“Reality Show” Olarak İşkence

Psiko-politik, Şiddet, İşkence, Abd

Öne Çıkan Yazılar | Featured Articles

Dem Parti, Kürt Meselesi, Psiko-politik

“Süreç”te Ara Muhasebe (3): Kürt Siyasi Hareketi’nin Demokratikleşme Açmazı

Yazıyı Oku | Read Article

Kürt Meselesi, Psiko-politik

“Süreç”te Ara Muhasebe (2): Barış – Demokrasi Gerilimi

Yazıyı Oku | Read Article

Psiko-politik, Barış, Şiddet, Terör, Soykırım, İnsan Hakları, Fanatizm, Anti-semitizm, Filistin, İsrail, Siyonizm, Abd, Irkçılık

Bir Irkçılık Madalyonunun İki Yüzü: Siyonizm Ve Anti-semitizm

Yazıyı Oku | Read Article

Murat Paker

(*) Bu makale ilk olarak Haziran 2004 tarihinde Birikim dergisinin 182. sayısında yayınlanmıştır.

Birikim’in geçen sayısında yayınlanan yazımda ABD’nin Irak’ta ve İsrail’in Filistin’de yapıp ettiklerinden yola çıkarak ABD ve İsrail’e yönelik artmakta olan ve daha da artacağa benzeyen nefreti ve bunun tepkisel şiddeti nasıl da katmerli bir şekilde arttıracağını ele almıştım.1 O yazıya son noktayı koyduktan üç gün sonra Irak’tan işkence fotografları ilk kez basında yer aldı. ‘Nefret’le ilgili bir önceki yazıda anlatmaya çalıştığım şeyler bu fotograf resmi geçidi sayesinde çok daha fazla ete kemiğe büründü. Bu yazıda da Irak’taki işkence meselesine odaklanarak önceki yazıya bir ek yapmak istiyorum.

Öncelikle işkence fotograflarının bütün dünyanın gözleri önüne serilmiş olmasının olağanüstü önemde bir gelişme olduğunu ne kadar vurgulasak azdır: Dünyada ilk kez böyle bir şey oluyor. İşkence değil elbet, dünyada ilk kez işkence seansları sırasında işkenceciler sırıtarak ‘hatıra’ ya da başka bir amaçla kendilerini ve kurbanlarını fotograflıyor ve daha önemlisi bu fotografları bütün dünya görüyor. Daha önce de muhtemelen kimi işkenceciler işkencenin fotografını çekmişlerdir, ama onlar dünya kamuoyuna yansımadı, bilmiyoruz. Daha önce bir sürü işkenceye maruz kalmış ve üzerinde işkence izleri taşıyan insan fotografı görmüş olabiliriz. Ama bunların hiçbiri işkence seansı SIRASINDA çekilmiş ve gelişkin iletişim teknolojisi sayesinde bütün dünyayı dolaşmış değildi. Bir sürü yerde ve zamanda işkence yapıldığını bilsek bile, bunu kanıtlamak, herkesi buna ikna etmek hep engellerle karşılaşıyordu, inkar her zaman mümkündü. Irak’tan saçılan yüzlerce (belki binlerce) işkence fotografı ise bu geleneksel inkar taktiğini imkansız hale getirdi.2 Herkesin beyninde ve insanlığın kolektif hafızasında bu işkence fotografları, unutulması/unutturulması mümkün olmayan bir şekilde kazındı. Bu kazınma yüzündendir ki, Bush ve Rumsfeld dahil işkencenin en üst sorumluları dahi fotograflarda görünenlerin yapılmadığını iddia edemediler, görünüşü kurtarmak için bile olsa hemen özür dilemek durumunda kaldılar (sorumluluğu üstlerinden atmak için çeşitli yöntemler kullanmaya çalışıyorlar haliyle) . Özürleri tabii ki, kabul edilmek şöyle dursun, ciddiye bile alınmadı ve alınmayacak. Irak’tan saçılan işkence fotografları, ABD’nin büyük bir heves ve küstahlıkla dünyayı kendine göre yeniden tanzim etme macerasında moral yenilgisinin tescillendiği müstesna bir sayfa olarak yerini aldı bile. ABD daha uzun yıllar askeri gücüne dayanarak Irak’ta/Orta Doğu’da kalabilir, yeniden tanzim planlarında ısrar edebilir ama bu fotograflar ve arkasından ortaya çıkanlardan sonra peşine isteyerek/inanarak takılacak insan/halk bulması -kendi halkının bir kısmı dışında- neredeyse imkansız hale gelmiştir. ABD’nin Irak’a saldırısı ve işgali başından beri haksızdı, yasadışı ve gayri meşruydu. Dünyadaki insanların büyük çoğunluğu da bu yönde düşünüyordu. Fotograflardan sonra, ABD’yi destekleyen azınlık daha da küçülmüş ve karşı çıkan çoğunluğun hiddeti ve de paralel olarak mobilize olma potansiyeli daha da artmıştır.3 Bu, küçümsenebilecek bir değişiklik değildir ve burada artık marifet ABD politikalarına yönelik muhalefetin ne tür ve nasıl bir yapıcı mecraya doğru akıtılabileceği sorusuna hakkını vermektir. Buna ek olarak, daha önceki yazıda da vurguladığım gibi ABD ve İsrail’e4 yönelik kıyıcı/intikamcı şiddetin eskisine oranla artması da şaşırtıcı olmayacaktır.

