“Sürecin” Yanılsa(t)malı Dinamikleri (2)

Dem Parti, Kürt Meselesi, Otoriterlik

Öne Çıkan Yazılar | Featured Articles

Dem Parti, Kürt Meselesi, Demokrasi, Otoriterlik

“Süreç”e Dair Temel Tezler

Yazıyı Oku | Read Article

Dem Parti, Kürt Meselesi, Otoriterlik

“Sürecin” Yanılsa(t)malı Dinamikleri (2)

Yazıyı Oku | Read Article

Akp, Psiko-politik, Demokrasi, Kürt Meselesi, Dem Parti, Yüzleşme, Sol

“Süreçte” Üç Farklı Söylem Dairesi

Yazıyı Oku | Read Article

S. Murat Paker

(*) Bu makale ilk olarak 24 Ekim 2026 tarihinde Yeni Arayış web dergisinde yayınlanmıştır.

 

Bu makalenin dün yayınlanan ilk bölümünde Süreç’in negatif barış ile demokratikleşme arasındaki mesafeyi belirsiz bırakan yanılsa(t)malı dinamiklerini tartıştım. Şimdi Ekim ayında, Cengiz Çandar, Sezai Temelli, Bese Hozat ve Mehmet Uçum’un yaptığı açıklamalar üzerinden bu mesafenin seçim hesaplarına, Çerçeve Yasa’nın uygulanmasına ve KSH’nin siyasi iradesine nasıl yansıdığına bakmak istiyorum.

Yeni Açıklamalar

1.. Cengiz Çandar

Bilindiği üzere, Cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan’ın yeniden (aslında dördüncü ama “resmen üçüncü kez”) aday olabilmesi için seçimlerin erkene alınması ve Meclis’in 360’lık nitelikli çoğunlukla karar vermesi gerekiyor. Otokratik iktidarın sayısı buna yetmiyor; muhalefet de şimdiye kadar Erdoğan’ı tekrar seçtirmek için seçimleri öyle anayasayı arkadan dolanma babından birkaç ay erkene almanın kabul edilemeyeceğini, ancak ciddi bir erken seçim ve seçim güvenliği garantisi sağlanırsa bunun düşünülebileceğini söyleyegeldi.

11 Ekim’de Rûdaw’a konuşan Çandar, Erdoğan’ın yeniden adaylığının önünü açacak Meclis kararında DEM Parti’nin tutumunun ne olacağı sorusunu yanıtlıyor. Erdoğan’ın hem Meclis aritmetiğinde hem de seçimde Kürt oylarına ihtiyaç duyabileceğini belirttikten sonra, vatandaşlık tanımı ve anadilde eğitimin önündeki engeller bakımından Anayasa’nın 42. ve 66. maddelerine işaret ediyor. Bu maddelerde değişiklik sözü verilmesi halinde konunun değerlendirilebileceğini söylüyor (Rûdaw, 2026).

Çok talihsiz bir açıklama. Çandar demiş oluyor ki, “Türkiye’nin demokrasi standartlarını bu kadar düşürmüş olan, otokratik bir rejim kurmuş olan bir liderin, manipülatif bir hamleyle yeniden ve üçüncü (hatta dördüncü) kez aday olmasına ilke olarak karşı değiliz. Kürt meselesiyle ilgili anayasadaki o iki maddeyi değiştirme sözü verirse, o zaman bu konuyu değerlendiririz.”

Çandar’ın açıklaması iki açıdan çok sorunlu. İlki, yıllardır mevcut anayasaya/yasalara uyma zorunluluğu bile duymayan otokratik bir iktidarın sözüyle, o otokratik iktidarın ömrünü uzatmaya katkı verebileceklerini söylemiş oluyor. İkinci sorun, bu iki hak talebinin Türkiye’nin genel demokratik güvencelerinden nasıl ayrılacağıdır. Eşit yurttaşlık ve anadilinde eğitim talepleri tali değildir; ancak bağımsız yargı, kuvvetler ayrılığı ve serbest siyasi rekabet olmadan kazanılacak hakların uygulanması ve korunması da iktidarın takdirine açık kalacaktır. Bu nedenle soru, bu maddelerin müzakere edilip edilmemesi değil, uygulanacağına dair hiçbir güvence bulunmayan bir söz karşılığında otokratik iktidarın devamlılığına neden katkıda bulunulacağıdır.

