Linçin Psiko-politiği: Nedir, Niçin, Nasıl?

Psiko-politik, Linç

Öne Çıkan Yazılar | Featured Articles

Dem Parti, Kürt Meselesi, Psiko-politik

“Süreç”te Ara Muhasebe (3): Kürt Siyasi Hareketi’nin Demokratikleşme Açmazı

Yazıyı Oku | Read Article

Kürt Meselesi, Psiko-politik

“Süreç”te Ara Muhasebe (2): Barış – Demokrasi Gerilimi

Yazıyı Oku | Read Article

Anti-semitizm, Filistin, İsrail, Siyonizm

Anti-semitizm-siyonizm: Nora Şeni’ye Cevap

Yazıyı Oku | Read Article

Murat Paker

(*) Bu makale ilk olarak Kasım 2006 tarihinde Birikim dergisinin 211. sayısında yayınlanmıştır.

Türkiye’de yaşayan insanlar olarak şiddetin değişik biçimlerine alışkındık, ancak linç tarzı şiddetle son bir buçuk yılda olduğu kadar sık hiç karşılaşmamıştık. 6 Nisan 2005 ile 3 Eylül 2006 arasında geçen bir buçuk yılda Türkiye’de 21 linç vakası yaşanmış. Bunların ilk yirmisi, ülkücüler ve ‘belli hassasiyetleri olan sokaktaki vatandaşlar’ tarafından Kürtlere ya da Kürt/PKK’lı sanılan solculara yönelik (ölümle sonuçlanmayan) linç girişimleriyken, sonuncusu İslami bir cemaatin camiinde imamı bıçaklayıp öldüren kişinin yine o cemaat tarafından hemen orada linç edilip öldürülmesi şeklinde vuku bulmuş.1 Ölümle sonuçlanan bu son linç vakası diğerlerinden önemli açılardan farklılaştığından, onu paranteze alıp, bu makalede diğer 20 linç girişimini ele alacağım. Sosyo-psikolojik ve psiko-politik açılardan linç nedir, nasıl oluşur? Türkiye’de bu sıklıkta ve yaygınlıkta görmeye alışık olmadığımız linçler ne anlama geliyor?

Ama önce, linç tarihine ve linç mekanizmalarına bir miktar aşina olmakta fayda var. Bizim linçlerimize dair kimi ipuçları bu tarihte saklı olabilir.

Linçin kısa tarihi

Britannica’ya göre linç, ‘suçlu olduğu düşünülen kişinin, yargılanmaksızın (yani suçunun sabitliği belli olmaksızın – ‘yargısız infaz’), adaleti tesis ettiğine inanan bir kalabalık tarafından öldürülmesi’ demek.2 Ancak linç, en başından beri öldürmeyi içermiyor. ABD’nin Virginia eyaletinde 1780’lerde mahkemelerin ulaşamadıkları yerlerdeki haydutlarla başetmek için uygulanan yasanın mimarı olan kişi Yüzbaşı William Lynch; yasanın adı da ‘Lynch yasası.’ Bu yasaya göre mahkemelerin erişemedikleri yerlerde cirit atan haydutlar yakalandıklarında formal bir mahkeme sürecine gerek duyulmadan yakalayanların ceza vermesine izin veriliyor. Bu yasadan önce ve ABD’nin diğer ‘tenha’ yerlerinde adalet mekanizmasının yetişemeyeceği bir hızla o toprakları elden geçiren, ‘keşfeden’ beyaz yerleşimcilerin özellikle at ve sığır hırsızlarına karşı linç tarzı cezalandırmalarda bulundukları biliniyor. Virginia’daki Lynch yasasına göre en fazla kırbaç cezası verilebiliyor, idam yok. Bu ‘Lynch yasası’ndaki kırbaçlamakla yetinen linçin amaç olarak idama/öldürmeye terfi etmesi ve artık onunla anılır oluşu ise ABD İç Savaşı’ndan (1861-65) sonra gelen Yeniden Kuruluş [Reconstruction] döneminde (1865-76) oluyor. İç savaşta ayrılıkçı ve ırkçı Güney eyaletleri yenilmiş ve kölelik kaldırılmıştır. Yeniden Kuruluş döneminde ve sonrasında ise askeri olarak yenilen Güney’in politik ve sosyal olarak hizaya getirilmesi çabaları ve Güney’in buna gösterdiği açık ya da örtük direnç söz konusudur. 1882-1903 arasını kapsayan bir istatistiğe göre, o dönemde ABD’de büyük çoğunluğu Güney eyaletlerinde ve siyah olmak üzere 3.307 kişi linç eylemleriyle öldürülmüştür.3 Linç edilenlere atfedilen suçlar genellikle cinayet ve tecavüzdür. Avrupa Ortaçağında, Almanya ve İngiltere’nin daha çok sınır bölgelerinde linç benzeri eylemler kaydedilmişse de, linç tarihsel olarak neredeyse yalnızca bir ABD alameti olarak kabul edilmiştir. 4 Kısaca söylersek, linç ilk başlarda hukuki mercilerin ulaşamadığı yerlerde bir tür mecburi ve fiili adalet dağıtım sistemi olarak işlerken, daha sonra hukuki mercilerin varlığında hukuka güvensizliğin yükseldiği hallerde ortaya çıkmıştır.5

