Egemen Politik Kültürün Dayanılmaz Ağırlığı

Psiko-politik

Öne Çıkan Yazılar | Featured Articles

Kürt Meselesi, Dem Parti, Chp

Kısa Değinmeler: Özgür Özel Ve Selahattin Demirtaş

Yazıyı Oku | Read Article

Psiko-politik, Psikanaliz

Erdoğan Özmen’in Ardından (2): Yazar Olarak Katkıları

Yazıyı Oku | Read Article

Kürt Meselesi, Demokrasi, Faşizm, Psiko-politik, Otoriterlik, Barış, Psikanaliz, Şiddet, Travma, Ayrımcılık, Narsisizm, Hdp, İşkence, Yüzleşme, Otoriteryanizm, Ermeni Meselesi, Milliyetçilik, Sol, Gezi, Diyarbakır Cezaevi, Sosyalizm

Türkiye Debelenirken: Psiko-politik Yüzleşmeler'in Genişletilmiş İkinci Basımı Yayınlandı

Yazıyı Oku | Read Article

Murat Paker

(*) Bu makale ilk olarak Birikim Dergisi'nin 184. sayısında (Ağustos-Eylül 2004) yayınlanmış, daha sonra da 2007 yılında Birikim Yayınları bünyesinde yayınlanan Psiko-politik Yüzleşmeler başlıklı kitabımda yer almıştır.

 

1999 sonunda Türkiye’ye AB yolunda üyelik perspektifi verildi ve aynı zamanlarda PKK lideri Öcalan yakalanıp cezaevine konuldu. O zamandan beri Türkiye’de AB üyeliğini yakalamak için paket paket reformlar yapılıyor. Bu reform çabaları AKP iktidarında iyice yoğunlaşarak günümüze kadar gelindi. Beş altı yıl önce bu kadar çok reform paketinin bu kadar kısa zamanda çıkarılabileceğine Türkiye’de ve Avrupa’da inanabilecek çok sayıda insan yoktu; ama herkesi şaşırtan bir şekilde, demokratikleşme adına sevindirici birçok reform meclisten geçiverdi ve ek olarak, en çok maraza çıkaracağı düşünülen Kıbrıs konusunda epey mesafe alındı. Bu arada Irak meselesi yüzünden Türkiye’nin jeo-stratejik değeri daha da vurgulanır oldu. Bütün bunlar bir arada düşünüldüğünde, 2004 Aralık ayında, o zamana kadar büyük bir aksilik olmadıkça, AB’den üyelik müzakerelerine başlama kararının alınma şansı iyice yükseldi.

Nereden bakılırsa bakılsın, bütün bu reformlar, hele Türkiye’nin kireçleşmiş politik yapısı düşünüldüğünde, küçümsenebilecek değişiklikler değil. Reformları önemli ve değerli bulmakla birlikte, reformların yapılış, tartışılış ve uygulanış (ya da uygulanamayış) tarzlarından yola çıkarak, ne kadar sindirilmeden yapıldıklarından ve o oranda da ne kadar kırılgan olduklarından söz etmek mümkün.

Bu yazıda, önce bir araştırmanın sonuçlarına dayanarak Türkiye toplumunda AB üyeliğinin ve reformlarının nasıl algılandığına değineceğim. Sonra bu reform sürecinde AKP’nin rolü ve reformların egemen politik kültür üzerinde yarattığı sarsıntı üzerinde duracağım. Yazının kalan büyük bölümü ise Türkiye’deki egemen politik kültürün psikanalitik bazı kavramlardan yararlanan bir değerlendirmesine giriş niteliğinde.

AB’den neyi, nasıl istiyoruz?

Ekim-Kasım 2003’te Boğaziçi Üniversitesi’nden Hakan Yılmaz ve arkadaşlarının temsili bir örneklem kullanarak yaptığı geniş ölçekli bir kamuoyu araştırmasının[1] konumuzla ilgili sonuçlarını özetleyelim: %75 oy kullanması söz konusu olsa AB üyeliği lehinde oy kullanacağını söylüyor. %79 AB üyeliğinin Türkiye’ye fayda sağlayacağına inanıyor. En önemli fayda, %38’e göre ekonomik, %13’e göre serbest dolaşım,  %12’ye göre ‘Türkiye’nin uluslararası gücünün artacak olması’ ve %22’ye göre demokratik gelişim. Bütün partilerin seçmenleri ve bütün coğrafi bölgeler, aralarında birtakım farklar olmasına rağmen, en azından %57 gibi oranlarla AB üyeliğinden yana. Buna mukabil, yakın gelecekte kimlik tanımları arasına ‘Avrupalı’nın da ekleneceğini düşünenlerin oranı %39’da kalıyor; %55 ise ‘Türk’ten başka bir kimlik tanımını kabul etmiyor. %32 kendini Asya’ya, %22 Avrupa’ya yakın hissediyor. Ankete katılanların çoğu Türkiye’yi tarihsel ve coğrafi olarak Avrupa’nın bir parçası olarak görüyor, ancak ekonomik, kültürel ve dinsel olarak tam tersini düşünüyor. Yine çoğunluk AB’nin Türkiye’ye çifte standart uyguladığını ve üye olarak almaya pek niyeti olmadığını düşünmekte. AB yolunda yapılan reformların kapitülasyonlara ve Sevr Antlaşması'na benzediğine inananların oranı %35-40 iken, buna katılmayanlar %26-28 düzeyinde kalmakta ve bu konularda %32-37’lik bir ‘fikri yok’ grubu görülmektedir. Aynı şekilde, AB üyeliğinin ‘milli egemenlik esasını’ zedeleyeceğine, AB’nin her istediğini yapmanın devletin sonu olacağına, Türk bayrağının/milli marşının yanına AB bayrağı/marşının eklenmesinin rahatsız edici olduğuna, AB’nin Hristiyanlık değerleri üzerine kurulu olduğuna, Avrupa’nın ‘PKK gibi bölücü örgütlerin güçlenmesine yardım ettiğine, AB üyeliğinin Türkiye’nin bölünmesine olmasa bile bölücü örgütlerin güçlenmesine yol açacağına, gençlerimizin ahlakını, dilimizi ve dini değerlerimizi zedeleyeceğine inananların oranı bunlara inanmayanlardan daha fazla.

Bu araştırmanın sonuçları, Türkiye toplumunun Avrupa ile olan karmaşık ve çelişkili ilişkisini gözler önüne sermektedir. Bir yandan büyük ölçüde ekonomik nedenlerle AB üyeliği istenmekte, bir yandan da AB üyeliği ihtimali Sevr paranoyasını harekete geçirmektedir. Toplumun bütünü için değil ama çoğunluğu için en ideal tablo, AB’nin Türkiye’yi ‘olduğu gibi’, reformlara zorlamadan üye olarak kabul etmesi ve ekonomik nimetlerden faydalandırması gibi görünmektedir. Bu tablo, devletçi/milliyetçi/otoriter egemen politik kültürün geleneksel devlet aklıyla sınırlı kalmayıp toplumun oldukça geniş kesimlerince de içselleştirildiğine işaret etmektedir.

Bu sosyo-politik bağlamda, AB yolunda yapılan reformların nasıl yapıldığı, nasıl algılandığı ve nasıl uygulan(ama)dığı konusu üzerinde birkaç noktayı vurgulamak gerekmektedir.

AB: Katlanılan taviz mi, varoluşsal pragmatizm mi?