Fotograflardan yansıyanlar: Vahşet ve sırıtma

Irak’taki işkence meselesine geri dönelim ve ilk önce fotograflarda neler gördüğümüze değinelim. Öncelikle belirtmek gerekir ki şimdiye kadar gördüğümüz onlarca fotografın her birinde görünenler en azından bir işkence yöntemini yansıtmaktadır. Bu yöntemler mevcut bütün işkence yöntemi kataloglarında yerleri olan, Türkiye dahil işkence yapılan her ülkede yaygın bir şekilde kullanılmış ya da halen kullanılmakta olan yöntemlerdir. ABD yönetiminde ve ABD basınının çoğunda ‘işkence’ (torture) yerine ‘taciz’ (abuse) ya da ‘kötü muamele’ (maltreatment) gibi nitelemeler kullanıldığına şahit oluyoruz. Muktedirlere karşı direnişin bir boyutu da dil manipulasyonlarına karşı direnmektir. ‘İşkence’nin ‘taciz’ değil ‘işkence’ olduğu her vesileyle yeniden hatırlanmalı ve hatırlatılmalıdır.

Çoğu fotografta ilk göze çarpan, başlara geçirilen torbalar ve (zorunlu) çıplaklık halidir. Her iki işkence yöntemi de işkencenin temel ilkesi olan ‘insanlıktan çıkarma’yı (dehumanization) sağlamaya yöneliktir. İşkenceci için, işkencenin başarılı ve katlanılabilir olmasının koşulu kurbanın insan-altı ya da insan-dışı olarak kurulmasıdır. İşkenceci, insan cinsinin, insani ilişki açısından en önemli ve anlamlı vücut parçasının/duyu organının gözleri olduğunu bilir, en azından hisseder. Göz göze gelerek işkence yapmak, eziyet etmek çok daha zordur. Bu yüzden bütün dünyada işkence seanslarında büyük çoğunlukla göz bağları kullanılır.5 Gözleri bağlanan kurban, hem derin bir yönelim (orientation) zorluğu yaşar ve etrafında olan biteni kestirebilme (predictibilitiy) duyumu sekteye uğratılır, hem de işkencecisiyle göz teması kuramadığı için işkenceci tarafından insan-altı olarak kodlanması kolaylaşır. ABD’li işkencecilerin bu konudaki işkence literatürüne katkısı göz bağı ile yetinmemeleri, bütün kafayı kaplayan ve insan bedeninin ve kimliğinin en önemli parçası olan kafayı görünüm olarak bozunuma uğratan torbaları kullanmalarıdır. Bu torbalar, göz bağlarına göre çok daha etkili bir şekilde insanlıktan çıkarma ve kimliksizleştirme işlevlerini görmektedir.

Olağan durumda çıplak değil de elbiseli olmayı tercih eden kültürlerde yaşayan insanlar için zorla çıplak bırakılmak benzer bir ‘insanlıktan çıkarma’ mekanizması olarak işler. Elbise, örtüdür, kabuktur, Ben (aynı zamanda ‘mahrem’) ile dış dünya arasında güçlendirilmiş bir sınırdır. Zorla çıplak bırakılmak, Ben ile dış dünya arasındaki sınırın tene indirgenmesi ve Ben’in bütün kırılganlığıyla ortaya çıkmasıdır.

Mutlak bir iktidar ilişkisi olan işkence durumunda, yukarıda değinilen yöntemler ve diğerleri aracılıcılığıyla tesis edilmesi amaçlanan ‘insanlıktan çıkarma’nın bir diğer adı da kurbanın öznelik haline son verilmeye çalışılması ve nesneleştirilmesidir. Bu süreçte kurbanı aşağılama, mekanizmanın ayrılmaz bir parçasıdır. Bütün fotograflarda bu aşağılamayı görebiliyoruz. Aşağılamayı katmerli halde arttıran bir de bu işkencelerin fotograflarının çekilmesidir. Fotografların ne amaçla çekildiği konusunda rivayet muhtelif. ‘Eğlence/hatıra’ gibi sufli amaçlarla çekilmiş olabilekleri gibi, çok daha muhtemel bir amaç, bu fotografların bir tehdit ve ileri işkence yöntemi olarak kullanılmaları olabilir. Bu anlamda işkence fotografları, bir işkence ekonomisi çerçevesinde kullanılmış olabilirler.6