Bu toprakların tarihinde ise linç benzeri olaylar ABD’den farklı olarak ‘taammüden siyasi cinayet’ ya da ‘etnik temizlik’ kategorisine daha yakındır ve genel siyasi gelişime uygun olarak ABD’deki gibi ‘sivil toplum’ kaynaklı olmaktan çok büyük ölçüde bir devlet meselesidir. Örneğin en azından dört Osmalı sadrazamı çoğunlukla yeniçeriler tarafından kolektif olarak parçalanarak linç edilmiştir. 1921’de TKP’nin kurucu lideri Mustafa Suphi ve arkadaşları, Bakü’den Ankara’ya doğru yol alırken iki kez linç girişimine uğramış ve üçüncü girişimde Trabzon açıklarında bir teknede öldürülmüşlerdir. 1922’de yeni rejim muhalifi, ‘mandacı/hain’ Ali Kemal, gözaltında tutulduğu kumandanlıktan salıverildikten hemen sonra kapıda bir kalabalık tarafından linç edilmiştir. Bu olayların hepsinde devlet ya da devletin bir parçası tarafından planlanarak uygulanan siyasi cinayetler söz konusudur. Cinayet tarzı olarak linç benzeri bir mizansen uygun bulunmuştur. Devlet kökenli olsa da süreç içinde devlet denetiminin kısmen dışına çıkmış olabilecek (ya da en azından çıkma potansiyeli taşıyan) linç tarzı olaylar ise daha çok ‘etnik temizlik’ kategorisine girebilir. Bunlar arasında 1915 Ermeni Kırımı sırasında yaşanan ve binlerce ölümle sonuçlanan linç vakalarıyla 6-7 Eylül 1955’te özellikle İstanbul’da gayrimüslim yurttaşlara yönelik talan ve en azından 15 kişinin öldürülmesiyle sonuçlanan linç girişimleri sayılmalıdır. Bunlara ek olarak, 1975-80 dönemecindeki içsavaş benzeri koşullarda ülkücülerce Alevilere yönelik bir takım linç/temizlik girişimleri olmuştur. Bunlar arasında en önde gelen iki tanesi, 1978’deki Maraş ve 1980’deki Çorum olaylarında sırasıyla 105 ve 26 kişi öldürülmüştür. Daha yakın dönemde, 1993’te Sivas’taki Madımak Oteli’nin İslamcı bir güruh tarafından kundaklanması ve bir çok kişinin bu yolla öldürülmesi de Türkiye’nin linç tarihinde önemli bir yapraktır.6 Liste çok kısa gibi gözükmese de Türkiye tarihinin bütünü düşünüldüğünde linç benzeri olaylar istisnaidir, son bir buçuk yıldaki sıklık (20) bu anlamda dikkat çekicidir.

Bir toplumsal denetim mekanizması olarak linç

Sosyal bilimlerde, özellikle sosyal psikologlar arasında, linç eylemlerini anlamaya ve açıklamaya yönelik belli bir ilgi hep olagelmiştir. Bir insan kalabalığı, hangi durumlarda ve ne tür saiklerle hedef olarak seçtiği kişileri yok etmeye yönelik bir linç saldırganlığı sergileyebilmektedir? Bu temel soruyu cevaplayabilmek için genel olarak saldırganlığı açıklamak üzere geliştirilmiş olan iki hipotez ileri sürülmüştür:

Engellenme-saldırganlık [frustration-aggression] hipotezine7 göre, her engellenme belli bir saldırganlık birikimine yol açar ve bir çok engellenme sonunda taşmaya hazır hale gelmiş olan saldırganlık, uygun bulunan görece zayıf bir hedefin/nesnenin üzerine boşalır.8 Bu hipotezden kategorik olarak farklı olmayan tehdit-otoriterlik-saldırganlık hipotezine göreyse, kendini tehdit altında hisseden kişi ve gruplar savunma amaçlı olarak katılaşır/otoriterleşirler ve tehditten kurtulmak için saldırganlaşırlar.9

Bu hipotezleri test etmek için, örneğin daha 1940’larda 1882-1930 arasında ABD’nin 14 Güney eyaletinde yaşanan linç olaylarının ekonomik tehdit algısıyla bir ilgisi olup olmadığına uygun istatistiki yöntemlerle değişik araştırmacılar tarafından bir çok kez bakılmıştır. Bu Güney eyaletleri aynı zamanda ‘pamuk eyaletleri’ olarak da bilinirler ve ekonomileri çok büyük ölçüde pamuk fiyatlarına bağlıdır. 1882-1930 arasındaki her yılın linç sayısına ve pamuk fiyatlarına bakıldığında aralarında istatistiki olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Bu ilişki ilk başta abartıldığı10 kadar büyük olmasa da,11 ihmal edilebilir derecede değildir.12 Kısaca denilebilir ki, insan grupları kendilerini ekonomik olarak tehdit altında hissettikleri dönemlerde linç tarzı şiddet eylemlerine daha eğilimli olmaktadırlar. Ancak, ekonomik göstergelerle linç arasında istatistiki yöntemlerle kurulan ilişki, hem ‘ekonomik indirgemecilik’ yapacak kadar güçlü değildir, hem de diğer nedensel mekanizmaları örtme riskini barındırmaktadır. Linçleri ekonomik göstergelere bağlama girişimleri, akademik çalışmaların bir kısmında görülebilen tuhaf bir politik körlükten muzdarip gibidir. Çünkü örneğin Güney ABD eyaletlerinde büyük çoğunlukla siyahları hedefleyen linçlerle pamuk fiyatları arasındaki ilişkiye bakmayı tasarlayabilirken, o dönemin politik iklimini belirleyen ırkçılık ve siyahlara yönelik ayrımcılık analiz çerçevesinin içinde yer almayabilmektedir. Ekonomik hoşnutsuzluğun (engellenme-frustration veya tehdit) saldırganlık potansiyelini arttıran ve linç tarzı toplumsal şiddet eylemlerini kolaylaştırıcı bir faktör olduğu, ancak şiddet eylemlerinin gerçekleşmesi için mutlaka politik bir dolayım gerektiği söylenebilir. Ekonomik hoşnutsuzluğa bağlı gerilim enerjisinin ne şekilde anlamlandırılarak nerede/kime/nasıl yöneltileceği, politik bir mücadele sorusudur aslında. Bu noktada politik elitlerin, kurumların/örgütlerin hoşnutsuzlukları nasıl çerçeveleyip yönlendirdikleri çok önemlidir. Ekonomik daralma/zorluk dönemlerinde kimi politik elitlerin/örgütlerin azınlık grupları suçlamaya eğilimli oldukları ve uygun koşullar altında geniş kitlelerin de bu ‘günah keçisi’ yaklaşımını benimseyebildikleri görülmüştür.13 Yine ABD’deki linçlere ve siyahlarla beyazlar arasındaki diğer şiddet eylemlerine bakan daha kapsamlı çalışmalar ekonomik göstergelerle birlikte mutlaka politik değişim/zorlanma faktörlerinin de dikkate alınması gerektiğini ortaya koymuştur.14

