Anti-semitizme Karşı Bildiri Üzerine
Anti-semitizm, İsrail, Siyonizm
Öne Çıkan Yazılar | Featured Articles
Dem Parti, Kürt Meselesi, Psiko-politik
“Süreç”te Ara Muhasebe (3): Kürt Siyasi Hareketi’nin Demokratikleşme Açmazı
“Süreç”te Ara Muhasebe (2): Barış – Demokrasi Gerilimi
Murat Paker
(*) Bu makale ilk olarak Kasım 2004 tarihinde Birikim dergisinin 187. sayısında yayınlanmıştır.
Birikim’in geçen sayısındaki ‘anti-semitizm/siyonizm’ dosyasında yer alan makalemin son cümlesi ‘sosyalizmin ırkçılığa ve eziyete tahammülü sıfır olmak zorundadır’ şeklindeydi.1 Tesadüf bu ya, aynı sayıda 117 imzalı ‘Anti-semitizme sıfır tahammül’ başlıklı bir bildiri de yayınlandı.2 Bu kısa yazıda bu bildiri üzerine bazı düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.
Öncelikle bildiriyi yazan ve imzalayanları, Türkiye ve Orta Doğu coğrafyasındaki önemli bir soruna işaret ettikleri için kutlamak gerekir. Türkiye’deki ve dünyadaki bütün ırkçılık çeşitleri gibi anti-semitizm de her vesileyle teşhir edilmeli ve hatta artık ırkçı mülahazalara yönelik hukuki girişimler yapılmalı ve takip edilmelidir.3 Bu meyanda neye nasıl karşı çıktığımız ve neye nasıl dikkat çektiğimiz üzerinde de düşünmek gerekir. Bu yazının amacı da, anti-semitizme yönelik duyarlılığı tamamen paylaşmakla birlikte, bildirideki kimi ifadeleri ırkçılık karşıtı ve sol bir konumdan eleştirmektir.4 Daha küçük puntolarla dizilmiş paragraflar söz konusu bildiriden alıntılardır.
Biz aşağıda imzası bulunan insanlar, bu topraklarda da hep [abç]mevcut olan, ancak son yıllarda yoğunluğu ciddi biçimde artmış bulunan bir soruna, Antisemitizme dikkati çekmek ve ilgilenecek herkesle bu konudaki gözlemlerimizi ve derin kaygılarımızı vakit kaybetmeden paylaşmak üzere bu metni kaleme alıyoruz.
Bildirinin amacının anlatıldığı ilk paragrafta anti-semitizmin "bu topraklarda da hep mevcut" olduğu belirtilmistir. Bu ifade doğru değildir. Roma/Bizans dönemini saymazsak, Orta Doğu/İslam coğrafyasında anti-semitizmin bir sorun şeklinde ortaya çıkışı görece yeni bir olgudur ve İsrail'in siyonist politikalarıyla doğrudan ilişkilidir. Bu bakımdan, Batı dünyasında yüzyıllardır pek kesintiye uğramadan görülen anti-semitizmle, Doğu'dakini ayırmakta fayda vardır. Bu topraklardaki anti-semitizm, İsrail ve siyonizmin kıyıcı ve işgalci/yayılmacı politikalarına tepki olarak başlamıştır ve bu sorun halledildiğinde (halledilebilirse eğer) en önemli besin kaynağını yitireceği açıktır. Kuşkusuz bunu belirtmek, anti-semitizmle, siyonizm olsun olmasın mücadele edilmesi gerektiği gerçeğini değiştirmez, ama meseleyi teşhis ederken tarih-dışı bir konuma savrulmamızı engeller.
Türkiye'de şimdiye kadar hiçbir konuda bir araya gelememiş kesimler, özellikle Irak krizinin patlak vermesiyle başlayan süreçte, İsrail devleti karşıtlığı temelinde ve benzeri görülmemiş genişlikte bir koalisyonda toplanabildi. Yahudilere duydukları düşmanlığı İsrail'in varlığında cisimleştiren İslamcı kesim, alanları "Irak'ta savaşa hayır" sloganlarıyla yürüyen geniş bir sol kitleyle birlikte doldurdu.