Fotograflardan yansıyan diğer bir özellik de ‘cinselliğin’ bol miktarda kullanılması. Cinselliğin, bütün savaşlarda, kırımlarda ve işkence tezgahlarında şu ya da bu oranda bir iktidar, fetih, aşağılama aracı olarak kullanıldığını biliyoruz. Irak örneğinde de ABD’li işkenceciler bu konuda bütün ‘yaratıcılıklarını’ sergileme imkanı bulmuşa benziyorlar. Fotograflar yüzünden isimleri kamuoyuna malolmuş işkencecilerin ifadelerinden biliyoruz ki, bu fotograflarda yapılanlar üstlerinin (özellikle askeri istihbarat) emirleri doğrultusunda tutsakları esas sorgu için ‘yumuşatma’/hazırlama amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çok muhtemeldir ki aynı üstler, kimi psikolojik savaş birimlerinin yaptığı analizlere dayanarak Iraklıların muhtemel ‘zayıf noktaları/tabuları’ ve bunları ‘yumuşatma’ işlemi sırasında nasıl kullanacakları konusunda bu işkencecileri bilgilendirmişlerdir. Bu bilgilendirme üzerine, ortalama bir ABD’li askerin Araplar/Müslümanlar genel şartlanmışlığı ve egemen pornografik imgelemle yoğrulmuş kişisel cinsel fantezileri bindiğinde, ortaya fotograflarda gördüğümüz zengin ‘cinsel’ malzeme çıkmaktadır.

Fotograflarda gördüğümüz diğer bir önemli özellik de işkencecilerin sırıtarak, eğlenerek kameraya poz vermeleridir. Bu özellik belki de bu vahşet ortamındaki en vahşi duruma işaret etmektedir. İşkencecilerin bu poz veren ‘sırıtık’ ifadesi, bu işleri yaparlarken hiddet, nefret, öfke gibi ne kadar negatif olursa olsun nesnesiyle bir bağlantıyı gösteren ‘ayakbağlarından’ azade olduklarını ve daha çok bir kayıtsızlık (indifference), nesnesiyle tam bir bağlantısızlık halinde olduklarını düşündürmektedir. Bu da işkence literatüründe yeni bir durumdur ve özel bir ilgiyi haketmektedir. Nasıl olabilir de, ölen, yaralanan, aşağılanan, yoğun fiziksel ve psikolojik ızdırap çeken insanların yanında, bu durumların faili olan insanlar sırıtarak poz vermektedirler? Bu tür yüz ifadelerine ‘eğlence/spor’ olsun diye ayı, fok, balık vb ‘av hayvanları’nı avlamış avcıların avlarıyla çektirdikleri fotograflardan bir miktar aşinayız. Av nesnesini sonunda ele geçirmiş avcının kameralara gururlu bir gülümsemeyle poz vermesini biliyoruz. Burada bile, ne kadar iğrenç olursa olsun, çoğu durumda bir tür ‘av nesnesine saygı’dan bahsetmek mümkün olabilir. İşkence fotograflarındaki işkencecilerin yüz ifadelerinde ise bundan farklı olarak bir yılışıklık, şımarıklık, sırıtıklık hali hakim. Sanki bir bilgisayar ekranında ‘Müslüman/Arap teröristleri/düşmanları’ temizlemek üzere kurulu bir oyun kazanılmış da onun sırıtıklığı var bu ifadelerde. Bu yüz ifadesi, bilgisayar ekranında öldürmesi/temizlemesi gereken düşman figürüne karşı nasıl bir duygusal kayıtsızlık içindeyse bu fotograflarda da öyle. Özellikle ABD’de genel/baskın medyanın ve onlarca çok satan bilgisayar oyununun ‘düşmanı’ nasıl kurduğunu ve bu duygusal kayıtsızlığı nasıl teşvik ettiğini düşününce belki bu sonuç o kadar şaşırtıcı değil. Kısaca da olsa döne döne söylemek lazım: Bu fotograflarda Iraklı tutsakların nasıl insanlıktan çıkarılmaya çalışıldığına şahit oluyoruz. Ama aynı zamanda ABD’li işkencecilerin kendiliğinden bir şekilde o sırıtmalarıyla nasıl insanlıktan uzaklaşmış olduklarını da görüyoruz. Bu fotografların en dehşet verici özelliği de bu sırıtmayla ifşa olan insani bağlantısızlık/kayıtsızlık. O yüzden herhalde Bush bu konudaki ilk demecinde konunun en can alıcı yerine değinmek zorunda hissetti kendini ve ‘bu fotograflar asıl Amerikan değerlerini yansıtmıyor’ mealinde bir şeyler söyledi. Bir suç üstü yakalanma durumunun getirdiği panikle edilmiş bu sözler, asıl meselenin nereye kadar gidip dayandığını ve nereden inkara dayalı bir tamiratın başlaması gerektiğinin hissedildiğini ele veriyor. Bush’un söylediğinin tersine bu fotograflar, hakim ABD değerlerinin nasıl ‘öteki’ olarak kodlanan insanlara/gruplara karşı bir bağlantısızlık ve kayıtsızlıkla malül olduğunu ve bir kriz anında ya da eline imkan geçtiğinde ‘ötekilere’ nasıl muamele ettiğini gösteriyor, başka bir şeyi değil.

