Kısa Değinmeler: Özgür Özel Ve Selahattin Demirtaş
Kürt Meselesi, Dem Parti, Chp
Öne Çıkan Yazılar | Featured Articles
Kısa Değinmeler: Özgür Özel Ve Selahattin Demirtaş
Erdoğan Özmen’in Ardından (2): Yazar Olarak Katkıları
Psycho-politics, Reconciliation, Trauma, Academic, Democracy, Dissociation, Presentation, Psychoanalysis
The Case Of Multi-layered Dissociation: Dominant Political Culture İn Turkey – A Psycho-political Analysis
S. Murat Paker
(*) Bu makale ilk kez 8 Mayıs 2026 tarihinde Yeni Arayış web dergisinde yayınlanmıştır.
Yeni Arayış’taki yazılarımda günlük siyasetin anlık gelişmelerine olabildiğince az girmeye çalışıyorum. Daha çok uzun vadeli eğilimleri ve derinden akan psiko-politik dinamikleri ele alan yazılar yazmayı tercih ediyorum. Ama bazen güncel siyasette kullanılan tek bir ifade, daha derindeki kimi düğümleri görünür kılabiliyor. Bu yazıda ele almak istediğim iki konu da bu türden.
Özgür Özel ve CHP'nin bir türlü aşamadığı temel sorunu
Özgür Özel geçenlerde çok iyi bir iş yapmış; tüm dünyaya hitap etmek üzere Journal of Democracy’de İngilizce bir makale yayınlamış. Yeni Arayış da sağ olsun, hemen çevirip Türkçesini yayınlamış.
Konu hâliyle Türkiye’de demokrasi yokluğu/mücadelesi vb. İçerik belki daha iyi olabilir ama yeterince iyi diyelim ve şimdilik işin o kısmına takılmayalım. Demokratlık iddiası olan, hele de tüm demokratların ittifakı gibi bir derdi olan bir ana muhalefet liderinin hem ülke içine hem de dünyaya bu kapsamda olabildiğince çok seslenmesi tabii ki çok önemli ve değerlidir.
Ancak Özgür Özel’in yazısının başlığı şu: "Türkiye'nin demokrasisini nasıl yeniden kuracağız?"
“Yeniden”?!?
Son paragraf da şu: "Görevimiz, Türkiye bir kez daha halkına ve tarihine yakışır bir demokratik cumhuriyet olana kadar direnmektir."
"Bir kez daha"?!?
CHP, tüm dünyaya seslendiği böylesi önemli bir makalesinde bile şu tuhaf ideolojik bagajından kurtulamıyor: "Eskiden demokratik bir cumhuriyetimiz vardı; biz onu yeniden tesis edeceğiz." İngilizcesini de kontrol ettim; orada da "restore" demişler. Yani eski, bozulmamış haline döndüreceklermiş; yeniden tesis edeceklermiş.
Bu küçük bir fark değil. Bu yaklaşımla CHP ne solcuları ne Kürtleri ne Alevileri ne muhafazakarları ne de yoksulları ikna edebilir. Zira bu sosyal grupların hiçbiri için Türkiye hiçbir zaman demokratik bir cumhuriyet olmadı, olamadı. AKP öncesi rejimde de solcular rahat siyaset yapamıyordu; Kürtler ve Aleviler (ve tüm azınlıklar) asgari demokratik haklarına sahip değillerdi; muhafazakârlar, CHP’nin de katkısıyla başörtüsü yasağı gibi ucube işlerle uğraşmak zorunda bırakılıyordu; bu sosyal grupların en genişi olan yoksullar/mülksüzler için ise ekonomik demokrasinin zerresi bile hiç söz konusu olmadı.
CHP’nin çok sık dile getirdiği “Cumhuriyet’e sahip çıkmak” ifadesi, tam da bu nedenle geniş kitlelerde heyecan yaratamıyor, yaratamaz da. Çünkü asgari kurumsal anlamıyla cumhuriyet, monarşik yönetimin yokluğu demektir; kendi başına demokrasi anlamına gelmez. Cumhuriyetler demokratik, otoriter, totaliter, teokratik veya etnokratik nitelikler taşıyabilir. Dolayısıyla belirleyici olan rejimin cumhuriyet olup olmaması değil; eşit yurttaşlık, hukuk devleti, siyasal çoğulculuk, laiklik, temel hak ve özgürlükler ile sosyal adalet standartlarını ne ölçüde kurumsallaştırdığıdır. Türkiye Cumhuriyeti hiçbir zaman asgari demokratik standartlara uygun bir demokratik cumhuriyet olmamıştır. AKP iktidarının en azından son 15 yılında, varolan bir demokratik cumhuriyet kaybedilmemiş, demokrasisini bir türlü asgari standartlarda kuramamış bir ülke, giderek daha da karanlık, otoriter/faşizan bir rejime doğru sürüklenmiştir.