Kopenhag kriterlerine uyum amacıyla yapılan AB reformları, büyük ölçüde pragmatik gerekçelerle ve ciddi bir iç basınç/dinamik/talep olmadan yapılmaktadır. Örneğin azınlıkların ya da Kürtlerin çeşitli haklardan yararlanması gerektiğine gerçekten inanılmamakta –hatta böylesi hakların tehlikeli olacağı düşünülmekte – ama AB üyeliği gibi ‘muasır medeniyete ulaşmak’ için gerekli görülen ve/veya ekonomik getirisinin yüksek olacağına inanılan bir amaç uğruna kimi reformlara katlanılmaktadır. Bu anlamda, bu tür her reform, egemen politik kültür açısından sindirilmiş bir dönüşüm değil, bir tavizdir. Taviz olduğu için de olabildiğince kâğıt üzerinde kalması, uygulamanın sürüncemede ve asgari düzeyde tutulması tercih edilmektedir. AB reform paketlerinin oluşturulurken, tartışılırken ve çıkarıldıktan sonra nasıl uygulanacağı hesaplanırken ne denli traji-komik bir dellenme-debelenme sarmalına yuvarlanıldığına son birkaç yılda defalarca şahit olduk.[2]

Son iki yıldır iş başındaki olan AKP hükümetinin bu AB reformları çerçevesinde özel konumuna değinmek gerekir. Türkiye’deki egemen politik kültürün has çocuğu olmayan AKP için bu reformlar, CHP, DYP, DSP, MHP vb. gibi has çocuk olan siyasi eğilimlere göre katlanılması gereken bir tavizden çok varoluşsal bir pragmatizme denk düşmektedir. AKP, Türkiye siyasetinde kalıcı bir yer bulabilmesi ve gerçekten iktidar olabilmesi için askerî-sivil bürokratik elitin geriletilip siyasi alanın genişletilmesi gerektiğini gayet iyi bilmektedir. AKP’nin AB hevesi ve ısrarı böylesi varoluşsal bir ihtiyacın üzerine oturmaktadır. Bu sayede AKP, egemen politik kültürün ve onun öz taşıyıcısı elitlerin ilkesel olarak karşı çıkamadığı AB hedefine kitlenerek kendi varoluşu için elzem olan demokratik reformları hızla çıkarıp siyasi alanı genişletmek peşindedir. Bu anlamda AB süreci ile AKP iktidarının ilginç ve verimli bir bileşim oluşturduğu söylenebilir. Çünkü ne AB süreci olmasaydı AKP iktidarı bu reformları bu şekilde ve bu hızda yapmaya cesaret edebilirdi, ne de AKP yerine düzenin has çocuğu başka bir parti bu AB reformlarını yapmada bu kadar hevesli ve ısrarlı olabilirdi. Bu durumu, ‘kötünün iyisi’ olarak, görece bir şans olarak kaydetmekte fayda var. Ama mesele bundan ibaret değil kuşkusuz. Çünkü AKP, varoluşsal bir pragmatizmle de olsa bu reformların peşinden giderek, Türkiye’de 100-150 yılda oluşmuş ve kireçleşmiş egemen politik kültürün yapı taşlarını oynatma rolüyle birlikte ve eşzamanlı olarak dünyada son birkaç onyıldır hüküm süren neoliberal politikaların Türkiye’deki mümtaz temsilcisi rolünü de oynamaktadır. Türkiye solunun, AB ve AKP konularındaki sıkıntısının temelinde de bu iki rolü ve onların dayandığı iki ekseni ayırma beceriksizliği yatmaktadır.

İki eksen: Neoliberalizm ve politik kültür

Türkiye’de 1980’den beri giderek artan biçimde gündemde olan neoliberal politikalar ve ekonominin yeniden yapılandırılması, AB olsa da olmasa da, Türkiye AB’nin içinde olsa da olmasa da zaten yürürlüktedir ve sol her hâlükârda – AB’nin içinde ya da dışında – bu politikalarla cebelleşmek durumundadır. Kapitalizmin geldiği aşamada artık hiçbir hükmü kalmamış ‘izolasyonist’ politikalarla ulus-devlet sınırları içinde kalarak bir çıkış yapılabileceğini düşünmek, kendine güvenden tamamen yoksun, aşırı savunmacı bir pozisyona tekabül etmektedir.[3] Önümüzdeki iki eksenden biri bu görece yeni neoliberalizm eksenidir. Bu eksen, solun yerel, ulusal ve de ulus-ötesi/küresel düzeylerde direneceği ve direnmekle kalmayıp giderek alternatifler geliştirmek durumunda kalacağı eksendir.

Diğer eksen ise bu yazının ana konusunu oluşturan ve AB reformları sürecinde deyim yerindeyse sarsıntılı sinir krizleri geçiren Türkiye’deki egemen politik kültürdür. Politik faaliyetlerin, bir araya gelişlerin, kendini ve ötekini algılama ve tepki verme tarzlarının nasıl kurulduğu ve yaşandığı anlamında ‘politik kültür’, uzun zaman içinde ve birçok olayın katkısıyla oluşur; değişime oldukça dirençlidir. Zaman, koşullar, durumlar, ihtiyaçlar hızla değişmesine rağmen, politik kültür bu değişimleri anında izlemez. Onun ritmi çok daha ağırdır. Demokratik nitelikten yoksun ya da bu niteliği oldukça zayıf olan politik kültürler, değişen koşullar karşısında büyük ölçüde irrasyonel tepkilerin ortaya çıkmasına katkıda bulunur. Bir şekilde birlikte yaşayan bir insan grubunun politik olayları anlamlandırma çerçevesi (ya da politik anlam koordinatları) işlevi gören politik kültür, gündelik politikada birbiriyle zıt gibi görünebilen ve rekabet içinde olan farklı eğilimler tarafından büyük ölçüde paylaşılabilir. Bilinçli ve bilinç-dışı katmanlarıyla, karmaşık duygusal yükleriyle kolektif hafıza, politik kültürün ana yapı taşıdır ve her toplumsal süreçte olduğu gibi politik kültür de çelişkilerle dolu bir politik mücadele alanıdır.

Bu yazıdaki iddiam odur ki: 1) neoliberal eksenden özenle ayrılmasını önerdiğim bu politik kültür ekseninde, son bir kaç yılda yapılmaya çalışılan AB reformları sürecinde ciddi sarsıntılar yaşanmaktadır; 2) bu reform sürecinin en değerli katkısı Türkiye’nin uzun süredir kireçleşmiş ve ‘zaman-dışı’ bir hal almış olan politik kültürünün yeniden harmanlanması olacaktır; 3) bu yeniden harmanlanmanın politik kültürü kısmen de olsa demokratikleştirme ihtimali yüksektir; 4) ama aynı zamanda yapılan reformların egemen politik kültürün direnci nedeniyle atıl kalması veya karşıt tepkiler oluşturması ihtimali de vardır; 5) Türkiye’de solun, örneğin neoliberalizme karşı kaale alınabilir ve ses getirebilir bir muhalefet yapabilmesi ve kendi perspektifine uygun bir kurucu rol oynayabilmesi için bu politik kültür eksenindeki basınçların ve değişim dinamiklerinin de farkında olması ve ona uygun bir konum alması gerekmektedir.

Bu uzun girişten sonra Türkiye’deki politik kültür meselesine daha yakın bir plandan bakabiliriz.

Osmanlı’nın travması

Türkiye’nin politik kültürünün oluşumunu kuşkusuz daha da öncesine götürmek mümkün, ama konumuz açısından Osmanlı’yla başlamak yeterli görünüyor. 14. yüzyıl başından 17. yüzyıl sonuna kadar hızla büyüyen, özellikle 15. yüzyılın ortalarında Bizans’ın son kalan parçası İstanbul’un alınmasıyla etkisi/önemi ve de büyüme hızı daha da artan, Yavuz ve Kanuni zamanında yapılan fetihlerle döneminde bir süper güç haline gelen, üç kıtaya yayılmış, bugün Orta Doğu denilen bölgenin tamamına, Kuzey Afrika’nın neredeyse tamamına, Viyana’ya kadar Avrupa topraklarına sahip, Basra Körfezi’ne ulaşmış,  Karadeniz’in hepsini, Akdeniz’in çoğunu kontrolüne almış bir imparatorluktan söz ediyoruz. Devletin ana gelir kaynağı fetih (ve ona bağlı vergiler/ganimetler), yani yayılmacılık. Hicaz fethedilip Osmanlı hanedanı aynı zamanda İslam halifesi de olunca, hem bin yıllık Bizans’ın varisi hem de bütün İslam’ın lideri hâline geliyor. Bu, aynı zamanda büyük bir güç ve özgüven demek. Haliyle bu kadar büyük/geniş bir devlette birçok dinî/etnik grup var ve merkezi hükümete sadakat gösterdikleri ve vergilerini verdikleri sürece, zamanın diğer emsal devletlerine göre daha makul sayılabilecek bir kısmi özerklikten yararlanabiliyorlar; ama tabii ki yine de bir eşitlik yok. Müslümanlar daha az vergi veriyor ve askerlik yapıyor; gayrimüslimler daha çok vergi veriyor, askerlik yapmıyor, ancak devşirilmek üzere istendiği takdirde erkek çocuklarını küçük yaşta saraya vermek zorunda. Bu dönemde en çok önem verilen stratejik yönelim Batı’ya doğru olanı. Çünkü Batı, Doğu’ya göre daha zengin; ticaret daha gelişkin; toprak daha verimli ve ‘küffara sefer sevaptır.’