Varolan düzenin (statükonün) alışıldığı gibi gitmeme ihtimalinin yükselmesi (düzensizlik), bu düzenden politik ve/veya ekonomik çıkarı olanlar açısından bir tehdit olarak algılanır. Tehdit, çeşitli toplumsal denetim mekanizmalarıyla bertaraf edilmeye çalışılır. Toplumsal denetimi sağlamak için gerekli yasaların olmadığı ya da bir şekilde işe yaramadığının düşünüldüğü durumlarda, tehdit algısından muzdarip kesimler için linç gibi yasal olmayan şiddet yöntemlerinin kullanım ihtimali artar. Bu yöntemler fiili toplumsal denetim sağlama amacıyla sahne alırlar. Herhangi bir eylemde bulunmayı tartıyorken, işin sonunda linç olunabileceği bilgisi, kendi başına oldukça caydırıcı olabilir. Tehdidin bertaraf edilmesi, aidiyet hissedilen grubun dışında birilerine saldırmakla gerçekleştirilmeye çalışılır.15 Bu durum grup-içi-dışı sınırının (diğer deyişle biz ve o/onlar ayrımının) azami katılık ve netlikte olmasını gerektirir. O/onlar, bizle herhangi bir ortaklığı olamayacak, bizden çok farklı düşmanlar olarak kodlanır; grup içindeyse hemen dışına çıkarılır, grup-içinin alabildiğine homojen olması istenir. Böylece tehdidin bertaraf edilmesi bağlamında grup-dışı denetlenirken aslında grup-içi denetlenmiş olur, ‘birlik ve beraberlik’ ruhu kabartılır.

Linç eylemini mümkün kılan mekanizmalar

Bir toplumsal denetim yöntemi olarak linç eylemlerini ortaya çıkaran arkaplan faktörlerini gözden geçirmiş olarak şimdi linç anına odaklanıp, eylem sırasında ne tür mekanizmaların işlediğiyle ilgilenebiliriz.

Linç eyleminin en temel özelliği bir sürü (ya da güruh) eylemi olmasıdır. Dolayısıyla, sosyal psikolojik açıdan bahsedilmesi gereken ilk mekanizma, bu eyleme katılan kişilerin anonimleşmesi ve eylemin sonuçlarına dair sorumluluğun dağılmasıdır.16 Ortada sonuç olarak bir cinayet olsa bile cinayetin işlenmesine katılanlar bir kaç kişi değil de onlarca, yüzlerce ya da binlerce insan ise, bu insanların kendilerini kişisel olarak sorumlu hissetmeleri ihtimali, aynı eylemi tek başlarına (ya da bir kaç kişiyle birlikte) yapmaları durumunda hissedecekleri sorumluluğun yanında çok küçüktür. Sorumluluk alabildiğine dağılmış ve ‘benim attığım bir yumruk ya da tekmeyle ölmüş olamaz’ diyebilme ve buna inanabilme şansı alabildiğine artmıştır. Ya da hedef kişinin ölümünde/yaralanmasında kendi katkısını kabul etse bile, çok sayıda insanın aynı katkıda bulunmuş olması bu eylemin ‘kötü/yasak’ bir eylem olarak kodlanıp bu yönden sorumluluğun üstlenilmesi ihtimalini azaltmıştır. ‘Herkesle orada aynı şeyi yapıyorsam doğru şeyi yapıyorumdur’ şeklinde düşünmek zor değildir.17 Bu anonimleşme mekanizması, diğer zamanlarda kullanılan kişisel denetim ve sınırlandırma kapasitesini devre dışı bırakır. Tek başınayken (ya da bir kaç kişiyle birlikteyken) birilerine saldırmak istese bile şu ya da bu nedenle kendisine hakim olabilen insanların, bir sürü içinde bu denetimlerden/yasaklardan azade bir tarzda davranma ihtimalleri çok yüksektir. Tek başınayken hiç bir saldırganlık sergilemeyen ve sergilemeyecek olan biri, sürü dinamiği içinde en kıyıcı davranışlarda bulunduktan sonra tekrar yasakları gözettiği rutin yaşantısına geri dönebilir. Dolayısıyla linç anı için saldırganlık denetiminin, toplumsal denetim uğruna askıya alındığı geçici bir zaman dilimi denilebilir.