Bu koalisyonların, anti-semitik bir gündemleri ve propagandaları olmadıkça, ABD ve İsrail karşıtlığı ekseninde bir araya gelmeleri ırkçılık karşıtı ve sol hareketler için yadırganacak değil, desteklenecek bir durumdur ve bu durum sadece Türkiye’de değil dünyanın her yerindeki savaş ve işgal karşıtı hareket için de geçerli olmuştur.5 Hatta bu yüzden başta ABD olmak üzere bazı yerlerde savaş/işgal karşıtı hareket, İsrail’e ve siyonizme sempati duyan liberaller ile siyonizmi de bir tür ırkçılık olarak gören solcular arasında bölünmüştür. Bildiriyi kaleme alanların bu paragrafta işaret etmek istedikleri eğer Türkiye’deki savaş karşıtı koalisyonların/eylemlerin anti-semitizme karşı bir duyarsızlık göstermeleriyse ve bu yönde bu sözü geçen koalisyonlar/eylemler içinde özensizlikler olmuşsa bu tabii ki kınanması gereken bir durumdur ve konuda somut örnekler verilmesinde fayda vardır. Ancak İsrail karşıtlığıyla anti-semitizmi eşitlemek gibi bir durum söz konusuysa ve eğer bu koalisyonların ABD ve İsrail karşıtı bir konum alması bizatihi anti-semitik olduklarına karine sayılıyorsa bu büyük bir yanılgıdır. Her anti-semitik olan anti-siyonist olabilir6 ama her anti-siyonist ya da İsrail karşıtı anti-semitik değildir. Anti-siyonist olmakla anti-semitizmin eşitlenmesi siyonist ideolojinin ve de tersinden faşizan İslamcı ideolojinin7 bir hezeyanıdır. Ek olarak belirtmek gerekir ki, nasıl bütün Yahudiler siyonist değilse, bütün İslamcılar da anti-semitik değildir (muhtemelen hepsi anti-siyonisttir ama).
Şimdi de bildirinin en problemli kısımlarına bakalım.
Toplumların devletler şeklinde örgütlenmesinden, sınırlar içine hapsedilmesinden, milliyetçi ve ırkçı düşmanlıklar yaratılmasından, militarizmden ve onun kanlı sonuçlarından mutsuzluk duyması beklenen kesimlerin, Ortadoğu'daki şiddet sarmalından çıkış kaygıları taşıyanların, hiçbir çifte standart uygulamadan her türlü şiddet yanlısı çözümü eleştirip, acil ihtiyaç olan barışı önermesi beklenirken bu gösteriler ve kampanyalardaki yaygın tutum tersi oldu. Şiddetin bir yanı eleştiriden uzak tutuldu, hatta mazlum söylemiyle kucaklanıp meşrulaştırıldı. Ulus devletlerle kaplı bir dünyada, İsrail devletini "daha gayrimeşru", "daha tehlikeli" ilan edip şeytanlaştıran yaklaşıma, ne eylemde ne söylemde hiçbir mesafe koymayan sol kesim, İsrail devletinin haritadan silinmesi özlemini de yer yer İslamcılarla paylaşmaktan gocunmadı…Tarihsel bağlamı, neredeyse bütün coğrafyaları kaplayan yaygınlığı ve geniş sınıfsal, sosyal, kültürel tabanı nedeniyle antisemitizm apayrı bir başlık olarak ele alınmayı gerektiriyor. Solun büyük bir kesiminin, kimi insan hakları savunucularının ve ırkçılık karşıtlarının antisemitizmi gündemlerine oturtamadıklarına, kendi başına bir tehdit olarak telaffuz edemediklerine, son dönemde gözlemlediğimiz gibi bir tepki vermek kaçınılmazlaştığında ancak herhangi bir ayrımcılık örneği olarak gördüklerine ve gerçek vahametini es geçebildiklerine tanık oluyoruz.