Bu süpergüç döneminin, egemen politik kültür açısından önem arzeden dört yüzyıl boyunca oluşmuş özelliklerini sıralarsak:

  • Büyüklenmeci bir kendilik duyumu (grandiose sense of self)
  • ‘Yedi düveli’ yönetme kaderi/misyonu; üstünlük hissi
  • Dokunulmazlık/yenilmezlik fantazisi/miti
  • İslam dünyasının liderliği (ki bu giderek Sünni bir karakter alıp, Anadolu’da çok ciddi bir nüfusa sahip olan Alevilere yönelik baskıyı/ayrımcılığı da beraberinde getirecektir).
  • Gayrimüslimlere, sadık oldukları (Osmanlı otoritesine koşulsuz itaat ettikleri) müddetçe bahşedilen adalet ve dini serbestlik
  • Osmanlı hanedanının (devletin) mutlak hakimiyeti (bütün topraklar padişahın mülkü, bütün insanlar tebaa)
  • Batı, hem kafir olduğu için hor görülen hem de en çok fethedilmek istenen duygusal yatırımı yüksek bir öteki/nesne.

18. yüzyıl büyük ölçüde bir duraklama dönemi oluyor. 19. yüzyıldan itibaren ise Osmanlı’yı ardarda gelen büyük toprak ve nüfus kayıpları derinden sarsmaya başlıyor. Osmanlı, Batı’ya ve Rusya’ya karşı sürekli kaybetmeye ve büzülmeye başlıyor. Fransız Devrimi’nden esinlenmiş milliyetçi/bağımsızlıkçı hareketler Osmanlı’nın Avrupa topraklarında büyük isyanlar çıkarıyor, bağımsızlık savaşları veriyor (örneğin Yunanlılar, Arnavutlar, Sırplar) ve bu süreçte Batılı devletler tarafından destekleniyor. Osmanlı ‘Avrupa’nın hasta adamı’ olarak nitelendirilmeye başlanıyor. Avrupa’nın teknolojik/ekonomik ve buna bağlı olarak askeri üstünlüğü, Osmanlı’yı giderek daha aciz bir konuma sürüklüyor. Sonuç olarak, yaklaşık yüzyıllık bir süreçte (19. yüzyılın başından Balkan Savaşları’nın başına kadarki süreçte) Osmanlı topraklarının %60’ını kaybediyor. Yine bu süreçte, müteaddit savaşlara ve isyanlara bağlı olarak asker ve sivil ciddi bir can kaybı yaşıyor; ayrıca Balkanlar’da ve Kafkasya’da kaybedilen topraklardan büyük bir Müslüman nüfus Anadolu’ya göç etmek zorunda kalıyor.

19. yüzyıl Osmanlı için tekrarlayıcı ve ağır travmalar şeklinde yaşanıyor. Bu dönem boyunca yavaş yavaş oluşan egemen politik kültür özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

  • Sürekli iktidar, toprak, nüfus ve can kaybı.
  • Milyonlarca göçmen ve bu göçmenlerin, ölen/yaralananların sürekli taze tuttuğu travma anıları.
  • Batı ve Rusya tarafından ağır ve sürekli bir şekilde aşağılanmışlık hissi (Daha önceki ‘yenilmezlik/dokunulmazlık fantazisi/miti’ ve onunla ilişkili ‘büyüklenmeci kendilik duyumu’ nedeniyle, bu dönemdeki travmanın yarattığı aşağılanma çok derin ve narsisistik incinme kolayca tamir edilebilir bir düzeyde değil). Ek olarak, Batı’nın askeri üstünlüğünü ortaya çıkaran ekonomik/teknolojik üstünlüğünün her alanda yaşantılanması sonucu derinden derine işleyen bir ‘aşağılık duygusu/karmaşası.’
  • Etnik azınlıklar tarafından yoğun bir şekilde ihanete uğramışlık hissi (Yine daha önceki dönemde egemen olan ‘sadık milletlere bahşedilen adalet’ kurgusu nedeniyle bu yeni dönemde etnik gruplar tarafından gerçekleştirilen isyanların/bağımsızlık hareketlerinin hainlik ve nankörlük olarak çok kolayca kodlanabilmesi).
  • Şok, panik, ölüm-kalım düşüncesi (beka kaygısı).
  • Sürekli travmaya maruz kalmaya bağlı olarak, gerçeklik duyumunun (sense of reality) sekteye uğraması; değişen dünya sistemini/koşullarını (kapitalizm) kavrama güçlüğü.
  • Batılı güçleri ve etnik azınlıkları suçlama (‘İç ve dış düşmanlar’ söylemi).
  • Batı’yla imrenme/haset-nefret sarmalında gelişen çelişkili bir ilişki (ambivalence). Batı hem düşmandır hem de modeldir. Osmanlı’yı acz içinde bırakan Batı’dan hem nefret edilmektedir, hem de onunla kapışabilmek için taklit edilmesi gerektiğine inanılmaktadır. Bu amaçla hâlâ süren Batılılaşma çabaları 1830’larda başlamıştır.
  • Osmanlı’nın büzülmesine ve aşağılanmasına tepki olarak ve gecikmiş bir şekilde yükselen Türk milliyetçiliği (kayıplar arttıkça, görece daha kapsayıcı olan Osmanlıcılık ve İslamcılıktan giderek Türk milliyetçiliğine doğru kayış).
  • Özerklik, demokrasi, eşitlik gibi talepler konusunda aşırı kuşkuculuk.
  • Çoğulluğu suçlama ve yekparelik (homojenizasyon) talebi.

İttihad ve Terakki Fırkası (İTF) yıllarına geldiğimizde egemen politik kültür açısından iki temel ‘öteki’ vardır:

  1. Batı: Hem düşmandır hem modeldir. Güvenilmezdir, bizi yok etme peşindedir. Teknolojik üstünlüğü imrendiricidir. Ahlaki olarak dejeneredir. Genel olarak üstündür.
  2. Gayrimüslim azınlıklar: Düşman Batı’nın potansiyel ya da gerçek işbirlikçileridir. Güvenilmezlerdir, arkadan hançerlerler, kan emicidirler ama çalışkandırlar.

Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen önce vuku bulan Balkan Savaşları’nda Osmanlı, imparatorluğun en önemli ve değerli parçası olarak görülen ve iktidardaki İTF’nın doğum yeri olan bütün Balkan topraklarını kaybetmiştir ve İstanbul’un bile kaybedilmesi tehlikesi atlatılmıştır. Balkan Savaşı travması, yukarıda değinilen politik kültür özelliklerinin daha da katmerlenmesine ve Türk milliyetçiliğinin rakipsiz bir siyasi ideoloji olarak sahne almasına yol açmıştır. İTF’nın Almanya’nın yanında I. Dünya Savaşı’na girmesi, yüzyıllık sürekli ve ağır travmalarla kesif bir hal alan kayıpları ve aşağılanmayı en azından kısmen telafi etme amacına dönüktür. Böylesi bir telafiye ve narsisistik onarıma şiddetle ihtiyaç duyan İTF yönetimindeki Osmanlı için I. Dünya Savaşı daha da büyük bir hayal kırıklığı ve yıkım olmuştur.

