdır. Öte yandan Türkiye de, zaten 90 yıl ertelenmiş olan bu sorunu bir 90 yıl daha erteleyemeyeceğinin, kendi haline bırakamayacağının, bu konuda koşmasa bile hızlı adımlarla yürümesi gerektiğinin farkında olmalıdır.
Üçüncü asimetrik konumlanma, her iki tarafta da diyalog işine gönül vermiş olanlar arasındaki politik farklılıklardır. Şimdilik görünen o ki diyalog peşinde olanlar Türkiye’de daha çok Türk milliyetçiliğiyle büyük ölçüde hesaplaşmış solcular ve demokratlardır. Ermenilerin diyaloğa açık kesiminin Ermeni milliyetçiliğiyle o denli hesaplaşmış olduğunu söylemek zordur. Türkiyeli diyalogçular için, 1915 temel olarak etik bir meseledir, Türkiye’nin kendi tarihiyle yüzleşmesinin önemli bir halkasıdır ve dünyadaki benzer haksızlıklara/eziyetlere yönelik eşdeğer bir hassasiyet söz konusudur. Ermeni tarafında da böylesi bir konuma sahip olanlar olduğu gibi, muhtemelen ondan daha çok başka eziyetleri değil ama sadece 1915’i dert edinenler vardır. Ortak noktaları yakalamak ve ilişkisel alanı genişletmek açısından bu önemli bir handikaptır ve farkında olunması gerekir. Örneğin ABD’nin Irak’a saldırısını iştahla destekleyip, oradaki eziyeti dert etmeyip, sadece 1915’i konuşmak isteyenlerle yapılabilecek diyalog ister istemez sınırlıdır. Türk-Ermeni meselesinde yaşanacak verimli bir diyalog ve giderek çözüm süreci, her iki tarafın da kendi milliyetçilikleriyle hesaplaşması için yeni imkanlar sunacak ve bu imkanlardan beslenecektir.
Sonuç olarak
Bu yazı çerçevesinde geliştirilmeye çalışılan fikirler çerçevesinde bugün yapılabilecekleri toparlarsak:
- Öncelikle Türkiye’nin etik ve empatik bir tutuma doğru evrilmesi, ‘olmadı, yapmadık’ ya da ‘asıl siz bizi ...’ türü tavırları bırakması gerekmektedir. Söz konusu olan, bir halkın kaybettiği yüzbinlerce can ve buna bağlı olan acıdır. 1915 üzerine bir konuşma / tartışma olacaksa öncelikle bu kayıplara ve acıya saygı gösterilmesi gerekmektedir. Bu, Ermenilerle 1915 çerçevesinde her konuda ve ayrıntıda aynı fikirde olunması, öne çıkan her tanımın kabul edilmesi anlamına gelmez, ama öncelikle kaybın ve acının gerçekliğini teslim etmek, bunu inkar etmemek, küçümsememek anlamına gelir.
- Her iki tarafın da 1915’in sorumlularıyla, bugün yaşayan insanlar arasındaki özdeşim şemalarını gözden geçirmesi gerekmektedir. 1915’in sorumlusu bugün yaşayan Türkiyeliler değildir. Bizim sorumluluğumuz o zaman yaşananlarla nasıl bir ilişki kurduğumuza dairdir. Türkiye, 1915 trajedisine neden olan İttihad ve Terakki şefleri ve uzantılarıyla arasına mesafe koyabilmeli (ve örneğin ileride sembolik de olsa Ermenileri katledenleri yargılamayı hayal edebilmeli), Ermeni tarafından yer yer duyulan/hissedilen ve sorumluluğu tarih ve bağlam-dışı bir şekilde tüm Türklere genelleştiren yaklaşımlar/söylemler terkedilmelidir. O dönemde Ermenilere yardım eden, hayatlarını kurtaran, bu yüzden başı derde giren Türk ve Kürtlerin hikayeleri barışma ve çözüm sürecinde özellikle önemli olacaktır.