Yukarıdaki iki paragrafın ilkinde solun İsrail’i dünyadaki herhangi bir ulus-devlet olarak görmemesi (yani İsrail’e fazladan bir özellik atfetmesi) eleştirilmekte, ikincisinde ise solun anti-semitizme özel bir önem vermesi (ayrı bir başlık olarak ele alması) ve anti-semitizmi ‘herhangi bir ayrımcılık örneği’ olarak görmemesi gerektiği savunulmaktadır. Temel problem ve çelişki de buradadır. Anti-semitizme özel bir önem verilecekse (ki verilmelidir tabii ki), bunu İsrail’in fazladan bir özelliği olmadığını ileri sürerek yapamazsınız. Yapmaya çalışırsanız o zaman siyonist bir söylem içinden konuşmuş olur, tutarlı bir ırkçılık karşıtı veya sol konum açısından başkalarını ikna etme ihtimalini kaçırmış ve de giderek anti-semitik söyleme malzeme taşımış olursunuz. Hangi ölçüye vurursak vuralım, İsrail, ‘şeytan’ değil ama ‘daha gayrimeşru’ ve ‘daha tehlikeli’ bir ulus-devlettir. İster siyonizmin ırkçı ve sömürgeci (colonial) karakterine bakalım, ister onyıllardır süren yayılmacı/işgalci ve devlet teröristi haline bakalım, ister ABD’den sağladığı koşulsuz destek nedeniyle küstah bir şekilde onlarca BM kararı dahil bütün dünyayı takmamasına bakalım, ister Orta Doğu’daki tek nükleer güç olduğuna bakalım, ister yine küstahça uluslararası nükleer denetimlere onyıllardır izin vermediğine bakalım, ister bütün bunlara rağmen herhangi bir uluslarası yaptırıma maruz kalmadığına bakalım, sonra da bütün bunların hepsini de değil bir kısmını başka bir devlet yapsaydı şimdiye kadar başına neler gelmiş olabileceğini düşünelim, sonuç şudur: İsrail bugün ABD’den sonra ve onunla birlikte dünyadaki en ‘gayrimeşru’ ve en ‘tehlikeli’ devletler arasındadır. Kısacası İsrail’in ‘özel bir konumu,’ diğer ulus-devletlere göre fazladan bir özelliği fazlasıyla mevcuttur ve de bu yüzden ‘gerçek vehametini es geçmemek’ gerekmektedir.8 Siyonizm üzerine kurulu İsrail’deki rejime en yakın örnek, yakın zamanlarda, uzun yıllara yayılan (ve şiddet de içeren) iç mücadele ve nihayetinde uluslararası ambargo sonucu yıkılan Güney Afrika’daki apartheid rejimidir.9 Apartheid rejiminin sonunu getiren ambargoyu delen ve ırkçı rejimin ömrünün bir miktar daha uzamasına neden olan ülkelerin başında İsrail’in geliyor olması da ilginç bir raslantıdır.
İsrail’in böylesi özel bir konumu olduğunu savunmak, bunu teşhir edip karşı çıkmak ve de hatta İsrail’deki siyonizme dayalı mevcut ırkçı rejim yıkılmadan adil ve sürdürülebilir bir barış imkanı olamayacağını söylemek anti-semitizm değildir. İsrail’in ırkçı/yayılmacı/işgalci bir devlet yapısı olarak ‘haritadan silinmesini’ talep etmekle orada yaşayan Yahudilerin haritadan silinmesini ya da bir yerlere gönderilmesini talep etmek tamamen farklı şeylerdir. Irkçılık karşıtı ve sol bir konum birinci talebi sahiplenirken, ikincisine de sonuna kadar karşı çıkmak zorundadır. Kısacası siyonizmin kurmaya çalıştığı ‘Yahudiler = Siyonizm ve İsrail Devleti’ şeklinde özetlenebilecek olan denklemi kabul etmek zorunda değiliz. Bu denklemin aslında anti-semitizmin de denklemi olduğunu belirtmek gerekir. Tek farkları, denklem bileşenlerinin, siyonistler için ‘iyi,’ anti-semitikler için de ‘kötü’ olarak görülmesidir. Bildiri, örneğin İHD’nin bildirisi10 gibi, kendisini yalnızca anti-semitik halleri teşhir etmek, kınamak, bu soruna dikkat çekmekle sınırlandırmış olsa ve soldan İsrail’in sıradanlaştırılmasını talep etmeseydi bildirinin siyonizm konusundaki pozisyonunu merak etmeyecektik. Oysa ‘İsrail’in sıradanlaştırılması’ talebi ile birlikte böylesi meşru bir merak doğmaktadır. Anti-semitizme karşı çıkmak için İsrail’i sıradanlaştırmak zorunda değiliz.