Görülebileceği gibi, CHP’nin gayet haklı olarak hassas olduğu laiklik (veya sekülarizm), Cumhuriyet rejimlerinin gerek-şartı değildir; teokratik cumhuriyetler de olabilir (örn. İran ve kısmen İsrail). Ancak modern demokratik rejimler açısından vazgeçilmez olan, devletin herhangi bir dinî kimliği yurttaşlık hiyerarşisinin temeli haline getirmemesi; inançlı, inançsız ve farklı inançlardan yurttaşlar karşısında hukuken tarafsız kalmasıdır. Bu anlamda laiklik ya da daha geniş ifadeyle din-devlet ayrışması, asgari demokrasinin kurucu koşullarından biridir. Şeklen cumhuriyet olmayıp monarşi olan, ancak aynı zamanda üst düzeyde demokrasi ve laiklik standartlarına sahip birçok Avrupa ülkesi vardır.
O yüzden “cumhuriyete sahip çıkma” sloganı demokratlar açısından yetersiz bir slogandır. Elbette otoriter, teokratik veya monarşik eğilimlere karşı cumhuriyet fikrini savunmanın bir anlamı vardır. Ancak bu savunma, eşit yurttaşlık, çoğulculuk, hukuk devleti, laiklik ve sosyal adaletle tamamlanmadığı sürece demokratik bir kurucu ufuk yaratamaz. Özgür Özel’in de makalesinde kullandığı gibi hedef/slogan olarak “demokratik cumhuriyet” çok isabetlidir. Ek olarak, Türkiye’de cumhuriyet yerine monarşi isteyen insan sayısı çok çok azken ve böyle bir risk hiç yokken, gerçek bir demokrasi olmasını istemeyen başta iktidar bloğu olmak üzere birçok siyasi parti mevcuttur.
CHP, sahiden bir demokratik cumhuriyet kurma niyetine sahipse, bu Türkiye’de ilk kez olacak. O yüzden bunu böyle söylemek çok ama çok önemli. Şimdiye kadar CHP'den uzak durmuş kitlelere başka bir şekilde seslenmek ve heyecan yaratmak mümkün olmayacaktır. CHP, kendi tarihi de dahil olmak üzere, AKP öncesi dönemdeki demokrasi sorunlarını da eleştirmek ve teşhir etmek zorundadır.
"Nasıl yeniden kuracağız?" derseniz, sadece eski rejimde tuzu kuru olan imtiyazlı bir azınlığa seslenmiş olursunuz. Belki bu çekirdek kitleye, mevcut iktidardan canı yanmış bazı halkaları geçici olarak ve kerhen ekleyebilirsiniz; ama mevcut rejimi değiştirmek için gerekecek heyecan ve kapsamlı dalgayı yaratabilmek için çok daha fazlasına ihtiyaç var.
Mesele tam da burada düğümleniyor: Türkiye’nin ihtiyacı, eski rejimin daha temiz, daha laik, daha Batılı bir restorasyonu değil; ilk kez gerçekten eşit yurttaşlık, hukuk devleti, laiklik, yerel demokrasi, sosyal adalet ve çoğulculuk üzerine kurulacak yeni bir demokratik cumhuriyet iradesidir.
Bu yüzden mesele sadece retorik değil; demokratik ittifakın sosyolojik menziliyle de ilgilidir.
Selahattin Demirtaş: Özerk bir özne?
Geçen hafta DEM milletvekili gazeteci Cengiz Çandar, Ruşen Çakır’a verdiği bir mülakatın bir kısmında yakınlarda Selahattin Demirtaş ile Edirne Cezaevi’nde yaptığı görüşmeden bahsetti ve şunu dedi:
“Şunu söyleyeyim yalnız, Demirtaş çok çarpıcı bir söz söyledi. Bunu söylemem de gerçi kendisinden, bunu açıklayabilirsin diye bir diyalog açıklayamazsın ya da diye bir diyalog geçmedi ama çok enteresan. Ben dedi, bunca yıl hapiste yatmış biri olarak şunu söyleyeyim dedi. 10 yıl yatmakla 15 yıl yatmak arasında hiçbir fark yok dedi. 12 ay yatan birisine şunu şunu yapmazsan 13. ayı yatarsın denilse etkili olabilir. 13. ay gözünde çok büyüyebilir. 12 ay yatmış insan 13. ayı göze alamayabilir. Ama 10 yıl yatanın 15 yıl yatması hiçbir şey fark etmez dedi. Yani ben ilkelerimde ve pozisyonumda asla taviz vermeden ne kadar gerekirse burada yatarım demeye getiriyor.”