Fotograflardan ve fotograflar etrafında dönen yayınlardan/ifadelerden edindiğimiz bilgilere dayanarak Irak’ta (en azından Abu Ghraib hapishanesinde) ABD’li işkenceciler tarafından uygulanan işkence yöntemlerinin başlıklar halinde listesinin verelim: Küfür/aşağılama/tehdit, aletli/aletsiz dayak, kafaya torba geçirme, mahremiyetin ihlali, yüksek sesli müziğe maruz bırakma, uzun süreli yalıtma, uzun süreli parlak ışığa ve/veya karanlığa maruz bırakma, zorla çıplak bırakma, cinsel taciz, tecavüz, tutsakları birbirlerine yönelik cinsel tacizde bulunmaya zorlama, cinsel aşağılama, aç/susuz bırakma, uykusuz bırakma, kol/bacakları uzun süreli bağlı tutma, belli bir pozisyonda uzun süre kalmaya zorlama, uzun süre aşırı sıcağa/soğuğa maruz bırakma, saldırgan köpeklerle korkutma/saldırma/yaralama, kimyasal maddelerle yakma, işkence sonucu oluşan yaraların uyuşturulmadan ve ehil olmayan kişilerce (gardiyanlarca) dikilmesi.7

Dikkat edelim, bu yöntemler sadece bize yansıyanlar ve işkencecilerin ifadesine göre sorgulama sırasında değil ‘yumuşatma’ safhasında kullanılanlar. Bunları yapanlar da has sorgucular/işkenceciler değil, alt düzey askerler. Bu düzeyde bunlar yapılıyorsa, emin olabiliriz ki sorgu düzeyinde ve daha eğitimli/profesyonel işkencecilerin elinde bunlardan çok daha sofistike yöntemler çok daha ağırlıklı olarak kullanılmaktadır. CIA ya da askeri istihbarat görevlisi bir işkenceci de işkence seansının fotografını çekmeyecek kadar ‘basiretlidir.’ Nitekim ABD’nin Afganistan ve Irak’ta işlettiği hapishanelerde, ABD Ordu kaynaklarının açıklamalarına göre ‘şüpheli’ (bunu ‘işkence sonucu’ diye okumalıyız) bir şekilde ölen tutsak sayısının 35 olduğu bildirilmektedir.8 Bu işkencede öldürülen insanlardan bir tanesini, ceset torbasına konmuş ve buzlarla sarılmış haliyle bize yansıyan fotograflardan biliyoruz. İşkencede ölümün istisnai bir durum olduğunu da biliyoruz. İstisnaların resmi sayısı kısa sayılabilecek bir sürede 35’i bulmuşsa uygulanan işkencelerin çapı ve yaygınlığı konusunda bir fikir sahibi olabiliriz.

Fotograflardan bahsederken, bu işin böylesine ortaya çıkmasındaki önemli faktörlerden birinin de digital devrimi olduğunu vurgulamak gerekir. Digital fotograf makineleri ve digital fotograf da çeken cep telefonları olmasa bu fotograflar muhtemelen çekilmeyecek, çekilse bile dünyanın bunlardan bu yaygınlıkta haberi olmayacaktı. Digital teknoloji, en azından şimdilik pis işlerin ortaya çıkma şansını arttırmış durumda. O yüzden, Rumsfeld liderliğindeki ABD Savunma Bakanlığı, ABD askerlerinin Irak ve Afganistan’da digital fotograf/video çekebilecek cihazları bulundurmalarını yasakladı. Geç kalmış ve uygulaması çok kolay olmayan bir karar.

Fotografların arkası/ötesi

ABD’deki ilk tepkileri, genel nüfüs için ‘şok’ ve yönetim için ‘suç üstü yakalanıp kıvırtmaya çalışma’ şeklinde özetleyebiliriz. ABD’de gidip seçimlerde oy veren, ABD standartlarında –ki bu dünyanın geri kalanına göre yüksek bir standart sayılmaz- bir şekilde politikayla ilgili diyebileceğimiz nüfus, genel nüfusun %50-60’sı civarındadır.9 Geri kalan nüfus kesiminin yukarıda işkence bağlamında değinmeye çalıştığım bir tür kayıtsızlık durumunda olduğu söylenebilir. Özellikle konu dış dünya ile ilgiliyse bu kayıtsızlık daha da geçerlidir. Yine de bu çerçeve içinde işkence fotograflarının ABD için orta şiddette bir politik ve moral deprem yarattığını belirtmek gerek.

Moral depremdir çünkü, bir kaç on yıldır ABD yönetimlerinin vermeye çalıştığı ve ABD’de yaşayan insanların çoğunluğunun inandığı ABD imajı, demokrasi ve insan hakları şampiyonluğunu da içeriyordu. Özellikle Clinton yıllarından beri ABD Dışişleri Bakanlığı her yıl dünyadaki bütün devletleri kapsayan insan hakları ihlallerini listeleyen raporlar yayınlıyordu. Dışişlerinde, görece liberal kanadın öne çıkmasıyla ‘insan hakları’ meselesi bir manivela olarak kullanılıyordu. Bilenler bunun ne denli iki yüzlü bir politika olduğunu biliyordu kuşkusuz, ama ABD kendi nüfusunun büyük çoğunluğunda, dünyada da ciddi sayılabilecek bir kesimde böylesi bir imajı inanılır kılmayı başarmıştı. Şimdi bu imajın çok büyük bir darbe aldığını görüyoruz.