Yüzyıllık bir travmatik gerilimle ve bir tür ‘son telafi şansı’ havasında girilen savaşta yaşanan bazı gelişmeler egemen politik kültürün Cumhuriyet’e devreden versiyonu açısından tayin edici olmuştur:

  • Savaşa girerken Anadolu dışında Osmanlı’nın elinde bulunan tek toprak olan Arap vilayetleri savaşta tamamen kaybedilmiştir. Bu süreçte Arap yerel iktidar odaklarının İslam halifesi Osmanlı padişahına karşı İngiltere ve Fransa ile işbirliği yapmaları kolektif hafızaya ek bir travma olarak yazılmış ve egemen politik kültür nazarında Araplar da gayrimüslimlere benzer bir konuma gelmişlerdir.
  • Doğu cephesinde Rusya ile olan savaş, 40-50 yıldır, çeşitli hak taleplerini ifade etme biçiminde süren ‘Ermeni sorunu’nu kökten halletmek için İTF’na uygun bir zemin sunmuş ve Doğu cephesinde kimi silahlı Ermeni gruplarının Rus Ordusu ile işbirliği yapması gerekçe gösterilerek, önce yüzlerce Ermeni aydını idam edilmiş, hemen ardından da Anadolu ve Trakya’nın hemen her yerinden (ki büyük çoğunluğunun Doğu cephesiyle bir alakası yoktur) bütün Ermeniler, gayet planlı ve sistematik bir şekilde, Mezopotamya çöllerine doğru ‘zorunlu göç’e (tehcir) tabi tutulmuştur. 20. yüzyılın ilk büyük kitlesel katliamı/kırımı olarak tarihe geçen bu ‘zorunlu göç’te resmi ve gayriresmi güçler tarafından taammüden ve hastalık, açlık, iklim koşulları nedeniyle dolaylı olarak öldürülen Ermenilerin sayısı tam olarak bilinmemekle birlikte değişik kaynaklara göre 800 bin (resmi Osmanlı rakamı) ila 1,5 milyon arasındadır.[4] Ermenilerin terk etmek zorunda kaldığı evler, topraklar ve işyerleri bir tür ganimet olarak paylaşılmış ve ağırlıklı olarak savaşın finansmanında kullanılmıştır. İTF’nın planlayıp yürüttüğü bu operasyon, yukarıda değinilen gayrimüslim azınlıklara yönelik derin kuşku/güvensizlik temelinde Anadolu’nun homojenleştirilmesi yolunda atılmış en trajik adımdır. Ermenilerin Anadolu’dan temizlenmesi ve yaşanan travmaların telafi edilmesi uğruna ‘düşman öteki’ olarak kodlanan insan gruplarının ne ölçüde travmalara maruz bırakılabileceğinin göze alındığını göstermektedir.
  • Savaşın sonunda Almanya’yla birlikte Osmanlı da yenilmiş; eldeki son bakiye, Anadolu’nun bile beşte üçü kadarı (başkent İstanbul dahil) Batılı devletlerce işgal edilmiştir. Sevr anlaşması bu durumu kayda geçirir. Telafi niyeti geri tepmiş; aksine, daha çok toprak ve nüfus kaybedildiği gibi Osmanlı net bir şekilde teslim alınmış ve işgal edilmiştir. İşgal güçleri arasında daha yakın zamanlara kadar Osmanlı egemenliğinde yaşayan Yunanlılar da vardır. Sevr antlaşması, gerek Anadolu’nun işgali gerekse Ermeni ve Kürt etnisitelerine özerklik/bağımsızlık tanınmasına açık kapı bırakması nedeniyle Osmanlı’nın kadim beka kaygısının (annihilation anxiety) ve aşağılanmanın doruk noktası ve kristalleşmiş hâli olarak kolektif hafızaya kazınır (Sevr, egemen politik kültür içinde hâlâ travmatik bir anı olarak faaliyetini sürdürme yeteneğine sahiptir).

(Bkz: Dipnot 5)

 

Devletlerin/milletlerin tarihinde görece kısa sayılabilecek bir zaman parçasında (bir yüzyılda) yaşanan kayıpların inanılmaz büyüklüğü[5] ve de “son telafi şansı” olarak görülen savaşın bu şekilde sonuçlanması, imparatorluğun gerçekten yok olma aşamasına gelmesi, egemen politik kültür açısından büyük bir altüst oluş demektir. Kaybın/acının büyüklüğü, bununla başetmek için gereken zihinsel operasyonların da devasa olmasını gerektirmiştir.

Osmanlı’nın parlak dönemlerinden kalan o temel ‘büyüklenmeci kendilik duyumu’ 1918’de tarumar haldedir. Hâlâ buna bağlı yenilmezlik/dokunulmazlık fantezisinin peşinden giden Enver Paşa Asya’da Türk-İslam halklarını peşine takma uğraşı verirken telef olmuştur. Bu dünya savaşından İTF liderlerine göre yıpranmadan, hatta Çanakkale savunması nedeniyle itibarı artmış olarak çıkan Mustafa Kemal ve ekibi ise daha gerçekçi bir hedefin peşine düşer ve vatan olarak “Misak-ı Milli” sınırlarını çizerler. Bu yeni hedef, Osmanlı’nın büyüklenmeci kendilik duyumunun yanında çok minimal bir hedeftir. Egemen politik kültürün aniden çok radikal bir şekilde kendilik imajını küçültmesi gerekmiştir. Bu, isteyerek değil, elde kalanı kurtarmak için mecburen rıza gösterilen bir değişikliktir ve sindirilmesi öyle kolay değildir. Kaldı ki bu görece minimal hedefi bile tutturmak kolay değildir; Anadolu’nun çoğu işgal altındadır ve özellikle Batı’da Yunan Ordusu’na, Doğu’da ise Ermeni devleti ihtimaline karşı bir “Kurtuluş Savaşı” vermek gerekecektir. Sonuç olarak bu savaş kazanılır (ki Osmanlı-Türk güçlerinin yüzyılı aşkın süredir kazandığı ilk savaştır) ve Mustafa Kemal liderliğinde Cumhuriyet ilan edilir (Musul/Kerkük dışında Misak-ı Milli hedeflerine ulaşılmıştır). Bu Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasındaki mübadele ile Anadolu’nun homojenizasyonunda yeni ve büyük bir aşama daha geride bırakılır ve 2-2,5 milyon Rum Anadolu’dan temizlenir. Balkan Savaşları’ndan mübadeleye kadar olan 12-13 yıllık dönemde Ermeni ve Rumların temizlenmesi, onların yerini kısmen Balkan ve Kafkaslardan gelen/kaçan Müslüman göçmenlerin alması ve savaşlarda ölenler nedeniyle Anadolu’nun nüfusu büyük bir altüst oluş yaşamış ve ciddi ölçüde değişmiştir.