2.. Sezai Temelli

14 Ekim’de DEM Parti Grup Başkanvekili Sezai Temelli, Çandar’ın açıklamasının kişisel bir senaryo değerlendirmesi olduğunu ve parti kurullarında böyle bir gündemin bulunmadığını belirtti. Önceliklerinin sürecin sağlıklı ilerlemesi olduğunu, seçim konusunun ise sürecin sonuçları alındıktan sonra dönemin siyasi koşullarına göre değerlendirileceğini söyledi (Kırımlı, 2026).

Temelli böylece Çandar’ın açıklamasını esas olarak zamanlama açısından düzeltiyor. Reel siyasetin gereği bu olabilir belki, ama Türkiyeli demokratlar-solcular ve Kürtlerin de önemli bir kısmı, otokratik iktidarın ömrünü uzatmaya katkı verme konusunda ilkeli, net ve bütünlüklü bir tavır görmek istiyor; DEM Parti’ye de bu gözle bakıyorlar.

3.. Mehmet Uçum-1

15 Ekim’de Cumhurbaşkanlığı başdanışmanı olan ve sık sık yaptığı açıklamalarla şimdiye kadar Süreç’in güzergâhına ayar veren Mehmet Uçum, “Seçimin 2028 Mart veya Nisan’da yapılması büyük oranda netleşti,” dedi (Euronews, 2026, 15 Ekim).

Çandar’ın açıklamasından sadece birkaç gün sonra gelen bu açıklama, haliyle akıllara “iktidar acaba 360’ı nasıl garantiye aldı da bu kadar rahat bir tarih açıklaması yapabiliyor?” sorusunu getirdi.

Öcalan, KSH veya DEM, bu konuda otokratik iktidarla ne konuşmuşlardır, herhangi bir açık veya örtük bir pazarlık yürütülmekte midir veya yürütülecek midir, şimdilik bilemiyoruz; ama daha önce de ayrıntılı olarak tartıştığım gibi, şu açık gözüküyor: Otokratik iktidar, mevcut Süreç’i, kendi ömrünü uzatmak için hem takvim açısından hem de topluma yansıyabilecek doz/tepki açısından maksimum derecede ayarlayarak ve “muhalif” cenahta yer alan kimi öbekleri kendi tarafına devşirerek veya en azından nötralize ederek (etkisizleştirerek) yürütmek konusunda kararlı ve -CHP örneğine bakarsak- epey yol almış görünüyor.

4.. Bese Hozat

Aynı gün, PKK liderlerinden Bese Hozat’ın Tuğçe Tatari’ye verdiği mülakatı okuduk. Hozat’ın temel görüşlerini şöyle özetleyebiliriz (Tatari, 2026):

1.. Çerçeve Yasa yetersizdir ve bu haliyle uygulanabilir değildir.

2.. Öcalan ve silahlı eyleme katılmamış örgüt yöneticileri de yasadan yararlanmalıdır.

3.. Öcalan’ın özgür yaşam ve çalışma koşulları hukuki güvenceye bağlanmalıdır.

4.. Süreç, Türkiye’nin demokratikleşmesine, yerel demokrasinin tanınmasına ve Kürt sorununun demokratik çözümüne evrilmelidir.

5.. CHP’nin, ardından Yeni Parti’nin süreci yeterince sahiplenmemesi, muhalefete yönelik baskıların bu ölçüde artmasının nedenlerinden biridir. Muhalefet kendi Kürt sorunu çözüm projesini ortaya koyup iktidarı bu tartışmaya çekseydi, iktidarı daha erken demokratik adımlara zorlayabilir ve kendisine yönelik baskı ve tasfiye politikalarını sınırlayabilirdi.