Fotograflarla başlayan depremin politik boyutu ise her geçen gün genişleyerek sürüyor. ABD basınındaki kimi kalemlerin öncülüğünde, Bush ve ekibinin skandalı ‘bir kaç kendini bilmez askerin hatası’ şeklinde savuşturma girişimleri şimdiden büyük darbe almış durumda. Haftalık New Yorker dergisinde Seymour Hersh’ün10 ve diğerlerinin yayınlarıyla artık açıkça ortaya çıkmış durumda ki bu iş öyle üç beş askerin işi değil, izin/emir epey yukarılardan geliyor ve mesele Abu Ghraib hapishanesiyle sınırlı değil. Çok fazla ayrıntıya boğulmadan, şimdiye kadar nelerin ortaya çıkmış olduğunu özetleyelim:

11 Eylül 2001 saldırılarından sonra terörizme karşı savaş açılmış ve bu savaşın ancak klasik olmayan yöntemler kullanılarak kazanılabileceği kararlaştırılmıştır. Aynı zamanlarda meşhur Harvard hukuk profesörü Dershowitz, belli durumlarda mahkeme kararıyla işkence yapılabilmesi gerektiğini alenen tartışmaya açabilmiştir. Bush yönetimi ise o sıralarda mahkeme kararına falan gerek görmeksizin ‘teröristlerin’ hiç bir hukuka bağlı kalınmadan etkisiz hale getirilmesini kararlaştırmıştır.

Bu hukuksuzluğun ilk uygulaması ABD’de yaşayan Arap/Müslüman ve Güney Asyalı göçmenler üzerinde başlatılmış, ‘terörist’ şüphesiyle binlerce kişi hiç bir hukuki hak tanınmaksızın gözaltına alınmış, bunların sayısı belli olmayan bir kısmı sınır dışı edilmiştir. Halen ABD’deki cezaevlerinde herhangi bir suç isnat edilmeden ve avukatla görüşmesine izin verilmeden, ‘sınırsız tutuklama’ adı altında tutulan böyle en azından yüzlerce insan vardır. Ve öteden beri de duymak isteyen kulakların duyduğu, bilmek isteyenlerin bildiği gibi bu insanların en azından bir kısmına işkenceye varan şiddet uygulanmıştır. Şimdi bu ABD hapishanelerinde işkence görüp sonradan sınırdışı edilen insanlardan bazıları dava açmaya başlamışlardır.11 Aynı durumda olan Türkiyeli insanlar da vardır.12

Aynı zamanlarda Afganistan seferi başlatılmış ve oradan toplanan binin üzerinde insan ABD’nin Küba adasındaki tek toprağı olan Guantanamo üssüne gönderilmiştir. Yine bu tutsaklar herhangi bir hukuk çerçevesi içinde görülmemiş, onlara yapılacak muamele konusunda ABD elini herhangi bir şekilde bağlı tutmak istememiştir. Guantanamo, uzun süre dış dünyadan tamamen uzak tutulmuştur, halen de herhangi bir denetime tabi değildir. Zaman içinde serbest bırakılan kimi tutsaklardan Guantanamo’nun ne menem bir yer olduğunu, işkencenin nasıl gündelik hayatın bir parçası olduğunu ve nasıl savaş hukukundan ‘kurtarılmış bir bölge’ olarak işlediğini biliyoruz.13

ABD’nin işgallerinin ardından Afganistan ve Irak’taki hapishanelerde olan biten rezaletler ve hukuksuzluk karşısında uluslararası insan hakları örgütleri14 ve Kızılhaç15 en başından beri raporlar yayınlamış ve ABD yönetimini uyarmıştır. Bu haberler ancak alternatif medya organlarında yer bulabilmiş ve ABD yönetimince hiç bir şekilde ciddiye alınmamıştır. Aksine, Rumsfeld16 liderliğindeki ABD Savunma Bakanlığı, ‘terörist olmasından şüphelenilen’ tutsakların sorgulanmasında kullanılabilecek yöntemleri özetleyen ve onaylayan gizli belgeler hazırlamıştır.17 Bu yöntemlerin çoğu bilinen işkence yöntemleri olmasına rağmen18 ‘terörizme karşı savaşta’ makbul ve meşru kabul edilmiş ve en tepeden başlayarak bu tutsaklara nasıl muamele edileceği/edilebileceği konusunda askerlere hukuk-dışı bir çerçeve sunulmuştur. Daha sonra da Guantanamo tutsak kampının ‘başarılı’ komutanı Miller, terfi ettirilerek Irak’taki hapishanelerin başına atanmıştır. Guantanamo tecrübeli Miller ile birlikte zaten beter durumda olan Irak’taki hapishane koşulları ve tutsaklara muameleler daha da beter hale gelmiş ve olay fotograf skandalına kadar uzanmıştır. Fotograflara yansıyan işkencelerin Kasım/Aralık 2003’te vuku bulduğu ve ABD yönetimince bilinmesine rağmen fotografların basına yansıdığı Nisan 2004 sonuna kadar sorumlular hakında hiç bir ciddi işlem yapılmadığı göz önüne alındığında ABD yönetiminin ana tercihinin konuyu kapatmak olduğu kolayca görülebilir. Ancak fotograflar basına yansıdıktan ve ABD için büyük hasar meydana geldikten sonradır ki ‘hasar kontrolü’ babından bir kaç alt düzey işkencecinin göstermelik cezalandırılması ile idare edilmeye çalışılmaktadır.