Kopuşmalı bir süreç olarak Cumhuriyet

Egemen politik kültür ve de uzun yıllar savaş ve yokluk/yoksulluk yaşamış Anadolu halkı açısından 1920’lere gelene kadar yaşanmış travma oldukça ağırdır. Yeni dönem (Cumhuriyet) bu taze travma üzerine kurulacak ve yeni bir yola, bu sefer ulus-devletle, devam edilecektir. Cumhuriyet’i kuran kadro, bu taptaze travmatik durumla başedebilmek için çok katmanlı kopuşmalı[6] bir süreç izlemiştir. Bu değişik kopuşma katmanlarını kısaca da olsa tek tek ele alalım:

  • Öncelikle Osmanlı’nın yüzyıllık travma (çözülüş/yıkılış) dönemi politik kültürün dışına atılmıştır. Osmanlı dönemine dönük olarak genel bir mesafelilik ve soğukluk söz konusudur; ancak Osmanlı hatırlandığında ya da okullarda ders olarak okutulduğunda hatırlanan ve kısmen özdeşim kurulan hep parlak dönemlerdir. Osmanlı’nın son yüzyılı büyük ölçüde yok sayılmıştır. Egemen politik kültür, kaybedilenlerin yasını tutmayı engellemiş; kayıp dönemini yok saymayı, onunla yüzleşmemeyi tercih etmiştir. Cumhuriyet’in resmî ideolojisi ve millî eğitimi, ‘Kurtuluş Savaşı’nı bir sıfır noktası olarak kabul etmiş ve önceki dönemin üstü örtülmüştür.[7]
  • İlk katmandaki kopuşma kurban olarak yaşantılanan travmatik geçmişe dairse, ikinci düzeyde de fail (perpetrator) olarak yaşantılanan travmatik geçmişe dair bir kopuşma vardır. Ermeni Kırımı başta olmak üzere Osmanlı’nın son döneminde devlet marifetiyle işlenen suçlar da politik kültürün dışına atılmış, yok sayılmış, bunlarla yüzleşilmemiştir. Cumhuriyet dönemi boyunca, defalarca (çeşitli Kürt isyanlarının bastırılma şekillerinden, Varlık Vergisi’ne, 6-7 Eylül olaylarına, kontrgerilla marifetlerine ve çok yakın zamanlarda gözümüzün önünde patlayan Susurluk skandalına kadar) devletin işlediği suçlarla yüzleşme, egemen politik kültürün tahammül sınırlarının dışında olmuştur. Bu suçlarla yüzleşmenin duygusal (suçluluk duygusu) ve politik ağır bir bedeli vardır ve kendini beka kaygısıyla katı bir şekilde organize etmiş devlet açısından yüzleşme yerine o bedeli ödememek ve katılığı gevşetmemek için suçların yoksayılması (hatta mağdurların suçlanması) her zaman tercihe şayan olmuştur. Bu tercihi, yakın zamanlarda bu ülkede başbakanlık yapabilmiş Tansu Çiller, satır aralarında Susurluk skandalını devletin neden kapatması gerektiğini anlatan ve devletin kullandığı ülkücü bir katil olan Abdullah Çatlı’yı sahiplendiği bir konuşmasında veciz bir şekilde ifade etmiştir: ‘Bu vatan için kurşun sıkan da kurşun yiyen de şereflidir, evladımızdır...’[8]
  • Cumhuriyet’le birlikte, 1830’larda başlamış Batılılaşma çabalarına büyük bir hız verilmiş ve Osmanlı’yı Batı karşısında zayıf düşürdüğüne inanılan ‘geri’ kültür unsurlarıyla radikal bir kopuşma yaşanmıştır. Bu çerçevede İslam ve Doğu egemen politik kültürün dışına atılmıştır. Alfabeden giyim kuşama, müziğe kadar bu ‘geri’ unsurları temsil eden her şey Batılı muadilleriyle zorla yer değiştirmiştir. Kültürel devamlılık büyük darbe almıştır. Cumhuriyet günümüze kadar Doğu ve Güney komşularına dair bir ilgisizlik ve meraksızlık içinde olmuştur. Bu kopuşmanın öbür yüzü olan radikal Batılılaşma (ki zihniyet düzeyine geçemeyen, büyük ölçüde biçimsel bir Batılılaşmadır söz konusu olan) ise başka bir açıdan yine travmatik kaybın (geri kalmışlığın/ezilmişliğin/yenilmişliğin) hızla telafisi saikiyle gündemdedir. Ne kadar Batılı olursak/Batılı gibi görünürsek, Batı’nın Osmanlı’yı bitiren ezici üstünlüğünü hatırlamamız o kadar gerekmeyecektir ve de tekrar aynı sefil duruma düşmemiz zorlaşacaktır. ‘Muasır medeniyet seviyesine ulaşma’ şeklinde özetlenen bu hedef Cumhuriyet elitini ve toplumun geniş kesimlerini hâlâ büyük ölçüde motive etmeye devam etmektedir.[9]
  • Cumhuriyet, yekrape bir ulus-devlet kurma adına ‘Türklük’ dışında herhangi bir etnik grubun politik kültürde boy göstermesine tahammül edememiştir. Lozan Antlaşması nedeniyle gayrimüslim azınlıkları resmen tanımak zorunda kalmasına rağmen, onlara her zaman aşırı kuşkuyla potansiyel suçlu ile misafir arasında gezinen bir aralıkta muamele yapmış, onları hiçbir zaman bu ülkenin sahibi eşit yurttaş olarak görmemiş ve çeşitli ayrımcılıklara maruz bırakarak sayılarının giderek azalmasını (bu sefer öldürerek değil, yurtdışına dışına göç etmelerini ‘teşvik’ ederek) sağlamıştır. Öte yandan, Müslüman olduğu için Lozan Antlaşması'nda kendilerine yer bulamayan Kürtlerin varlığı bile inkâr edilmiştir. Cumhuriyet’in başından beri bu inkârı delmeye çalışan çok sayıda Kürt isyanı yaşanmış ve bunların hepsi kanla ve sonra yine geleneksel Osmanlı yöntemi olan tehcir (zorunlu göç) ile bastırılmıştır. Bu katmanda azınlıklar üzerinden yürüyen kopuşma, Osmanlı’nın travmatik çöküşünden devralınan beka kaygısına ve her etnik farklılığı ‘vatanı parçalamak için potansiyel nifak tohumu’ olarak gören aşırı tetikte bir algıya (ki buna ‘Sevr paranoyası’ da diyoruz) bağlıdır. Türk olmadığını iddia etme cüreti gösteren her kişi ve grup, egemen politik kültürde otomatik olarak ‘acaba parçalanacak mıyız?’ kaygısına yol açmıştır. ‘Ne mutlu Türküm diyene’ denilmiş ve bu topraklarda yaşayan herkese ‘makul’ bir Türkleşip asimile olma yolu bahşedilmişken, ‘ben Kürdüm’ ya da ‘başka bir şeyim’ demek nankörlük ve hainlik olarak kodlanmıştır. Azınlıklarla ilgili kopuşmanın, özellikle Kürtleri etkilemiş olan başka bir boyutu da insan ve yer isimlerinin bile Türkçeleştirilmesidir.
  • Son olarak, egemen politik kültürün tahammül gösteremediği ve sert bir şekilde dışarıda bıraktığı bir diğer unsur da sosyo-politik düzene radikal bir açıdan muhalefet edenler olmuştur. Parçalanmamak için bu kadar emek harcayan bir devlet tabii ki her şeyin kontrolünü elinde tutmak isteyecek, ne şekilde olursa olsun düzenin sarsılmasına izin vermeyecektir. Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın meşhur ‘bu ülkeye komünizm gerekiyorsa onu da biz getiririz (size ne oluyor?)’ sözü bu katmandaki kopuşmayı özlü bir şekilde dile getirmektedir.

Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından itibaren yukarıda değinilen beş katmanda devreye giren kopuşmalar, çok büyük değişikliklere uğramadan günümüze kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir. Devlet, millî eğitim ve olabildiğince sosyal hayat bu kopuşmalar üzerinden tanzim edilmiş, oldukça katı ve dar bir siyasi alana izin verilmiş, toplum kendi içine kapatılmış, herkesin milliyetçi ve Kemalist olması gerektiği savunulmuş, gerektiğinde ve sık sık şiddete başvurulmuş ve bu politik kültürün egemenliğini sürdürmesi sağlanmıştır. Askeri-sivil bürokratik elit, her zaman bu politik kültürün has taşıyıcısı (ve yeniden üreticisi) olmuştur. Önce Mustafa Kemal’in devlet kurtarıcı/kurucu karizması üzerine dayanan tek parti diktatörlüğü döneminde doğrudan denetim sağlanmıştır. Sonra daha çok dış koşulların dayatmasıyla geçilen çok partili dönem, kısa bir süre sonra merkezkaç dinamiklerin statükoyu sarsmasından endişe eden Ordu’nun ilk darbesiyle birlikte ‘darbeli askerî demokrasi’ aşamasına varmıştır. Öteden beri demokrasi mücadelesi verilmekte ve her seferinde egemen politik kültürün dayanılmaz ağırlığı altında ezilinmektedir. Bunun bedeli Türkiye’nin bir türlü rahatlayamaması ve kendi kendine boyuna huzursuzluk üretmesi olmaktadır. Çünkü kopuşan parçalar yok saymakla yok olmazlar en azından kabuslar[10] şeklinde bizi rahatsız etmeye devam ederler.