6.. Öcalan sıradan bir örgüt lideri veya tekil bir kişi olarak değil, Kürt halkının kolektif kimliğinin, iradesinin ve özgürlüğünün temsilcisi olarak görülmektedir. Bu anlayışta Öcalan’ın özgürlüğü, Kürt kimliğinin tanınmasıyla, Kürtlerin özgürlüğüyle ve Kürt sorununun çözümüyle özdeşleştirilmektedir; Hozat, Kürt halkının da Öcalan’ı böyle gördüğünü ileri sürmektedir.

7.. Öcalan’ın statüsünün hukuken tanınması ve süreci resmen ve fiilen özgürce yürütmesi, devletin demokratik çözüme karar verdiğinin göstergesi olacaktır.

8.. İktidar, bölgesel gelişmeleri, iç siyasi dengeleri ve yaklaşan seçimleri gözeterek taktiksel biçimde zaman kazanmakta, oyalama siyaseti izlemektedir.

9.. Demokratikleşme olmadan silahlı kadroların Türkiye’ye dönmesi beklenemez; DEM Parti yetkililerinin bu yöndeki açıklamaları doğru değildir. Demirtaş, Yüksekdağ ve Güven dahil çok sayıda yasal siyasetçi hapisteyken, silah bırakanların Türkiye’de özgürce siyaset yapabileceklerine güvenmeleri için bir zemin yoktur.

10.. Silahların Türkiye’ye teslim edilmesi öngörülmemektedir.

11.. Türkiye gerekli demokratik, siyasi ve hukuki düzenlemeleri yapar, Öcalan da fiziki özgürlüğüne kavuşarak süreci özgürce yönetirse, bütün silahlı kadrolar silahlarını bırakıp Türkiye’ye dönebilir.

Hozat’ın mülakatını bu konuyla ilgili herkesin okumasını öneririm. Daha önce de başka PKK liderlerinin de Süreç’in yürütülme şekline dair kısmi eleştirileri/yakınmaları olmuştu; ancak Hozat’ın açıklamaları, sanırım PKK liderliğinin şimdiye kadar Süreç’e dair yaptığı en sert eleştirileri içeriyor. Aynı zamanda PKK’nin Öcalan’ı nasıl bir konuma yerleştirdiğini de net bir şekilde gösteriyor.

Hozat’ın Çerçeve Yasa’ya yönelik eleştirilerinin önemli bir bölümü haklı. Yasanın demokratik bir çözüm perspektifi sunmadığını ve negatif barışın gerçekleşme biçimini bile otokratik iktidarın denetimine bıraktığını daha önce ayrıntılı olarak tartışmıştım (Paker, 2026a). Ama burada KSH’nin cevaplaması gereken basit bir soru var: Madem bu yasa bu kadar sorunluydu, onca uyarıya rağmen neden desteklediniz? Görünen cevap, Öcalan’ın onayının diğer tüm değerlendirmeleri geçersiz kılması. Öcalan’ın demokratikleşmenin kapısını açacağını söylediği yasa, şimdi Hozat (ve PKK liderliği) tarafından uygulanamaz bulunuyor; ancak bu çelişkinin Öcalan’ın değerlendirmesiyle ilgili tarafı hiç tartışılmıyor.

Demokratikleşme perspektifinin yokluğu, iktidarın oyalama siyaseti ve süreci seçim hesaplarına göre sündürmesi konularında da Hozat haklı. Peki, bunlar bu iktidarın sonradan ortaya çıkmış şaşırtıcı özellikleri mi? Kendi anayasasına bile uymayan, demokratik rekabetin koşullarını sistematik olarak ortadan kaldıran bir iktidardan, kendisini tehdit edecek bir demokratikleşmenin taşıyıcısı olmasını beklemek ne kadar gerçekçi? Negatif barış için bu iktidarla müzakere etmenin gerekliliğini, aynı iktidarla demokratikleşmenin mümkün olabileceği beklentisine dönüştürmek, tam da Süreç’in başından beri eleştirdiğim yanılsa(t)malı yaklaşım (Paker, 2026b, 2026c).