ABD’nin cezaevi/işkence sicili

ABD’nin cezaevi/işkence sicilini bilenler için bu son fotograf skandalı çok aykırı bir örnek olarak durmuyor. Çok uzun zamandan beri ABD’nin dünyanın değişik yerlerinde askeri darbeler yapmak/yaptırmak, diktatörlükleri destelemek vb adına CIA/Pentagon yönetimi altında dünyanın bir sürü ülkesinden asker/polisleri eğittiği ve bu eğitimlerin verildiği okulların müfredatlarında ‘işkence elkitapları’nın da yer aldığını biliyoruz.19 Dolayısıyla ABD Ordu mekanizmasında işkenceli sorgu teknikleri konusunda dünyanın bütün işkencecilerini eğitecek kadar muazzam bir bilgi birikimi zaten mevcuttur. Buna ek olarak ABD, İngiltere ile birlikte işkence aletleri imal ve ihraç etme konusunda açık farkla dünyanın en önde gelen ülkesidir.20

ABD’deki cezaevlerinde ise iki milyon mahkum bulunuyor. Bu rakam dünyadaki bütün mahkumların %25’i ediyor. ABD’nin nüfusu ise dünya nüfüsunun %5’i kadar. Yani ABD yaşayan bir insanın mahkum olma olasılığı dünya ortalamasının beş kat üzerinde. Bu iki milyon mahkuma ek olarak beş milyon da şartlı salıverilmiş ve geçici ya da kalıcı olarak oy verme hakkı dahil kimi yurttaşlık haklarını kaybetmiş insan var. Örneğin 1.5 milyon siyah erkek (ki siyah erkeklerin %13’ü demek) kalıcı olarak oy kullanma haklarını kaybetmiş durumda. ABD cezaevlerinde bulaşıcı hastalıklar ve çeşitli insan hakları ihlalleri (örneğin tecavüz, dayak, elektroşok silahları) oldukça yaygın. İntihar oranları da oldukça yüksek. ABD cezaevlerinde nüfusu en hızlı artan altgrup ise yasadışı göçmenler ve ülkelerindeki savaştan/işkenceden kaçarak ABD’ye gelip sığınma talebinde bulunanlar.21 Her yıl 200 bin kadar böylesi göçmen ya da sığınmacının ABD cezaevlerinde zaman geçirdiği tahmin ediliyor. Bush yönetimi zaten oldukça kısıtlayıcı olan göçmenlikle ilgili yasaları kendi meşrebince yorumlayarak hiç bir suç işlememiş bu insanlardan çok daha fazlasını cezaevlerinde tutmak için elinden geleni yapıyor.22

ABD’nin bütün bu ‘etkileyici’ cezaevi/işkence sicili, ABD içinde çok büyük çoğunluk tarafından bilinmiyor ya da daha doğrusu bilinmek istenmiyor. ABD nüfusunun çoğunluğu için ABD dünyaya demokrasi ve insan hakları götüren bir şampiyon. O yüzden kimi istisnalar dışında bu son fotograf skandalı ABD içinde ‘izole bir olay’ olarak algılanmaya, ABD’nin genel ve tarihsel işkence/cezaevi siciliyle irtibatlandırılmamaya daha meyyal görülüyor. Yine benzer biçimde, istisnalar hariç, ABD’deki liberal çevrelerin çoğu bile bu fotograflı işkenceleri eleştirirken, işgal bağlamınına dair bir laf etmemeye, işgal ile işkence arasında bir bağ kurmamaya özen gösteriyorlar. Buna rağmen, daha çok ABD’nin Irak’ta çarşafa dolandığı ve bunun bir şekilde pahalıya malolacağı hissiyle, Bush’un kamuoyu desteği iyice azalıp, Demokrat parti adayı Kerry’nin epey gerisine düştü. Bu azalış, Irak’taki direnişin artmasıyla başlamıştı ve işkence skandalıyla iyice perçinlendi. Buradaki en tuhaf nokta ise Kerry’nin tutumu - ki bu tutum ABD açısından geleceğe dair bir miktar umut beslememizi engelliyor. Kerry, son bir kaç ayda Irak’taki direniş ve sonra işkence skandalı gibi Bush’u eleştirmek için oldukça elverişli durumlar çıkmış olmasına rağmen, eleştirileriyle değil suskunluğuyla Bush’un önüne geçmeye çalışıyor. İşkence konusunda dişe dokunur tek laf etmeyen Kerry’nin temel Irak politikası konusunda da Bush’tan çok farklı bir noktada olmadığı biliniyor. Laf düzeyinde tek fark belki ‘bir tutam daha fazla BM’ gibi bir şey. Yine de bu yılın Kasım ayında yapılacak başkanlık seçimlerini Kerry’nin kazanmasına garanti gözüyle bakmak hiç doğru olmaz. Seçimlere giden süreçte ABD halkının güvensizlik korkusunu harekete geçirebilecek güçlü bir faktör (örneğin yeni bir sansasyonel saldırı) ibreyi tekrar Bush lehine çevirebilir.23