Linç gibi toplumsal şiddet boşalmasının yaşandığı anlarda, kişilerin olağan durumlarda saldırganlık denetimlerini sağlayan süperegoları18 sürü ya da sürünün lider(ler)ine devredilmiştir.19 Onlarca, yüzlerce ya da binlerce insan o kadar kısa, heyecan yüklü ve hareketli bir anda ne yapmak istediklerine dair serinkanlı ve rasyonel bir analiz yapamazlar. O yüzden sürünün lider konumunda olanlara bakması ve onları izlemesi gerekir. Daha önceden liderliği kanıtlanmış kimse yok ise o anda sürü içinden birileri bu lider konumunu doldurmak için öne çıkar. Lider(ler) sürünün süperegosu işlevini görür.20 Bu nedenle linçci bir sürünün liderlik konumu çok kritik bir konumdur. Tehdit algısının yükseldiği, dolayısıyla genel kitlenin daha çok paranoid (hezeyanlı) bir konuma doğru hareketlendiği bir ortamda saldırganlık potansiyeli de yükselmiştir. Bu potansiyelin eyleme geçmesi için uygun bir tetikleyici olayla birlikte paranoid (ya da manipulatif) bir liderliğe de ihtiyaç vardır.21 Paranoid liderlik, sürünün yasak tanımayan ve düşman bertaraf etmeye kilitlenen süperegosu olur; dünyayı ak-kara tarzı basit karşıtlıklar şeklinde açıklar ve sürünün nefret dolu saldırganlık potansiyelinin hedef-düşmanla buluşmasını sağlar.22

Linç hedefli olsun olmasın bu tür sürü davranışlarının bir diğer ‘faydası’ sürü üyelerinin birbirleriyle karşılıklı yoğun özdeşimler yaşayarak birlik, ait olma ve iktidar duyumlarını pekiştirmeleridir.23 Bu pekiştirmeler, taşınan kimliğe dair bir tehdit algılandığında veya kimliğe dair ciddi kuşkular hissedildiğinde özellikle işlevseldir. Bu anlamda sürü davranışı iman tazeler. Ancak bu tür bir iman tazelemenin bedeli psikolojik işlevselliğin ciddi bir şekilde gerilemesi [regression] ve ilkel/ham ihtiyaçların dizginsiz bir tarzda önplana geçmesidir.

Özetlersek; linç peşinde koşan bir insan grubunda, sürü dinamikleri gösteren diğer insan gruplarında olduğu gibi, süperegoların devrinden/askıya alınmasından; yalnızca kendisiyle meşgul olma, ötekiyle empatik bir ilişki kuramama anlamında narsisistik bir yönelimden; kendisine çok kötü bir şey yapılacağı hezeyanıyla yürüyen paranoid düşünüş tarzından ve de uyum/itaat yönünde bir baskıdan söz edilebilir.24

Türkiye’nin linçleri

Buraya kadar sergilenip tartışılan genel linç çerçevesini akılda tutarak artık Türkiye’nin linçlerine bakabiliriz. Ekteki Radikal haberinde görülebileceği gibi Türkiye son 1,5 yılda 20 linç girişimi yaşamış. Bu hiç alışık olmadığımız kadar yüksek bir rakam. Önce kısaca bu linçlere dair temel bilgilerimizi gözden geçirelim:

20 linç girişimini başlatanların hemen her zaman ‘ülkücüler’ olduğu biliniyor. Linç sürülerinin liderliklerini ülkücüler yapıyor. Ülkücüler, isterlerse tamamen kışkırtma amaçlı orada bulunup işlerini icra etsinler, sonuç açısından çok bir şey farketmiyor. Kışkırtıcılara bu denli kulak veren ve izleyen bir sürünün hemen oluşabilmesi önemli olan. Böyle hazır bir zemin varsa, o zaman hazır kuvvet ülkücülerin varlığına ihtiyaç duymadan da sürü içinden tepkisi ve hitabı kuvvetli bir kaç kişinin bilinçdışı sürü dinamikleri aracılığıyla liderlik işlevini üstlenmesi çok zor olmayacaktır.

Bu 20 linçin 5’inde hedef/düşman doğrudan Kürtler iken, diğerlerinde Kürt/PKK’lı sandıkları solcular hedef. Linçleri tetikleyen olaylar genellikle solcu ya da Kürt gençlerin yasal sınırları ihlal etmeden yaptıkları bildiri dağıtımı, gazete satışı, pankart açma vb. eylemleri. Hedeftekiler, sürü tarafından her zaman ‘vatan haini bölücüler’ şeklinde kodlanıyor ve sürü güçlü bir anti-Kürt duyguyla hareket ediyor. Neredeyse her seferinde polis, hedeftekiler epey bir hırpalandıktan sonra, ölmelerine az kala müdahale ediyor. Yine her seferinde linççi sürüden hiç kimse gözaltına alınmazken, linç girişimine maruz kalanlar ‘asayişi bozdukları’ gerekçesiyle gözaltına alınıyor. Bir çok linç girişiminin sonrasında emniyet müdürü, vali ya da belediye başkanları, linç girişiminden kurtulanlarla değil, linççi sürüyle empati kuruyor; onları anlıyor, sahipleniyor; ölümden kurtulanları huzur bozmakla suçluyor. Demek ki resmî görevleri olmasa, tesadüfen oradan geçiyor olsalar, belki onlar da linçe katılmakta sakınca görmeyecekler.