Üstelik şimdi yasanın uygulanması için ileri sürülen koşulların başında yine Öcalan’ın özgürlüğü, statüsü ve çalışma koşulları geliyor. Peki, Öcalan yarın bu koşulları erteleyip mevcut çerçeveyle devam etmeyi uygun bulursa ne olacak? KSH yöneticileri ona karşı çıkabilir mi? Öcalan’ın onayı nedeniyle desteklenen bir yasanın uygulanmasına, yine onun statüsü üzerinden itiraz ediliyor; fakat bu itirazın Öcalan’dan bağımsız bir siyasi iradeye dayanıp dayanmadığı belirsiz kalıyor.

Aşağıda ele alacağım Uçum açıklaması bu belirsizliği iktidarın nasıl değerlendirdiğini de çok net bir şekilde gösteriyor. Uçum’un yaklaşımı, mealen, muhataplarının Öcalan olduğu ve diğer aktörlerin ağırlığının ona uygun hareket ettikleri ölçüde tanındığı yönünde (Uçum, 2026). Hozat ise buna karşı Kürt halkının çoğul siyasi iradesini savunmak yerine, halkın kimliğini, özgürlüğünü ve çözüm kapasitesini tek bir kişinin statüsüyle özdeşleştiriyor. Böylece iktidarın KSH’nin bağımsız öznelik kapasitesini daraltan yaklaşımıyla, KSH’nin kendi iradesini tek kişide toplaması birbirini besliyor. Hozat’ın iddiasının aksine, bir liderin muhatap alınması veya özgürleşmesi, bir halkın eşit yurttaşlığa kavuşmasıyla aynı şey değildir; ve tabii ki demokratikleşmeye karar verebilecek olanlar devletler değil, toplumsal dinamiklerdir (Paker, 2026c). KSH içinde Öcalan’la aynı fikirde olmamanın, ona açıkça muhalefet etmenin meşru bir yeri var mı? Yoksa bütün siyasi iradeyi çeyrek yüzyılı aşkın süredir devletin cezaevinde tuttuğu kült-karizmatik bir lidere tamamen devretmek -ki dünyadaki hiçbir çatışma çözümü örneğinde eşi benzeri olmayan, tamamen alakürdi bir durumdur-, hareketi aynı devletin müdahalelerine olağanüstü açık hale getirmiyor mu? Buradan demokratik/çoğulcu bir açılım nasıl çıkacak? (Öcalan’ın KSH içindeki yeri, liderlik tarzı ve bu tarzın Süreç’teki avantaj ve dezavantajlarını daha önce ayrıntılı olarak tartışmıştım (Paker, 2025b).)

Hozat’ın CHP’nin ve ardından Yeni Parti’nin Kürt meselesinde açık bir demokratik çözüm programı ortaya koymamasına yönelik eleştirisi de haklıdır; Yeni Parti bu konuda sıkıştırılmalıdır (Paker, 2026d). Ancak sürece daha güçlü destek verselerdi, bu kadar baskıya uğramayacakları iddiası, PKK liderliğinin Türkiye’nin siyasi gerçekliğinden oldukça kopuk ve biz-merkezci bir yaklaşım içinde olduğunu düşündürüyor. CHP–Yeni Parti, iktidara ciddi bir alternatif oluşturduğu (bu alternatifin oluşmasında DEM Parti ile yapılan seçim ittifakı çok önemli bir yer tutmaktadır) ve seçim kaybının otokratik iktidar açısından yalnızca makam kaybından ibaret olmayacağı için tasfiye baskısıyla karşılaşıyor. Hatta tersini düşünmek daha makul: İktidar, KSH ile bu süreci yürütmüyor olsaydı, muhalefetin diğer büyük bileşenine böylesine yüklenmeyi göze almakta daha fazla zorlanabilirdi. Sürecin bozulması kaygısının KSH’nin Yeni Parti’yle güçlü bir dayanışma geliştirmesini sınırlayacağını hesaplamak, iktidarın hareket alanını genişletiyor olabilir. Daha önce de tartıştığım gibi, demokratik muhalefetin parçalı kalması bu rejimin en önemli avantajlarından biridir (Paker, 2026e).