‘İşkenceci ABD, işkencesiz Türkiye’

İşkence fotografları bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de hemen her kesimden geniş tepki topladı. Bunda tuhaf bir durum yok tabii ki, toplamasaydı daha tuhaf olurdu. Ama bu tepkiler arasında iki çizgiyi dikkatle bir kenara not etmek ve sabırla ifşa etmekte fayda var. Bu yazıda bu iki çizgiye geçerken kısaca değinmekle yetiniyorum.

İlk çizgi, başından beri Irak konusunda deyim yerindeyse ABD yardakçılığı yapıp, Türkiye’nin de bu saldırıda aktif (yani savaşkan/işgalci) bir rol alması gerektiğini savunan ‘liberal’ köşeyazarlarımız. Bu kesim, öteden beri Türkiye içinde AB’ye üyelik sürecinde demokratik reformlardan yana ve bu arada işkenceye karşı olduğu için Irak’ta artan direniş ve fotograflı işkence skandalı nedeniyle ciddi bir şekilde açığa düştüler.24

İkinci çizgi ise, işkence ancak Türkiye dışındaysa ses çıkarılması gerektiğini düşünenlerden oluşuyor. Malum ‘devletlu’ çizgimiz. Onlar da Irak’taki işkence rezaletini Türkiye’nin işkence sicilini aklamak için bir araç olarak kullanmayı denediler. Bu çizginin mümtaz örneklerinden, TSK’nın gönüllü halkla ilişkiler görevlisi Mehmet Ali Kışlalı’dan mostralık bir alıntı yapmadan geçemeyeceğim. Kışlalı, Irak’taki işkenceleri ele aldığı makalesinin sonunda lafı Türkiye’ye getirip şöyle diyor:

Güneydoğu'da 15 yıl süren, PKK'ya karşı uygulanan mücadele sırasında ortaya atılan, güvenlik güçleriyle ilgili bu tür suçlamalar hatırlandığında, Türk görevlilerin ne kadar temiz kaldıkları anlaşılıyor. Ankara'da merkezde benzer suç ihbarlarıyla ilgili çalışmalarda bulunmuş olan bir yetkili "Doğrusu bizde de birkaç ciddi ihlal vakası oldu. Ama bunları mutlaka, olağanüstü de olsa, yargı sistemine getirdik. Yinelenmelerinin önlenmesini sağladık. Verilen cezalar da, her zaman tamamen açıklanmasa bile, görevlilere yansıtıldı. Uluslararası davranış kurallarını egemen kılmaya çalıştık" diyor.25

Şundan emin olabiliriz: Türkiye’de sayıları milyonları bulan işkence ve iç savaş mağdurlarını yaşadıkları travmaların ötesinde hala en çok rendice eden şey, bu yukarıdaki alıntıdaki gibi yalanların fütursuzca yazılabilmesidir. Bu alıntının neden yalan olduğunu burada tek tek yazmaya gerek yok. Yaşanan rezaletlerin kamuoyuna yansıyan küçük bir kısmı (ki bunlara yerel ve uluslararsı insan hakları örgütlerinin raporlarından, AİHM kararlarından ve mağdurların yazdıkları kitaplardan ya da onlarla yapılmış ve basında yer almış görüşmelerden ulaşılabilir) bu alıntıya yalan demek için yeterlidir. Kışlalı gibilerini sevindirebilecek/teselli edebilecek tek şey, Türkiye’deki işkencecilerin icraatlerini yaparken digital çağının nimetlerinden yararlanamamış olmalarıdır. Kışlalı gayet iyi bilmektedir ki, böyle bir imkan olsaydı, DAL birimlerinde, Diyarbakır, Mamak, Metris cezaevlerinde, yakıp yıkılan ve zorla boşaltılan yüzlerce Kürt köyünde ve başka bir sürü yerde Irak’tan saçılan fotografları kat be kat aşan vahşet görüntülerine maruz kalacaktık.