Sonuç yerine

Bu çok katmanlı, kopuşmalı politik kültür (genel anlamda siyasi zihniyet dünyası), Türkiye’nin ana meselelerinden biridir. ‘Ekonomik/sınıfsal altyapının türevi’ tali bir mesele değildir. Bu devletin nasıl, hangi zihni şemalara dayanılarak kurulduğu ve bu ülkede yaşayan insanların nasıl görüldüğü, devlet-toplum ilişkilerinin nasıl düzenlendiği meselesidir.[11] Ve bu kültür demokratikleştirilmeden (ya da bu konuda epey bir mesafe alınmadan) toplumun enerjisini verimli bir şekilde sol-sağ siyasi mücadele zemininde kurmak mümkün olmayacaktır, çünkü bu kopuşmalar büyük bir enerji tüketmeye devam edecektir.[12] Egemen politik kültürün demokratikleştirilmesi ise bahsedilen kopuşmaların giderilmesini ve bu kopuşmaların işaret ettiği sorunlarla yüzleşmeyi gerektirmektedir. Bu amaçla Türkiye devleti ve toplumu:

  • Osmanlı geçmişiyle ve İslami yanıyla barışmak ve bunları genel Batı yönelimiyle yeniden harmanlamak durumundadır. Bu aynı zamanda kültürel kimliğin yeniden tarif edilmesi/bütünleştirilmesi anlamına gelecektir.
  • Politik, etnik ve dini çoğulluğuyla barışmak ve bu gruplara demokratik haklarını tanımak, siyasi alanı genişletmek zorundadır.
  • Yakın ve uzak geçmişteki travmatik kayıpları ve çatışmalarıyla yüzleşmek, kayıpların yasını tutmak, hafızasını tazelemek, kendini eleştirmek ve bunlara dair içgörü geliştirmek zorundadır.
  • Devlet ya da diğer politik odaklar tarafından şiddete maruz bırakılmış, insan hakları ihlal edilmiş insanların, grupların ve halkların haklarını aramalı; suçluların cezalandırılmasını talep etmeli; bu konularda eleştiri/içgörü geliştirmeli; maddi/manevi kayıpların tazminini gündemine almalıdır.

Kuşkusuz bu hedefler kısa vadeli hedefler değildir ve uzun soluklu siyasi mücadele kadar kültürel/sanatsal çaba da gerektirmektedir.[13] Önemli olan yola düzülmüş olmak, bu hedefleri siyasi gündemin önemli maddeleri arasına katmak ve takipçisi olmaktır.

AKP eliyle yapılan AB reformlarını bu kopuşmalı politik kültür bağlamında yeniden yorumlayabiliriz.

Öncelikle, AKP her ne kadar pragmatist bir tarzda bu reformların peşine düşmüş olsa da İslami kökenli bir partinin bir Batı birliğine üye olmak için bu kadar çaba içinde olmasının yurtiçinde ve yurtdışında önemle kaydedildiğinden emin olabiliriz. Bu kombinasyonun AKP’nin tasavvurundan görece bağımsız bir ağırlığı vardır. Gerek Türkiye’de gerekse Avrupa’da, sadece bu kombinasyon bile belli bir rahatlama sağlamıştır.[14] Yukarıda değindiğim kopuşmalardan biri olan Türkiye’nin İslami yanı, AKP eliyle politik kültürün içine doğru bütünleştirilmeye başlanmış ve ilginç bir şekilde bu hareketlenme AB ile bütünleşme süreciyle çakışmıştır. Egemen politik kültür hala özellikle başörtüsü üzerinden bu İslami yanı kopuk tutmaya çalışmaktadır, ama bir eşiğin aşıldığı ve bu kopuşmanın giderilme yoluna girdiği söylenebilir.[15] Bu süreçte AKP’nin de içinden çıktığı RP’den oldukça farklı bir profil çizdiğini ve kutuplaştırıcı yaklaşımlardan kaçınarak bu bütünleşme sürecini kolaylaştırdığını belirtmek gerekir.[16]

Kıbrıs konusunda yine AB ile rabıta nedeniyle geleneksel milliyetçi (ve de aslında yayılmacı) politikadan yine AKP marifetiyle vazgeçilmesi, korku, hezeyan ve mümkün olduğunca telafi (bu konuda eskiden kaybedilmiş toprakların nispeten telafisi; ‘Türkün makus talihinin yenilmesi’; Kuzey Kıbrıs’ın ‘elde’ tutulması) üzerinden yürüyen milliyetçi pozisyon için ciddi bir geri adımdır. Bu süreçte Kıbrıslıtürklerin ‘yeter, bizi kurtarmayın artık’ diye çıkan gür seslerinin Türkiye’deki statüko açısından oldukça sarsıcı etkisini kaydetmek gerekir. Kıbrıs’ta da önemli bir eşik atlanmıştır.[17]

Kürtçe yayın/eğitim konusunda AB reformları sayesinde atılan adımlar, her ne kadar kaplumbağa hızıyla da gitse ve hiçbir şekilde yeterli olmasa da, 80 yıldır varlıkları inkâr edilen Kürtler, kendi dillerinin resmen tanındığını görmüş durumdalar. Alınması gereken daha çok yol olmasına rağmen, bu konuda da ilk eşik atlanmış ve kopuşma delinmiştir. Benzer bir şekilde, gayrimüslim azınlıkların maruz kaldığı ayrımcılıklar saptanmış/tanınmış ve ağırdan alınarak da olsa çözülme yoluna girmiştir. Kürtler/Kürtçe ve azınlıklar konusunda henüz başlangıç aşamasında olan değişiklikler, 80 yıllık milliyetçi paradigmayı sarsan ve ‘Türkiyelilik’ üzerinden yeni bir yurttaşlık kavramının geliştirilmesine yol açabilecek ciddi adımlardır.

AİHM kararlarının iç hukukun üzerinde sayılması, değeri zaman içinde ortaya çıkacak ve kısmi de olsa Türkiye’de bir hukuk reformu başlatacak önemde bir reformdur. Bilindiği gibi, AİHM bir süredir Türkiye’deki hukuk sisteminin nasıl işlemediğini Türkiye’yi yüzlerce kez mahkûm ederek göstermişti. Şimdi bu durum daha üst bir düzeye taşınıyor.

Örnekleri uzatmak mümkün ama bu yazı çerçevesinde gerekli değil. Vurgulanması gereken, bu reformların egemen politik kültürün yapı taşlarını sarstığı ve yıllardır üstü sımsıkı örtülmüş, havasızlıktan kurtlanmış kimi sorunların ilk defa havayla temas etmesinin sağlanmış olması. Bu ilk temas ve bunun deneyimi çok önemli, zira ancak bu sayede toplumun kimi kesimleri bu havalandırmanın tadına varacak ve tam havalandırma isteyecek; diğer bazı kesimleri de bu havalandırmadan tad almasalar bile bunun kötü ya da korkulacak bir şey olmadığını görmüş olacak. ‘Milli güvenlik devleti’nin, militarizmin ve ‘Sevr paranoyası’nın lüzumsuzlaşma ihtimali var. Korku bezirganlarının telaşı bu yüzden.