Şimdi de bu makalenin ilk kısmında değinilen faktörler bağlamında Türkiye’deki linçlere daha yakından bakalım:

Hukuka güvensizlik / yargısız infaz

Hukuka güven açısından Türkiye toplumunun da devletinin de sicili öteden beri pek parlak değil. Adalet sisteminin devasa sorunları bu güvensizliği iyice arttırıyor. Adalet sistemi iyi çalışsa bile varolan kuralların/yasakların ayaklarına dolanmasını istemeyen, demokratik, insan haklarına saygılı bir adalet sistemine kuşkuyla bakan, kimi resmi görevli, çok sayıda insan var bu ülkede. Bu güvensizlik ‘kendi adaletini kendin sağla’ yaklaşımını getiriyor. Sokakta yakalanan kapkaççıların linç girişimlerine maruz kalması, güvenlik güçlerinin evlerde kuşatılmış, kaçmaları mümkün olmayan militanları yargısız infaz etmesi, DEP milletvekillerinin yaka paça Meclis’ten alınıp tutuklanması, Cemil Çiçek gibi sıfatı Adalet Bakanı olan insanların bile fikirlerini açıklamak ve tartışmak için toplantı düzenleyen bir grup aydını Meclis kürsüsünden ‘bizi arkamızdan hançerleyen hainler’ şeklinde nitelemesi,25 anaakım medyada sürekli tanık olduğumuz vatan hainleri söylemi ve buna bağlı gelişen sembolik linçler26 ve bu tür daha nice durum, Türkiye’nin son dönemde fiziksel linç yapmaya daha da yatkın hale gelmesine katkıda bulunmuştur.

Tehdit algısı-otoriterlik-saldırganlık

Tehdit algısına dayalı saldırganlık Türkiye için yeni bir olgu değil. En azından Osmanlı’nın hızlı büzülme/dağılma döneminden beri Türkiye’nin egemen politik kültüründe tehdit algısının ve buna bağlı yokolma kaygısının derin izleri oldu.27 Türkiye’de her zaman şu ya da bu biçimde ve dozda egemen olan milliyetçiliğin kurucu ögesi de hep bu kaygıydı. Türkiye her zaman ‘iç ve dış düşmanlara karşı teyakkuz durumunda’ olmalıydı. Oldu da. Türkiye’deki egemen düzen milliyetçi bir otoriterlik eşliğinde ve sık sık şiddete başvurularak korundu. Sembolik şiddet (ideolojik baskı ve ayrımcılıklar), baskıcı/sert yasalar ve ağır cezalandırmalar her zaman söz konusuydu. Fiziksel şiddet de gerekiyorsa, devlet onu kendi güvenlik aygıtıyla uyguluyor ya da göz yumduğu, desteklediği bazı örgütlere yaptırıyordu. Ancak genel olarak sosyo-politik denetimi sağlamak için son dönemde görüldüğü şekliyle kalabalıkların cinnet patlamaları şeklinde linç girişimlerinde bulunmaları gerekmiyordu. AB reform süreci, bu süreçte bazı yasaların değişmiş olması, bazılarının değişmesi gerektiğinin bilinmesi, milliyetçi akıl ve çevreler tarafından -ki bunlar hiçbir şekilde MHP ve İP’le veya derin devletle sınırlı değildir - çok ciddi bir tehdit olarak algılanıyor. Tehdit algısını iyice kabartan faktör, Türk-Kürt meselesinin görece bir sakinlik döneminden sonra son iki yıldır yeniden şiddetperver bir tırmanışa geçmiş oluşudur. Buna, Kuzey Irak’taki Kürdistan Özerk Bölgesi’nin artık inkar edilemez bir gerçeklik halini alması da eklenmelidir. CHP dahil çoğu anaakım siyaset erbabı ve Ordu gibi sahici iktidar odakları Batı’nın/AB’nin Türkiye’yi bölmek istediğine açık ya da örtük olarak inanmakta ve buna uygun pozisyonlar almaktadır. Bunda Türkiye’ye yönelik AB içinden gelen kimi ayrımcı ve çifte standartçı yaklaşımların da ciddi katkısı vardır.28 Milliyetçi Türkiye’nin gözünde, ‘AB’ye girmek (yani daha çok para) uğruna Batı’nın kaprislerine taviz verilip Kürtler şımartılmış, ama hala tatmin olmayıp daha çok şey istiyorlar, çünkü asıl hedefleri bu vatanı bölmek’tir. O yüzden ‘iç düşmanlar’ sıralamasında ‘Kürtler’ bir süredir rakipsiz lider konumundadır. Bütün fatura Kürtlere kesilebilir ve de her türlü muhalif renk ve ses Kürtmüş gibi algılanarak düşmanlaştırılabilir. Reform süreci ve tehdit algısıyla asabı bozulmuş Türk milliyetçiliğinin mutlak huzur talebi vardır. Mutlak huzur talebi de herhangi bir muhalefete dayanamayan yoğun bir homojenizasyon ile gerçekleştirilecektir.