- İki taraf arasında yaratılacak ilişkisel alanlarda tarafların birbirlerini, mevcut dertlerini, muhtemel ortak zeminlerini tanımalarına imkan tanınmalıdır. Bu, Türkiyelilerin, devletin adım atmasını beklemeden ama onu da talep ederek, çok yönlü ve katmalı bir şekilde Ermenistan’daki, diasporadaki ve Türkiye’deki Ermenilerle diyalog içine girmesi, ortak projeler peşine düşmesi demektir. Türkiye ile Ermeniler arasındaki zihinsel ve fiziki sınırların geçirgen hale getirilmesi, katı ‘biz-öteki’ kurgularının esnekleşmesine katkıda bulunacaktır. Bu babdan, diğer azınlıklarla birlikte Türkiye’deki Ermeni azınlık üzerindeki ayrımcı uygulamalara son verilmesi, Ermenistan’la ve diaspora Ermenileriyle resmi ve gayriresmi ilişkiye geçilmesi önemlidir. Bütün bu ilişkilerde tarafların ötekinin heterojenliğini ve bugününü keşfetmesine imkan tanıyacak kanallar açılması özellikle önemlidir.
- Son olarak, Türkiye’nin bugüne kadar silmeye, unutmaya çalıştığı Anadolu’daki Ermeni kültürünün izleri, yeniden keşfedilmeli; onarılmalı, tadılmalı ve dinlenebilmelidir. Bu maddeye, muhtemelen sandığımızın çok üzerinde olan, o dönemde canını kurtarmak için Türkleşmek, Kürtleşmek, Müslümanlaşmak zorunda kalan insanlarımız da dahildir.
Türkiye-Ermenistan sınırındaki Ani, orada hüzünlü bir dikbaşlılıkla gezilmeyi, hemhal olunmayı bekliyor.
1 ‘Sahici temas’ durumunun da her zaman ve koşulda toplumlararası düşmanlıkları mecburen ve sihirli bir şekilde engelleyen bir faktör olduğunu düşünmemek gerekir. Daha yakın zamanlarda Bosna ve Rwanda’da yaşananlar, çeşitli koşulların biraraya gelmesiyle insanların yıllardır birlikte yaşadıkları komşularını katledebildiklerini göstermiştir. Ancak yine de geçmiş deneyimlerden ve bu konuda yapılan sosyal psikoloji araştırmalarından biliyoruz ki, ‘sahici temas’ belli koşullar gözetildiği takdirde gruplararası düşmanlıkları törpüleyen ve katı ‘biz-öteki’ şemalarını esnekleştiren bir faktördür. Bu koşulların en önemlisi, temasın ilk planda, sosyo-ekonomik ya da kültürel olarak yakın ya da eş düzeydeki grup parçaları arasında tesis edilmesidir. Somutlarsak, zengin Ermenilerle yoksul Türklerin temasından, olumlu bir ilişkisel alan çıkmaz, tam aksine Türkler ya da Ermenilerin kendi içlerinde olan zengin-yoksul geriliminden çok daha fazla bir gerilim çıkar. Dolayısıyla, barışma/uzlaşma derdi olan gruplararası temaslarda her iki taraftan mümkün olduğunca benzer grup parçalarının ilişkiye geçmesi başarı şansını arttırır.
2 Bu noktada şunu belirtmekte fayda var: ‘Ne oldu?’ sorusuna doğru dürüst cevap vermeden, önemli olsa bile ‘neden ve nasıl oldu?’ sorularına geçmeye çalışmak mümkün değildir. Ortada olan yüzbinlerce kayıbı tanımadan, olayın vehamet derecesini teslim etmeden, inkar siyasetini sürdürmeye çalışarak, ‘ama onlar da şöyle böyle yapmışlardı, o yüzden...’ demek, ‘kuyruk sallıyordu, o yüzden tecavüz ettim, haketmişti, masumum (ya da ‘hafifletici nedenim var’) Hakim Bey’ demeye benzer.
3 Kendisine (ismi bende saklı), bu anıyı burada kullanmama izin verdiği için teşekkür ederim.
4 Emrah Göker’in bu konuşmaya dayanan makalesini Birikim’in bu sayısında okuyabilirsiniz.
(*) Bu yazı, daha önce Birikim’de yayınlanan başka bir yazımda geliştirmeye çalıştığım bir analiz çerçevesini, yazı içinde tekrarlamadan, temel almaktadır. [M. Paker (2004). Egemen politik kültürün dayanılmaz ağırlığı. Birikim, 184.] Osmanlı’nın son döneminden itibaren Türkiye’deki egemen politik kültürün çok katmanlı kopuşmalar (dissociation) halinde örgütlenmiş olması, bugün yaşadığımız ‘Türk-Ermeni meslesini’ anlamlandırabilmek açısından da elverişli bir çerçeve sunuyor.