5.. Mehmet Uçum-2

Sanki Çandar ve Hozat’a cevap verircesine, Mehmet Uçum 17 Ekim tarihli yazısında şu görüşleri dile getiriyor (Uçum, 2026):

1.. Diyalog sürecinin muhatapları Öcalan, ona bağlı yönetici ve kadrolar, bağlantılı oluşumlar ve yasal alandaki temsilcilerdir; ancak bunların karar verme güçleri eşit değildir. Esas alınacak irade, Öcalan’ın devletle ve milletle bütünleşme perspektifine uygun hareket eden Öcalan ve ona bağlı unsurların iradesidir.

2.. Kamuoyunda görünür veya yasal alanda yönetici konumunda olan bazı isimler, gerçekte süreç üzerinde etkili değildir ve sürece ilişkin bir fikirleri de yoktur. Bu kişilerin sorunlu mesajları, belirleyici iradenin açıklamalarından ayrılarak değerlendirilmelidir.

3.. Bazı güçlü örgüt yöneticileri, kendi gündemlerini Öcalan’ın özgürlüğü veya statüsü taleplerinin arkasına gizleyerek yapay tartışmalar çıkarmaktadır. Bu tutum, sürecin tespit aşamasında kararsızlığa ve ayak sürümeye yol açmakta, bu yöneticilere ilişkin güvenilmezlik iddialarını güçlendirmektedir.

4.. Demokratikleşme ve yeni anayasa, ancak Terörsüz Türkiye’ye geçiş tamamlandıktan ve etnik/kimlik siyasetleri hem uygulamada hem de zihinlerde geride bırakıldıktan sonra hayata geçirilebilir. Yeni anayasa bütün milletin işi olacak; etnik ve kimlik siyasetleri üzerinden müzakere edilmeyecek ve bu siyasetlere ilişkin yaklaşımlar içermeyecektir.

5.. Terörsüz Türkiye’ye geçişin tamamlanması, Türkiye’nin yükselişinin ve büyük reformlar döneminin başlangıcı olacaktır.

Mehmet Uçum, çoğu zaman yaptığı gibi, fazla söze gerek bırakmayacak bir açıklıkla otokratik iktidarın meseleyi nasıl ele aldığını ortaya koymuş. Söylediklerinin siyasi anlamını biraz açarak özetlersek: “Öcalan’la anlaşıyoruz, Süreç’i onunla yürütüyoruz; belirleyici muhatabımız odur. Diğer aktörlerin ağırlığı, onun çizgisine uydukları ölçüdedir. Bazılarınızın zaten ne olup bittiğinden haberi bile yok ve sürece herhangi bir etkisi de yok; haberi ve etkisi olanlar da kendi talepleriyle ortamı bulandırmasın, Öcalan’ın da onayladığı çerçeveye uygun davransın. Önce Terörsüz Türkiye’ye geçilecek, ardından demokratikleşmenin kapsamı ve koşulları ele alınacaktır” (Uçum, 2026). Bu sıralamanın açıklanmayan ama bütün yaklaşımı belirleyen varsayımı da, aynı iktidarın devam edeceği ve sonraki aşamaların sınırlarını yine onun çizeceği yönündedir. Daha ne desin?