Normal koşullarda ve geleneksel olarak, bu asab bozukluluğunu teskin etmek için devletin güvenlik aygıtı yeterli olabilirdi. Bu aygıt, fiziksel şiddetin de gerekli gördüğü her türünü –yasal/yasadışı ayrımına çok takılmayarak- kullanarak toplumsal denetimi sağlayabilirdi. Ancak bu AB reform süreci, ne kadar kısıtlı olursa olsun, kimi yasaları ve prosedürleri değiştirmiş bulundu. Örneğin Emniyet teşkilatı, değişen yasal çerçeveden çok şikâyetçi. Birkaç yıldır, “bazı haklarımızı kaybettik, elimiz kolumuz bağlandı, görevimizi yapamıyoruz” diye yakınıyorlar. Örneğin, gözaltı süresi, avukat bulundurma zorunluluğu gibi konularda bazı iyileştirmeler yapıldı. Devlet artık bazı şeyleri rahatça yapamıyor; örneğin resmi görevliler eskiden olduğu kadar rahat işkence yapamıyor. Dolayısıyla, toplumsal denetimi o tür şiddet eylemleriyle sağlayamıyor, bu işi “sivil toplum”a havale ediyor. Nasıl dünyada ordular özelleştiriliyorsa, Türkiye’de de sosyo-politik denetim kısmen özelleştiriliyor. Artık kolayca yapılamayan işkence, artık varolmayan idam cezası bir sürü insanın kanına dokunuyor. “Bunlar vatan haini, idam etmemiz lazım. Nasıl idam edemeyiz?” diye dolaşan bir sürü insan var. Bu durumda, ‘sokaktaki vatandaşın tepkisi’ alternatif bir yol olarak ortaya çıkıyor. Salın sokaktaki vatandaşı, -duyarlılıkları zaten var ya da rahatlıkla kaşınabilir- onlar cezayı versin. Devletçi/milliyetçi denetim/restorasyon peşinde olanların bu linç girişimlerinden hiç şikâyetçi olmadığını; sadece şimdilik bu girişimlerin zıvanadan çıkmasını istemediklerini tahmin edebiliriz. Türkiye’nin öyle bir noktaya gelmesi ciddi iç savaştır, faşizmdir. Az da olsa böyle bir ihtimal var, ama henüz orada değiliz. Şimdi yaşanan, “kontrollü bir şekilde linç girişimleri olsun, on dakikada durduralım, ölen olmasın, yaralanan olsun, ama millet bilsin ki, solcular, bölücüler, cezasız kalmayacak. AB yasalarıyla elimizi kolumuzu bağlayabilirsiniz ama, bu milliyetçi çerçeve sokaktaki vatandaş tarafından sahipleniliyor” görüntüsünü diri tutma çabasıdır.

Engellenme – saldırganlık

Ekonomik hoşnutsuzlukların/yoksunlukların engellenme üzerinden şiddete eğilimli bir bağlam ortaya koyduğunu ve bu durumun Türkiye gibi neoliberal yapılandırma içinde olan ülkeler için geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Ancak yine linç literatüründen biliyoruz ki, ekonomik hoşnutsuzluğun, risk ve potansiyel arttırıcı bir faktör olmasına rağmen tek başına linç tarzı şiddet eylemlerine yol açması zordur. Türkiye’de politik elit ve önemli kurumlar toplumda varolan genel hoşnutsuzluğu tehdit algısı üzerinden milliyetçi bir yeniden formatlamaya tabi tutmaktadır. İstikrarsız ve öngörülemeyen dönüşüm dönemlerinde tehdit algısı ve onun getirdiği saldırganlık potansiyeli artar. Türkiye’nin demokratikleşme yolunda ilerlemekle, bütün kazanımları geri alıp çok daha otoriter bir rejime doğru geri çekilmesi arasında bir tercih yapması gerekmektedir. Şimdiki yapay denge durumu uzun vadede sürdürülebilir değildir.

Linç girilimlerinin hepsinin Kürtlere ya da Kürt/PKK’lı sanılanlara yönelik olması da oldukça vahimdir. Bu linç girişimi dizisi, daha önce sözünü ettiğimiz, Türkiye tarihinde örnekleri bulunan etnik temizlik tarzı linç girişimlerine doğru gidişin çok güçlü işaretleri olarak değerlendirilmelidir. Türkiye’de etnik temizlik girişimleri aynı zamanda etnik boğazlaşma anlamına da gelecektir.

Linç girişimlerine karşı net tutum almayan ve linçten kurtulanlar yerine linççilerle empati kuran/kurabilen üst düzey resmi görevlilerin varlığı ve hala görevlerine hiç bir şey olmamış gibi devam edebiliyor olmaları, linççi kalkışmaları seyreltmek ve giderek yoketmek için en büyük dezavantajdır. Paranoid ve narsisistik eğilimlerden beslenen linççi sürüler ve liderleriyle mücadelede en verimli yol çok net sınırlar çizilmesi ve bu sınırlara hep uyulmasıdır. Linç girişimlerini bir suç eylemi olarak değerlendirmeyen, bu anlamda da görevini kötüye kullanan resmi görevliler geciktirilmeksizin görevden alınmalıdır.

Türkiye’de son bir buçuk yılda yoğunlaşan linç girişimlerini, Türkiye’nin sancılı dönüşüm sürecinin belirtileri şeklinde okumak mümkün. Aynı zamanda, bu girişimler gelecek ihtimallerimizden birinin ne denli dehşet verici olabileceğini de gösteriyor. Linçleri geriletmek, demokrasi ve özgürlükleri genişletip sindirmemize bağlı.