Yukarıda alıntılanan kısımdaki ikinci problem ‘şiddetin bir yanı eleştiriden uzak tutuldu, hatta mazlum söylemiyle kucaklanıp meşrulaştırıldı’ ifadesindedir. Bu çok tanıdık olan ifadede İsrail/Filistin sorununda sanki birbiriyle dalaşan iki eşit şiddet odağı olduğu şeklinde bir izlenim verilmektedir. Nasıl Naziler tarafından Varşova Gettosu’na tıkılan Yahudilerin ya da Güney Afrika’daki apartheid rejimi sırasında bantustanlara tıkılan siyahların şiddetli ya da şiddetsiz isyan hakları meşruysa, topraklarının %77’si üzerinde zaten İsrail’in kurulu olduğu, kalan %23’ün onyıllardır işgal altında olduğu, bu işgalin kalkmasının bile o %23’ün yarısını yine İsrail’e kaybetmek ve herhangi bir bütünlüğü olmayan ucube bir ‘devletçik’ (o da belki) sahibi olmak anlamına geldiği Filistinliler için de isyan tamamen meşrudur. O coğrafyada yaşanan ‘terör’ olaylarının çok büyük çoğunluğu İsrail’in uyguladığı devlet terörüdür. Ve evet Filistinliler İsrail karşısında tecavüz edilen ya da mazlum11 konumundadırlar. Sol bir eleştiri, ancak bunları tesbit ettikten ve hakkını verdikten sonra kalkıp, durum ne olursa olsun sivillere yönelik intihar bombalamaları gibi ayrımsız şiddet eylemlerinin gayrimeşruluğunu/yanlışlığını gündeme getirebilir. Sol bir eleştiri ancak böyle bir konumdan o bölgedeki şiddet sarmalının dinamiklerini kavrayabilir ve örneğin kınasa bile bu intihar eylemlerinin neden eskiden değil de son yıllarda gündeme geldiğini anlayabilir. ‘Neden şiddet var?’ gibi temel bir soruyu cevaplamadan ‘şiddetin bir yanı eleştirilmiyor’ demek oldukça yetersiz bir ifadedir.
Ve bildirinin son paragrafı:
Gündelikleşmiş ezberi, "Antisemitizme sıfır tahammül" noktasından her fırsatta bozmak için, bizim gibi hisseden ve düşünen herkesle birlikte bilgilenmeye, itiraz etmeye, yazmaya, çizmeye, sesini yükseltmeye ve dayanışmaya istekli olduğumuzu bildiriyoruz.
Tabii ki ‘anti-semitizme sıfır tahammül.’ Ama yukarıdaki eleştirilerin ışığında eklemek lazım: Anti-semitizme sıfır tahammül gösterirken siyonizme ve onun cisimleşmiş hali olan İsrail devletinin mevcut ırkçı rejimine de sıfır tahammül. Irkçılık karşıtı ve sol bir eleştiri, tutarlı ve ikna edici olmak istiyorsa hem anti-semitizme hem de siyonizme eşzamanlı ve eş güçle karşı durmak zorundadır. İnsanlık tarihinin yüzkarası olan Holokost ve Yahudilerin tarih boyunca uğradıkları diğer zulümler, siyonizmi ve İsrail’in işlediği insanlık suçlarını meşrulaştıramayacağı gibi, aynı şekilde bu suçlar ve siyonizm de anti-semitizmi meşrulaştıramaz. Bu ikili pozisyonun bir ayağını ihmal ettiğimiz sürece diğer ayak kabusumuz olmaya devam edecektir. Önerim, böylesi bir çerçeveden hareketle, ‘anti-semitizme ve siyonizme sıfır tahammül’ başlığı altında yeni bir bildiri kaleme alınmasıdır.
1 Murat Paker (2004a). Bir ırkçılık madalyonun iki yüzü: Siyonizm ve anti-semitizm. Birikim, 186 (Ekim 2004), s. 25-30.
2 Antisemitizme sıfır tahammül (117 imzalı bildiri). Birikim, 186 (Ekim 2004), s. 58-59.
3 Birikim’in aynı sayısında İHD İstanbul Şubesi’nin Vakit gazetesinin anti-semitik yayınlarını kınadıkları, 30 Ağustos 2004 tarihli, başka bir basın bildirisi de yayınlanmıştır. [İHD İstanbul Şubesi (2004). İsrail bahanesiyle Yahudilere saldırılar teşvik ediliyor. Birikim, 186 (Ekim 2004), s. 55]. Bu basın bildirisinin Vakit gazetesi önünde açıklanma girişi sırasında olanların hikayesi için de: Ayşe Günaysu (2004). ‘‘Kahrolsun Şaron’un uşakları:’’ Bir tanıklık. Birikim, 186 (Ekim 2004), s. 56-57. İHD’yi de bu girişiminden ötürü kutlamak gerekir. Bu tür girişimlerin devamı gelmeli, İHD ve diğer kurumların katılımıyla bir ‘ırkçılık izleme ve hukuk komitesi’ kurulmalı ve bu konuda hukuki takibi de içeren tavizsiz bir mücadele sürdürülmelidir.