Burada eşit siyasi özneler arasında bir müzakere anlayışı yok. Kimin gerçek muhatap olduğunu, kimin sözünün dikkate alınacağını, hangi talebin meşru, hangisinin yapay veya süreci aksatıcı sayılacağını iktidar belirliyor. Öcalan’ın iradesi, devletle bütünleşme perspektifine uyduğu için yüceltilirken, diğer aktörlerin itirazları kişisel ajandalara ve ayak sürümeye indirgeniyor. KSH’nin Öcalan-merkezli irade yapısı, böylece iktidarın hareketin diğer bileşenlerini etkisizleştirmesini kolaylaştırıyor. Hozat’ın Öcalan’a atfettiği mutlak temsil kapasitesi ile Uçum’un diğer aktörleri değersizleştiren (hiçleştiren) yaklaşımı, farklı gerekçelerle aynı siyasi sonucu üretiyor: KSH’nin çoğul ve bağımsız bir özne olarak hareket alanı daralıyor (Paker, 2026c).

Daha çarpıcı olan, demokratikleşme vaadinin koşulları. Uçum, etnik ve kimlik siyasetlerinin yalnızca pratikte değil, zihinlerde de sona ermesini istiyor. Bu yaklaşımın kimlik temelli eşitlik taleplerini de gayrimeşru saymanın gerekçesine dönüşme riski var. Kürt meselesinin çözümü için yürütüldüğü söylenen bir sürecin sonunda, Kürtlerin kimlik temelli eşitlik talepleri hangi meşru siyasi dille ifade edilecek? Kimlik taleplerinin müzakere dışında bırakılmasını daha baştan şart koşan bir anayasa süreci, eşit yurttaşlığın kapsamını nasıl özgürce tartışabilir? Daha müzakere başlamadan hangi taleplerin masaya gelemeyeceğini ilan etmek, “demokratikleşmenin” sınırlarının otokrasiyi aşamayacağını ortaya koyuyor.

Sonra da bütün bunların ardından büyük demokratik reformların geleceği söyleniyor. Bugün mevcut hakları ve güvenceleri uygulamayan iktidar, yarının demokrasisi için kendisine güvenilmesini bekliyor. Böylece negatif barışın somut yükümlülükleri bugüne, demokratikleşme ise iktidarın uygun göreceği bir geleceğe yerleştiriliyor. Daha önce tartıştığım tehlike tam da buydu: Barışın, otokratik rejimi dönüştürmek yerine onun devamlılığını sağlayan bir araca çevrilmesi (Paker, 2026a, 2026b). Uçum’un açıklığı, bu açıdan, Süreç’in demokratikleşmeye açılacağı beklentisini besleyenlerin işini oldukça zorlaştırıyor.

KSH temsilcileri, “demokratikleşme tabii ki kendiliğinden olmayacak, bunun için mücadele edeceğiz” diyeceklerdir muhtemelen. Nasıl, kimlerle, ne zaman ve ne tür hedeflerle diye sormalıyız o zaman. Çünkü bu soruların cevapları artık net değil. Bu mücadele, doğal olarak, diğer demokratik güçlerle birlikte ilk mümkün fırsatta, demokratik yollarla mevcut otokratik iktidarı değiştirmek için uğraşmayı içerebilecek mi mesela? (Paker, 2026e).

Sonuç: Barış kimin geleceğini güvenceye alacak?

Bu açıklamalar birlikte okunduğunda, Süreç’in temel sorunu daha görünür hale geliyor: Taraflar aynı yolda yürüdüklerini söylerken, topluma farklı varış noktaları gösteriyorlar. İktidar, kendi devamlılığını güvenceye alacak bir silahsızlanma ve bütünleşme; KSH ise bunun ardından demokratikleşme ve eşitlik vaat ediyor. Aradaki mesafe, belirsiz ifadelerle, ertelenen taleplerle ve Öcalan’a yüklenen olağanüstü rollerle kapatılmaya çalışılıyor. Yanılsa(t)ma tam da burada üretiliyor. Üstelik tarafların gücü eşit değil: Bu belirsizliğin takvimini, hukukunu ve sınırlarını büyük ölçüde iktidar belirliyor.