Türkiye’nin havalandırılacak/yüzleşilecek onlarca, belki de yüzlerce sorunu/vukuatı var. Mesele AB’den müzakere tarihi almakla, hatta AB üyesi olmakla tüketilebilecek gibi değil. Ancak AB reformlarının en azından bazı temel konularda ilk havalandırmayı sağlamış olması önemli. Bundan sonrasının nasıl gelişeceği toplumsal muhalefetin bu işlerin ne kadar takipçisi olacağına ve bu havalandırmalara karşı oluşması muhtemel milliyetçi tepkilerin nasıl savuşturulacağına bağlı. Ama en azından şundan emin olabiliriz: Türkiye eğer AB içinde ya da dışında, özgürlükçü demokratik bir toplum olacaksa, bunun önkoşullarından biri kopuşmalı politik kültürünü dönüştürmesinden geçecek. Böyle bir ihtiyaç var ve o kadar küflenmiş bir yapıyla karşı karşıyayız ki bu süreç bir ucundan ciddi bir şekilde başlarsa, hepimizi şaşırtacak hız ve çapta ilerleyebilir. Türkiye solu, AKP’nin neoliberal politikalarına karşı, yoksunlaştırılanların yanında konumlanırken, politik kültür ekseninde ise bu derin dinamiklerin farkında olup karşıtlık değil, aşma perspektifine sahip olmalı. Böyle bir sola olan ihtiyaç da büyük.

 

 

[1] Hakan Yılmaz (2003). Türkiye’de Avrupa şüpheciliği. Boğaziçi Üniversitesi Avrupa Çalışmaları Merkezi’nden yapılan sunum.

[2] Bu meseleyi daha önce Birikim’de iki ayrı yazıyla daha etraflı olarak ele almış idim:

Murat Paker (2002). Bir dellenme/debelenme klasiği olarak Türkiye. Birikim, 159 (Haziran 2002).

Murat Paker (2004). İnkardan potansiyel suç unsuruna doğru farklı dil ve lehçeler. Birikim, 178 (Şubat 2004).

[3] Bu konuya değişik açılardan yaklaşan iki makale için bkz:

Haldun Gülalp (2004). Sol, Avrupa Birliği’ne nasıl bakmalı? Birikim, 181 (Mayıs 2004).

Mesut Yeğen (2004). Solun hicap günleri. Birikim, 181 (Mayıs 2004).

[4] Bu katliamı o dönemde işlenen diğer katliamlardan ayıran iki temel özellik vardır: 1) Nicelik olarak öldürülen insanlar, diğer katliamlarla kıyas kabul etmeyecek derecede çoktur ve daha önemlisi 2) bu katliam, bir iktidar partisinin (İTF) marifetiyle ve bilinçli olarak, bir etnik grubu belirli bir coğrafyadan temizlemek amacıyla yapılmıştır.

[5] Osmanlı’nın toprak kaybı meselesini kabaca sayısallaştırırsak, karşımıza Grafik 1 çıkıyor: 17. yüzyıl sonunda Osmanlı en geniş sınırlara sahip ve diyelim ki 100 m²’lik bir arazisi var (Osmanlı Devleti kurulurken, 13. yüzyıl sonunda, 0,5 m²’si bile yoktu). 18. yüzyılda bu 100 m2 aşağı yukarı korunuyor. 19. yüzyıl başından Balkan Savaşları’na kadar (1910) bu 100 m2‘nin 60 m2‘si kaybediliyor. Balkan Savaşları, Trablusgarb, I. Dünya Savaşı ve sonrasındaki işgal neticesinde 35 m2 daha kaybediliyor. 1920-21 dönemecinde elde kalan toprak sadece 5 m2’dir. ‘Kurtuluş Savaşı’ en son kaybedilen 5 m2’yi geri alarak Cumhuriyet’i 10 m2 üzerine kuruyor. Dolayısıyla 19. yüzyıl başından Cumhuriyet’e uzanan süreç %90’lık bir büzülme anlamına geliyor.

[6] “Kopuşma”yı dissociation karşılığı olarak kullanıyorum. Daha iyi bir karşılık bulunana kadar “kopuşma” (ya da belki “çözüşme”) kullanılabilir gibi görünüyor. Kopuşma kavramı, psikanaliz ve travma literatüründe geliştirilmiş bir kavram ve kısaca ve kabaca şöyle bir savunma mekanizmasını tanımlıyor: Kişiye yoğun korku/kaygı yaşatan (travmatik) durumlarda duygusal acıyla baş etmek için acı veren uyaranın/durumun/algının/anının/düşüncenin vb. zihinsel faaliyetin normal bilinç süreçlerinden koparılması, ayrışması ve faaliyetini bağımsız olarak sürdürmesi. Bu savunma mekanizmasının en uç örneği “çoğul kişilik” ise de daha yaygın ve hafif şekilleri arasında aslında doğrudan birbiriyle ilintili zihinsel faaliyetleri birbiriyle ilişkisiz olarak yaşantılama (compartmentalization) ve olan biteni gerçek değilmiş gibi algılama (derealization) vardır. Örnek vermek gerekirse: Çocukluk yıllarında cinsel tacize maruz kalmış bazı kişilerde, tacizin yarattığı devasa psikolojik acıya katlanabilmek için taciz anında bilinç süreçlerinde bir kopuşma yaşanması; taciz sanki başka birine oluyormuş gibi hissedilmesi ya da duyu sisteminin tamamen kapatılıp hiç bir şey hissedilmemesi; bu anıların tamamen bilinçdışına atılması, en azından kolayca erişilebilir bir halde olmaması; bunun yanında bu anıların bilinçdışı süreçler aracılığı ile ergenlik ya da erişkinlik dönemlerinde kişinin ilişki ve cinsellik dünyasını bozması, bir türlü tatminkar ve sürekliliği olan ilişkilerin kurulamaması. Ya da ağır ve tekrarlayıcı tarzda işkenceye maruz kalan bazı kişilerde yine benzer bir savunma mekanizmasıyla işkence sırasında olan bitenin bilinçten kopuşması; daha sonra ortada herhangi bir tehlike durumu yokken bile bu kopuşmuş anıların/duyguların işkenceyi dolaylı olarak anıştırma ihtimali olan en ufak dışsal ya da içsel uyaranlar karşısında uykuda kabuslar ya da uyanıkken sanki travma o an yeniden oluyormuş gibi şiddetli psikolojik ve fizyolojik tepkiler şeklinde geri gelmesi ve bilinç halini tehdit etmesi. Bu yüzden travma mağduru genel bir unutkanlık geliştirip, acılı malzemenin hatırlanıp tehdit etme riskini azaltmaya çalışabilir ya da aşırı sakıngan/kaçıngan bir hayat tarzı tutturabilir. Travma sırasında kopuşan zihinsel malzeme/süreçler, normal bilinç süreçlerinin içine alınıp bütünleştirilmedikçe bağımsız ve tehditkâr varlıklarını sürdürürler; travma mağdurunun psikolojik işlevselliğini ciddi derecede zedelerler. Bu tür durumların psikoterapisinde genel amaç, tehdit edici yeniden yaşantılama durumundan üzücü ve acılı da olsa (yas tutmayı gerektirse de) hatırlama durumuna varabilmektir. Bu da kabaca, kopuşmuş zihinsel malzemenin/süreçlerin psikolojik olarak sindirilmesi ve geçmiş ile bugün arasındaki farkın farkına varmak anlamına gelir.

[7] Bu noktada her yıl birçok şehirde gerçekleştirilen ‘şehrimizi temsili düşman kuvvetlerinden kurtarma’ müsamerelerine değinmek gerekir. Egemen politik kültürün 80 yıl sonra bile bir türlü vazgeçemediği ve her yıl zorlantılı (compulsive) bir şekilde tekrarladığı bu törenler, kanımca beka kaygısını gidermeye ve zafer ihtiyacını telafi etmeye yönelik bir tür kendini inandırma çabalarıdır. Travmatik geçmişle ve kayıplarla doğrudan yüzleşilmemekte, zafer kazanıldığına ve kurtulunduğuna gerçekten inanılmamakta ve bu tür törenlerle her yıl düzenli olarak bir ‘yeniden kendini inandırma seferi’ düzenlenmektedir. Bu durum aynı zamanda geçmiş-bugün farkının tam olarak konulamadığına ve sürekli teyakkuz hâlinin bir şekilde devam ettiğine işaret etmektedir. 