Basında görebildiğim kadarıyla Demirtaş’ın bu sözleri yeterince yorumlanmadı. Mevcut süreci olabildiğince yakından izleyen ve bu konuda Yeni Arayış’ta çok sayıda makale yayınlamış biri olarak, Demirtaş’ın bu sözleri bana çok önemli göründü.
Demirtaş ile doğrudan veya dolaylı temas eden hiç kimseden içeriden bir bilgi sahibi olmadan bu sözleri şu şekilde yorumlama eğilimindeyim:
Son günlerde mevcut sürecin, başta bize söylendiği gibi, gitmediğini ve çeşitli sıkıntılar yaşandığını sürekli okuyoruz, duyuyoruz. Belli ki hararetli pazarlıklar sürüyor, henüz netleşmiş bir anlaşma yok ve zeminin kayganlığı artıyor.
Öte yandan, birçok siyasi aktör veya yorumcu tarafından sık sık, bu sürecin halkla ilişkiler çalışmasıyla daha etkin biçimde yürütülebilmesi için Demirtaş’ın tahliye edilmesi ve Kürt ve Türk taraflarındaki yüksek sempati düzeyinin süreç lehine kullanılması gerektiği dile getirilmekte.
Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Can Atalay ve diğer benzeri durumdaki birçok insanımız, bilindiği gibi, AYM veya AİHM kararlarının yasadışı bir şekilde uygulanmaması nedeniyle hâlâ içeride tutuluyor. Bu konumda olanların tahliyesinin, mevcut sürecin en başında, ciddi ve sözüne/müzakeresine güven duyulabilecek bir devletin her şeyden önce kendi anayasasına/yasalarına uyduğunu göstermesi için bir önkoşul (veya güven artırıcı önlem) olarak talep edilmesi gerektiğini bir yıl kadar önce yazmıştım.
Görüldüğü kadarıyla Kürt Siyasi Hareketi (KSH) bu konuda şimdiye kadar sadece ara sıra ricacı olarak kalmayı yeterli buldu. AKP-MHP iktidar bloğunun da bu konuyu çok yönlü bir pazarlık unsuru olarak olabildiğince sündürmeyi tercih ettiği anlaşılıyor.
Öcalan’ın bu süreçte resmî bir statüye sahip olup olmayacağının tartışıldığı bugünlerde, tarafların Demirtaş’ın siyasal ağırlığının farkında olmadığını düşünmek saflık olur. Demirtaş tahliye edilirse, süreç için güçlü bir toplumsal meşruiyet kaynağı olabilir; ama aynı zamanda kendi siyasal ağırlığı, 2015’teki hatırası ve demokratik cumhuriyet ufkuyla, kontrol edilebilir bir figür olmaktan çıkabilir. Böyle bir pazarlığın gerçekten yürüyüp yürümediğini bilmiyoruz. Ama siyasal mantık açısından bakıldığında, Demirtaş’ın tahliyesinin iktidar bloğu ve süreci yöneten aktörler açısından yalnızca bir hukuk meselesi olarak görülmediğini tahmin etmek zor değil.
Süreci yürütenlerin kafasında şu tür soruların dolaşması şaşırtıcı olmaz: “Demirtaş’ı tahliye edersek: 1) siyaset yapmadan durabilir mi? 2) Siyaset yaparsa bizim çizdiğimiz sınırlar içinde kalacağına güvenebilir miyiz? 3) 2015’te yaptığı gibi, bir sonraki seçimlerde iktidarı kaybetmemize yol açar mı?”
Demirtaş da “10 yıl yatmışım; ilkelerimden ve pozisyonumdan taviz vereceğime, ne kadar gerekiyorsa o kadar daha yatarım” diyor.
Demokratik Cumhuriyet
İlk bakışta ilgisizmiş gibi gözüken bugün ele aldığım iki konunun bağlantı noktası tabii ki Demokratik Cumhuriyet.
Özgür Özel ve CHP, yeniden gibi eski güzel günlere dönmeyi ima eden ifadeler yerine yeni bir demokratik cumhuriyet kuruluşu idealini sahiplenebilirse;
Ufukları zaten demokratik cumhuriyet yönüne çevrili Selahattin Demirtaş ve cezaevlerinde tutulan diğer siyasi liderler bu ufuktan taviz vermeden mücadelelerini sürdürebilirlerse;
Ve nihayet, iktidar bloğunun tüm aksi çabalarına rağmen bu iki damar aralarındaki rabıtayı demokratik cumhuriyet ortak paydasında güçlendirebilirlerse,
İşte o zaman daha umutlu olabiliriz.