4 Bu sol ve ırkçılık karşıtı konumun siyonizm ve anti-semitizm konularındaki ayrıntılı değerlendirmeleri için Birikim’in bir önceki sayısındaki (Ekim 2004) dosya yeterince kapsamlı bir çerçeve sunuyor. Özellikle bkz: Ömer Laçiner (2004). Siyonizmin ikizi ya da karşıtı. Birikim, 186, s. 18-24; Murat Paker (2004a). agy; Ümit Kıvanç (2004). Politik doğruluk hakikate karşı. Birikim, 186, s. 31-43; Roni Margulies (2004). Yahudi düşmalığı ve Arap/İslam düşmalığı. Birikim, 186, s. 44-48; Moshe Zuckermann (2004). Anti-semitizm ve ‘anti-semitizm idolojisi.’ Birikim, 186, s. 70-74; Judith Butler (2004). Hayır, anti-semitik değil. Birikim, 186, s. 75-81; Joel Kovel (2004). Solun anti-semitizmi ve İsrail’in özel konumu üzerine. Birikim, 186, s. 82-91; Benny Morris (2004). ‘En güçlünün ayakta kalışı.’ Birikim, 186, s. 99-107. Ek olarak; ABD ve İsrail’e karşı yükselmekte olan nefretin psiko-politik dinamikleri için: Murat Paker (2004b). Kadim bir ABD/İsrail sorusu: Neden bizden bu kadar nefret ediyorlar? Birikim, 181 (Mayıs 2004).
5 Eklemek gerekir ki, dünyadaki emsalleriyle tam bir paralellik halinde, Türkiye’deki savaş karşıtı koalisyonlar, İsrail’e değil, ‘Irak savaşına/işgaline karşıtlık’ temelinde biraraya gelmiştir. Bu koalisyonların kimi eylemlerinde, yine dünyadaki eylemlerle parallelik halinde, Irak ve Filistin’deki ABD ve İsrail işgalleri birlikte kınanmıştır.
6 Gerçi ABD’deki Evangelist hareketin önemli bir kolu olan ‘Hristiyan Siyonistleri,’ siyonist ve bu meyanda koşulsuz İsrail destekçisi oldukları halde, nihai hedefleri arasında Yahudilere ‘gerçek Hristiyanlığa geçme ya da ölüm’ seçimini dayatmak olduğu için, herhalde anti-semitik saymak gerekir. Bu anti-semitik Evagelistlerle siyonist İsrail’in, Evangelistlerce kıyamet savaşına (Armageddon) kadar sürmesi tasarlanan, hezeyani ittifakının değerlendirmesi için bkz: Ömer Laçiner (2004). Agy.
7 Bu ideolojinin bayraktarlığını Türkiye’de şimdilerde Vakit gazetesi yapmaktadır.
8 İsrail’in ‘gerçek vehametinin’ önemli bir parçası da Yahudiler için giderek artırdığı güvenlik riskidir. Yahudiler için tekinsiz bir dünyada güvenli bir anavatan olarak tasarlanmış olan İsrail bugün dünya üzerinde Yahudiler için güvenlik riski en yüksek ülkelerin en önünde gelmektedir. İçinde bulunduğumuz dönemde Yahudiler için en güvenli ülke ise ABD olarak görünmektedir.
9 Daha çok ayrıntı için bkz: Joel Kovel (2004). agy.
10 İHD İstanbul Şubesi (2004). Agy.
11 Belli durumlarda, ‘mazlum’ konumunda olanların ‘zalim’ konumunda olanlara mikro ölçeklerde kabul edilemez davranışlarda bulunmaları, makro düzeyde bir zalim-mazlum ilişkisinin olmadığı ya da göz ardı edilmesi gerektiği anlamına gelmez. Örneğin, bir tecavüz durumu varsa her şeyden önce ortada bir tecavüz eden (zalim), bir de edilen (mazlum) vardır. Bu tecavüze tepki olarak, tecavüz edilen, tecavüzcüye örneğin beklemediği bir anda beklemediği bir yerinden tekme atmış ve bu yüzden tecavüzcü mağdur olmuşsa, bu iki şiddet eyleminde (tecavüz ve tekme) iki ayrı zalim-mazlum çifti vardır. Ancak her iki zulüm yöntemini kabul edilemez bulup kınasak bile - ki kınamamız gerekir - bunların eşdeğer zulümler olduğunu iddia edemeyiz, her ikisine de eş derecede ceza verilmesini talep edemeyiz, tecavüzcünün yediği tekme üzerine bir kez daha tecavüz hakkı elde ettiğini savunamayız, tecavüzcünün eskiden başkaları tarafından defalarca tecavüze uğramış olmasını hafifletici neden olarak göremeyiz ve de bu durumu makro/mikro düzeyleri eşitleyerek basitçe ‘şiddetin iki tarafı’ diye tarif edemeyiz.