[8] İTF iktidarında, özellikle I. Dünya Savaşı’nda Ermeni kırımının yürütülmesinde kritik görevler üstlenen Teşkilat-ı Mahsusa ile 80 yıl sonraki ‘Teşkilat-ı Susurluk’ arasındaki paralellikler, egemen politik kültürün sürekliliğini göstermesi açısından oldukça dikkat çekicidir.

[9] ‘Batı’ya benzeme’ çabalarının ne kadar başarılı olduğunun nihai test noktası Batı’nın bizi ne kadar beğendiği/kabul ettiğinden geçmektedir. O yüzden, örneğin, ‘Türk öğrencisinin/doktorunun/mühendisinin ABD’de/Avrupa’da şu bu başarısı’ mealinde haberler sürekli abartılarak basında yer bulabilmekte; Türkiye’ye gelen Batılı turistlerin Türkiye’yi övücü sözlerinin üzerine atlanmakta; futbol maçlarında ‘Avrupa duy sesimizi...’ diye bağrılabilmekte; Batı’dan gelen her tür eleştiri nefret dalgaları kabartabilmekte vb.

[10] Güncel ‘kâbus’ örnekleri olarak Kürt sorunu, türban ve Ermeni kırımı konusunda Türkiye’nin yaşadığı sıkışmayı gösterebiliriz.

[11] Aynı zamanda Türkiye toplumunun kadim kültürel kimlik bunalımı da paralel ve ilişkili bir süreç olarak akılda tutulmalıdır.

[12] Benzer bir şekilde, politik kültürün demokratikleştirilmesi gibi bir derdi olmadan, böyle bir süreç yaşanmadan, başka vesilelerle büyüyen ve bazı durumlarda iktidara gelen sol/sosyalist hareketlerin devraldıkları egemen politik kültürü büyük ölçüde aynen yeniden ürettiklerine de yeterince şahit olduğumuz bir vakıadır.

[13] Geçerken belirtelim ki bu çapta bir yüzleşme ve kopuşmaların bütünleştirilme çabası birbiriyle ilişkili iki temel eksende yürüyebilir: Bunlardan birincisi, Türkiye toplumunun kendi içinde halleşmesi ve eleştirel bir içgörü kazanmaya çalışmasıdır. Bu eksenden beslenecek ve de dönüp bu ekseni besleyecek ikinci eksen ise, kopuşmuş parçalarla halleşme imkânı yaratacak ilişkisel bir alanın (relational space) kurulmasıdır. Örneğin, egemen politik kültürden kopuşturulmuş Kürt, Ermeni, Rum, Arap, İslam vb. parçalarla geliştirilecek sürekli ve verimli bir diyalog ortamı ve çeşitli düzeylerde ortak faaliyetlerin yapılabilmesi çok önemlidir. Böylesi iki eksenli bir faaliyet sonucu bir bütünleşme yoluna girildiğinde, hem zamanında kopuşmaya yol açan egemen politik kültürün hem de kopartılmış olan parçaların ‘özgün’ hallerini kaybedeceklerini ve her iki tarafın da daha üst, daha geniş ve daha demokratik bir politik kültür çerçevesinde yeniden tanımlanabileceklerini söyleyebiliriz. Bu tür bir ‘bütünleşme’nin çelişkisi/çatışkısı olmayan bir duruma tekabül etmediğini; aksine sağ/sol çatışkısını, olması gereken mecraında, daha ön plana çıkaracağını da belirtelim.

[14] Kuşkusuz, Türkiye’de Sevr paranoyasından muzdarip kesimler ve Avrupa’da ‘Hristiyan/uygar Avrupa-barbar Türkler’ imgesine sahip kesimler açısından bir rahatlama değil, aksine rahatsızlık söz konusudur.

[15] ‘Başörtüsü/türban’ meselesinin bu yazıda anlatmaya çalıştığım kopuşmalı tarzda kurulmuş egemen politik kültür açısından yarattığı ‘tehdit,’ son derece açıklayıcıdır. Egemen politik kültürün çizdiği katı ve dar zeminin tamamen dışında görülen bir simge olarak türban, sırf görünürlüğü nedeniyle içeri alınmamaktadır. Aynı düşünceye sahip biri başbakan olabilmekte ama karısı türbanlı olduğu için Cumhurbaşkanı tarafından NATO zirvesindeki uluslararası bir yemek davetine, bütün liderler eşleriyle birlikte çağrılmalarına rağmen, çağrılmamaktadır. Aynı düşünceye sahip erkekler milletvekili olabilirken, türban taktığı için bir kadın milletvekilinin başına gelmeyen kalmamaktadır. Aynı düşünceye sahip erkekler rahatça üniversiteye giderken, türbanlı kadınlar gidememektedir. Türban meselesi egemen politik kültürün görüntü/biçim konusunda ne kadar hassas ve ne kadar kendine (kendi yarattığı ve denetlediği eğitim sistemine bile) güvensiz olduğunun kanıtıdır. Çünkü türbanın kamusal (aslında resmî) alanlarda serbestçe görünür hale gelmesi, egemen politik kültür açısından ‘gerilikten kopuşma’ olarak 80 yıldır yaşandığına inanılan sürecin bir anlamda tersine dönmesi anlamına gelecektir.

[16] AKP iktidarını Türkiye’nin 80 yıl önce kopuşturulmuş olan İslami yanıyla bir tür bütünleşme fırsatı yaratmış olduğunu söylemek, AKP’ye kendiliğinden demokrat bir rol biçmemize yol açmaz. Aksine AKP, içinden türediği İslami ideoloji geleneğine ve şimdi oturduğu sağcı konumuna bağlı olarak otoriter eğilimler taşıyan bir partidir. Her tür otoriter uygulamasıyla/dayatmasıyla sonuna kadar mücadele edilmelidir. Ancak mücadele edilmesi gereken, örneğin, türban takmak istemeyenleri türban takmaya zorlamaktır; oruç tutmak istemeyenleri oruç tutmaya zorlamaktır; ‘iffet jandarmalığıdır’ ya da daha genel olarak malum Sünni İslam yorumunun tek mümkün İslam yorumu olarak bütün müslüman olduğunu belirten (ya da öyle varsayılan) kesimlere dayatılması ve başka bir tür yekparelik talebidir. Bu tür dayatmalar dışında, örneğin türbanlı üniversite öğrencisinden, milletvekilinden ya da Başbakan karısından içeri girmek için türbanlarını çıkarmalarını istemek; hem kopuşmanın devamından ve buna bağlı huzursuzluktan medet ummak hem de gereksiz bir enerji kaybı anlamına gelecektir. Türkiye’de türbanlı ve türbansız insanlar vardır ve görünür gelecekte de olacaktır. Herkesin bu durumu bir an önce sindirip, bu konunun bir siyasi itişme ve mağduriyet konusu hâlinden çıkartılmasında ve AKP’ye yönelik sol muhalefetin neoliberalizm eksenine ve otoriter uygulamalarına hasredilmesinde büyük fayda vardır.

[17] Ek: [Kıbrıs’ta Türk tarafı için, çok gecikerek de olsa, önemli bir eşik atlanmıştır ama, Kıbrıslırum milliyetçiliği Annan Planı’nı ezici çoğunlukla reddederek, pek de çözüm yanlısı olmadıklarını göstermişlerdir. Kıbrıslırum tarafının bu maksimalist tutumu, Kıbrıs’taki çözüm sürecini yeniden bir düğüm haline sokmuştur].

 

İletişime Geçin | Contact Me

Benimle iletişime geçmek için aşağıdaki formu doldurabilirsiniz.
-
You can fill out the form below to contact me.

PAYLAŞ - SHARE