Olaylar artıyor yetkililer bakıyor

Radikal, 09/09/2006

RADİKAL - İSTANBUL - Trabzon'da dört TAYAD'lının linç edilmeye kalkışılmasıyla görülmeye başlayan 'politik linç'ler giderek yaygınlaşıyor.

6 Nisan 2005: Trabzon'da bildiri dağıtan TAYAD'lı dört genç, "PKK'lılar bayrak yakıyor" söylentisi üzerine linç edilmek istendi. TAYAD'lılar tutuklandı. Vali Hüseyin Yavuzdemir, "Kentin imajı bozuldu" dedi.

10 Nisan 2005: Tutuklanan dört genç için Trabzon'da açıklama yapan TAYAD'lılar yine linç edilmeye çalışıldı. Vali, "Huzur bozan cezasını çeker" dedi.

12 Nisan 2005: Sakarya'da, TAYAD'a yapılan saldırıları protesto etmek için bildiri dağıtan beş genç yüzlerce kişi tarafından linç edilmek istendi.

22 Ağustos: İzmir'de gözaltına alınan Siirt ve Diyarbakırlı beş kişi, 'PKK'lı diye' linç edilmek istendi.

6 Eylül 2005: Öcalan'a destek için Gemlik'teki mitinge katılmak için yola çıkan iki otobüs Bozüyük ilçesinde taşlandı. Olaylarda 144 kişi yaralandı.

10 Ekim 2005: Kayseri'de Ezilenlerin Sosyalist Platformu'nun 15 üyesi basın açıklaması yapınca 'Kan gövdeyi götürür' diyen grup tarafından dövüldü.

2 Kasım 2005: Rize'de TAYAD üyeleri taşlandı. Vali Enver Salihoğlu, "Vatandaş tahrik oldu" dedi. Milletvekili Abdülkadir Kart'a göre, Karadeniz insanı gerekli dersi verdi. Belediye Başkanı Halil Bakırcı, "TAYAD'lılar pankart açmaya çalışmış. Onlar olduğunu bilsem, inip ben de vururdum" diye konuştu.

12 Aralık 2005: Samsun'da bildiri dağıtan Temel Haklar Federasyonu üyesi dört kişi linç edilmek istendi.

31 Aralık 2005: Artvin'de bildiri dağıtan iki genç dövüldü. Dövülen TAYAD'lılar tutuksuz yargılanıyor.

28 Ocak 2006: Ordu'da, gazete satan TKP üyeleri ülkücüler tarafından dövüldü.

25 Şubat 2006: İzmit'te Ülkü Ocağı üyeleri, bayrağı tekmelediğini iddia ettikleri kişiyi linç etmeye kalkıştı.

30 Mart 2006: Sakarya'da, afiş asan iki öğrenci linç edilmek istendi, DTP il örgütü de tahrip edildi.

8 Nisan 2006: Erzincan'da, oturma eylemi yapan Türkiye Gençlik Federasyonu üyesi 15 kişiye sağ görüşlü grup, Türk bayraklarıyla saldırdı.

8 Nisan 2006: Isparta'da, bildiri dağıtan üniversiteliler 'Bunlar PKK'lı' denilerek linç edilmek istendi.

12 Mayıs 2006: Mersin'de, 10 TAYAD'lı bildiri dağıtırken ülkücü grubun saldırısına uğradı.

21 Mayıs 2006: İzmir'de, Ülkü Ocakları 2. Başkanı Sami Ören'in, Bitlisli bir grupla girdiği kavgada ölmesi üzerine 100 kişilik ülkücü grup bayraklı gösteri yaptı, Bitlisli Albayrak ve Candan ailelerinin evlerine saldırıda bulundu. 100 kişilik iki aile bölgeyi terk etti.

20 Temmuz 2006: Kırklareli Kıyıköy'de kamp kuran Temel Haklar ve Özgürlükler Dernekleri Federasyonu üyeleri, aranan iki kişiyi jandarmaya vermeyince olay çıktı. Vize'ye getirilen 61 kişi 'PKK'lılar yakalandı' söylentisi çıkınca linç edilmek istendi.

22 Ağustos 2006: Tokat'a sınav için gelen öğrenci, PKK lehine slogan attığı öne sürülerek dövüldü.

29 Ağustos 2006: Konya Bozkır'da Kürt işçilerle mermer işçileri kavga etti. Kavga, 1000 kişinin katılmasıyla lince dönüştü. 25 Kürt ilçeden çıkarıldı.

30 Ağustos 2006: Vatan Caddesi'nde Zafer Bayramı kutlamalarında üniversiteli dört genç, pankart açınca linç edilmek istendi. İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, "Vatandaşların tepkisi güzeldi" dedi.

3 Eylül 2006: İstanbul'da Nakşibendi cemaatinin liderlerinden Bayram Ali Öztürk'ü bıçakla öldüren Mustafa Erdal cemaat üyelerince linç edildi.


1 (9 Eylül 2006). Olaylar artıyor yetkililer bakıyor. Radikal. [ Bu haberin tam metnini makaleye ek bir çerçeve olarak okuyabilirsiniz.]

2 lynching. (2006). Encyclopædia Britannica içinde. 1 Ekim 2006’da Encyclopædia Britannica Online’dan erişildi: http://www.britannica.com/eb/article-9370790

3 Lynch Law (1911). Britannica Encyclopedia, 1911 baskısı. 1 Ekim 2006’da http://www.1911encyclopedia.org/Lynch_Law adresinden erişildi.