Silahların susması, insanların hayatta kalması, cezaevinden, dağdan ve sürgünden dönebilmesi son derece değerli kazanımlardır. Bunların gerçekleşmesi için çalışırken, demokratikleşmenin otokratik iktidarın vereceği bir sonraki ödül olduğu yanılsamasından çıkmak gerekiyor. KSH’nin bunun için kendi çoğulluğunu ve bağımsız siyasi iradesini güçlendirmesi; Yeni Parti’nin de Kürtlerin eşit yurttaşlık taleplerini açık bir demokratik çözüm programıyla sahiplenmesi gerekiyor. Ortak demokratik mücadele, Süreç tamamlandıktan sonra düşünülecek bir iş değildir; bugünden kurulmadığında, Süreç’in iktidarın ömrünü uzatmak için kullanılmasını engelleyecek güç de oluşamaz (Paker, 2026e).

Başlangıçtaki soruya dönersek: Bu barış işlerini böylesine alaturka ve alakürdi yapan, toplumun geleceğinin liderler arasındaki ilişkilere daraltılması ve toplumdan bu ilişkilere güvenmesinin beklenmesidir. Oysa barışın güvencesi, liderlerin birbirleriyle ne kadar iyi anlaştığından çok, yurttaşların onlarla anlaşmadıklarında da haklarını kullanabilmesidir. Kalıcı barış, iktidarın değişmezliğini değil, yurttaşların iktidarı değiştirebilme özgürlüğünü güvenceye alabildiği ölçüde demokratik olacaktır.

 

Kaynaklar

Euronews. (2026, 15 Ekim). Mehmet Uçum’dan yeni anayasa açıklaması ve seçim takvimi.

Kırımlı, K. (2026, 14 Ekim). DEM Parti Grup Başkan Vekili Temelli: Çandar’ın açıklamaları kendi projeksiyonudur. Evrensel.

Paker, M. (2025a, 6 Mayıs). Alaturka ve AlaKürdi barış işleri. Yeni Arayış.

Paker, M. (2025b, 21 Kasım). “Sürecin” Mandela sorunsalı (veya “Önderlik” neye ne kadar muktedir olabilir?). Yeni Arayış.

Paker, M. (2026a, 31 Ağustos). “Süreç”te ara muhasebe (1): Çerçeve Yasa ve negatif barış. Yeni Arayış.

Paker, M. (2026b, 9 Eylül). “Süreç”te ara muhasebe (2): Barış–demokrasi gerilimi. Yeni Arayış.

Paker, M. (2026c, 17 Eylül). “Süreç”te ara muhasebe (3): Kürt Siyasi Hareketi’nin demokratikleşme açmazı. Yeni Arayış.

Paker, M. (2026d, 28 Eylül). “Süreç”te ara muhasebe (4): Yeni Parti ne kadar yeni olabilecek? Yeni Arayış.

Paker, M. (2026e, 9 Ekim). “Süreç”te ara muhasebe (5): Demokrasi ittifakı kurulabilir mi? Yeni Arayış.

Rûdaw. (2026, 11 Ekim). Özel röportaj – Cengiz Çandar: Yasanın hayata geçebilmesi için Öcalan’ın devrede olması gerekiyor.

Tatari, T. (2026, 15 Ekim). Bese Hozat: Silahlar niye Türkiye’ye gitsin, o sürece son verdik; çerçeve yasa ‘bir ilk olarak’ anlamlı ancak demokratik çözüme evrilmezse süreç yürümez. T24.

Uçum, M. (2026, 17 Ekim). Terörsüz Türkiye’ye geçiş artık engellenemez. Anadolu Ajansı.

 

www.muratpaker.com

www.psikopolitik.com

 

İletişime Geçin | Contact Me

Benimle iletişime geçmek için aşağıdaki formu doldurabilirsiniz.
-
You can fill out the form below to contact me.

PAYLAŞ - SHARE