4 A.g.y.

5 Peretti P.O. & Singletary, D. (1981). A theoretical-historical approach to black lynching. Social Behavior and Personality, 9(2), 227-230.

6 Burada söz edilen olaylarla ilgili temel bilgi almak için bkz: http://tr.wikipedia.org

7 Dollard J., Doop, L.W., Miller, N.E., Mowrer, O.H. & Sears, R.R. (1939). Frustration and Aggression. New Haven: Yale University Press. Berkowitz, L. (1989). The frustration-aggression hypothesis: The examination and reformulation. Psychological Bulletin, 106, 59-73.

8 Brown, R. & Herrnstein, R. (1975). Psychology. Boston: Little Brown & Co.

9 Fromm, E. (1941). Escape from Freedom. New York: Holt, Rinehart, Winston. Rokeach, M. (1960). The open and closed mind. New York: Basic Books. Sanford, R.N. (1966). Self and Society. New York: Atherton.

10 Hovland, C.J. & Sears, R.R. (1940). Minor studies in aggression: VI. Correlation of lynchings with economic indices. Journal of Psychology, 9, 301-310.

11 Mintz, A. (1946). A re-examination of correlations with lynchings and economic indices. Journal of Abnormal and Social Psychology, 41, 154-160.

12 Hepworth, J.T. & Stephen, G.W. (1988). Lynchings and the Economy: A time-series Reanalysis of Hovland and Sears. Journal of Personality and Social Psychology, Vol.55, no:2.

13 Green, D.P., Glaser, J. & Rich, A. (1998). From Lynching to Gay Bashing : The Elusive Connection between Economic Conditions and Hate Crime. Journal of Personality and Social Psychology, Vol.75, No:1, 82-92.

14 Olzak, S. (1990). The Political Context of Competition: Lynching and Urban Racial Violence, 1882-1914. Social Forces, 69(2), 395-421.

15 McCann, S.J.H. (1998). The Extended American Social, Economic and Political Threat Index (1788-1992). The Journal of Psychology, 132(4), 435-449.

16 Gittler, J. (1952). Social Dynamics. New York: McGraw-Hill.

17 Canetti, E. (1978). Crowds and Power. New York: The Seabury Press.

18 Freud’un geliştirip psikanaliz literatürüne kattığı süperego, klasik psikanalizin yapısal kuramında üçlü kişilik yapısının en son gelişen parçasının ismidir ve iki parçadan oluşur: 1) iyi-kötü sınırlarını çizen ve yasakları içeren vicdan ve 2) ulaşmak/olmak istediğimiz idealleri içeren benlik-ideali. Linç anında kişinin hem vicdanı hem de benlik-ideali birlikte askıya alınıyor gibidir.

19 Freud, S. (1922). Group Psychology and the Analysis of the Ego. London: International Psycho-Analytical Press.

20 Grotjahn, M. (1944). Group Emotion and Leadership. Psychoanalytic Quarterly, 13:529-530.

21 Kernberg, O.F. (1998). Aggression, Hatred, and Social Violence. Canadian Journal of Psychoanalysis, 6:191-206.

22 Bion, W. R. (1961). Experiences in Groups. New York: Basic Books.

23 Freud, S. (1922). Agy.

24 Kernberg, O.F. (1989). The Temptations of Conventionality. International Review of Psycho-Analysis, 16:191-204.

25 Cemil Çiçek bu nitelemeyi, Mayıs 2005’te Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılacak olan, ancak bu tür tepkiler/tehditler nedeniyle süresiz ertlenmek zorunda kalınan ‘Osmanlı Ermenileri’ konferansından hemen önce yapmıştır.

26 Bu sembolik linçlerin son örneklerinden biri Orhan Pamuk’a yönelik olarak ‘bu ülkede bir milyon Ermeni ve otuz bin Kürt öldürüldü’ şeklindeki sözleri nedeniyle uygulanmıştır. Pamuk’a yönelik bu sembolik linçi Nobel Edebiyat ödülü bile durduramamıştır.

27 Bu meseleyi daha önce çok daha ayrıntılı bir şekilde tartışmıştım: M. Paker (2004). Egemen politik kültürün dayanılmaz ağırlığı. Birikim, 184.

28 Fransa’da ve nadiren de olsa kimi AB çevrelerinde gündeme getirilen ‘AB’ye katılım için Türkiye’nin Ermeni Soykırımını tanıması gerektiği’ yönündeki girişimlerin, şu dönemde gerek Türk-Ermeni ilişkilerine gerekse de Türkiye-AB ilişkilerine vurulabilecek en büyük darbe olduğunu belirtmek gerekir. Bu girişimler tamamen ikiyüzlü girişimlerdir ve Türkiye’deki faşizan damarı güçlendirmekten ve Türkiye’nin 1915’le yüzleşmesini geciktirmekten başka hiç bir işlevleri yoktur. İkiyüzlü çünkü: 1) Daha önce defalarca bildirilen Türkiye’nin AB’ye katılım kriterleri arasında böyle bir şart yoktur. 2) Eğer üye ülkelerin geçmişlerindeki soykırımları tanıma şeklinde bir koşul olacaksa bu bütün üye ülkeler ve de bütün soykırımlar için geçerli olmalıdır. Burada bir Türkiye ve Ermeni soykırımı istisnacılığı yapmanın alemi yoktur.

İletişime Geçin | Contact Me

Benimle iletişime geçmek için aşağıdaki formu doldurabilirsiniz.
-
You can fill out the form below to contact me.

PAYLAŞ - SHARE