Sonuç olarak

Irak’taki fiili durumda şimdilik çok büyük bir değişiklik olmasa bile, önce artan direniş ve ardından gelen işkence skandalı nedeniyle hava dönmeye başlamıştır. Ortaya saçılanların unutturulmasını önlemek ve ısrarla sorumluların yargılanmasını talep etmek önemli bir hedef olarak önümüzde durmaktadır. Bush ve ekibinin, işgal, işkence ve diğer savaş suçlarından doğrudan sorumlu olduğu hukuki ve politik olarak vurgulanmalı ve bu eksende sürekli bir uluslararası eylemlilik tesis edilmelidir.26 Eleştiri ve eylemlilik, yalnızca Bush ve ekibi ile sınırlı kalmamalı, ABD’nin genel olarak dünyayı yeniden tanzim etme politikasına ve de örneğin sessizliğini sürdürdüğü oranda diğer ABD Başkan adayı Kerry’e de yönelmelidir. Kısa dönemde sonuç alma olasılığı ne denli az olursa olsun, işgalciler, işkenceciler ve onların yardakçılarından hesap sorulması talebi politik mücadelenin önemli ayaklarından biri olmalıdır. Bu talep, en azından 12 Eylül’den başlayarak Türkiye için de aynen geçerlidir.


1 Murat Paker (2004). Kadim bir ABD-İsrail sorusu: ‘Neden bizden bu kadar nefret ediyorlar?’. Birikim, 181 (Mayıs 2004).

2 İşkence konusunda, kendisi işkence görmemiş insanlar için geleneksel bilgilenme imkanı mağdurların yazılı ya da sözlü ifadelerine dayanmaktadır. Bu dolaylı tanıklık, işkencenin ‘olduğu’ ve nasıl bir şey olduğu konusunda bir çok insan için çok fazla dolaylı gelmektedir. Yazılı ya da sözlü ifadeye sırtını dönmek, duymazlıktan gelmek, inanmamak, hele empati yoksunu ve görsellik ağırlıklı çağımızda daha mümkündür. Fotograflar ise görsellik çağında görsel kanıt sunuyor. Bundan iyi kanıt video kayıtları olurdu – ki Irak’tan en azından bir işkence videosunun dolaşıma girdiğini biliyoruz.

3 Bu çerçevede, işkence fotograflarını ABD’nin komplosu olarak açıklama eğiliminde olan yaklaşımları en azından ‘saçma’ olarak nitelemek gerekir. Görmek gerekir ki, bu fotograflar ve sonrasında ortaya çıkanlar yüzünden ABD büyük bir darbe almıştır.

4 Bu yazıda özel olarak İsrail üzerinde durmayacağım. Ama geçerken belirtelim ki, Irak’tan işkence fotografları gazete ve TV’leri doldururken, İsrail de özellikle Gazze Şeridi’nde yeni vahşet uygulamalarına imza atmış ve bu uygulamalar İsrail hükümetinin Adalet Bakanı Yosef Lapid’e bile nenesinin yaşadığı Nazi zulmünü hatırlatmıştır. James Bennet (24 Mayıs 2004). Israeli Official Offers Empathy but Hits a Nerve. The New York Times.

5 Burada ek olarak işkencecinin kendi güvenliği açısından kimliğini saklı tutmak istemesini de belirtmek gerekir. Ama ABD’li işkenceciler için Irak’ta böyle bir kaygının çok daha az etkili olduğunu tahmin edebiliriz.

6 Örneğin cezaevine sürekli köpek getirip gerçekten köpekli işkence yapmak yerine, arasıra köpek getirip, kalan zamanlarda da azgın bir köpek karşısında dehşet içinde titreyen çıplak bir tutsağın ve de köpek tarafından saldırılmış bir tutsağın fotograflarını göstererek dolaylı bir işkenceyle korku salma, tehdit etme ve yıpratma yolu tercih edilmiş olabilir.

7 Bu liste fotograflarda görünenlerden ve New Yorkerer dergisinde Seymour Hersh’in Taguba Raporu’na dayanarak aktardıklarından derlenmiştir. Seymour Hersh (5 Mayıs 2004). Torture at Abu Ghraib. The New Yorker.

8 Bradley Graham ve Charles Babington (5 Mayıs 2004). Probes of Detainee Deaths Reported. Washington Post.

9 Bu politikayla ilgili nüfusun da dünyaya dair ne kadar bilgili olduğuna dair ‘tesadüfi’ bir anekdot: Bu yazıyı (New York’ta) yazarken, açık olan televizyonda ‘Kim milyoner olmak ister?’ başlıklı entellektüel içeriği emsallerine göre daha yüksek bir yarışma programı yayınlanıyordu. Tesadüfen rastladığım soruda ‘aşağıdakilerden hangi ülkenin resmi dili Arapça değildir?’ diye soruyordu ve dört seçenekten üç tanesi Arap ülkesiyken, dördüncüsü de Afganistan’dı. Gayet eğitimli ve başka konularda bilgili olduğu belli olan yarışmacı, bütün mümkün dış yardımları kullanmasına rağmen Afganistan cevabını veremedi ve bu yüzden 100,000 dolar kazanabilecekken, cevap vermeyip 50,000 dolara razı oldu. Bu Afganistan ki bir kaç yıldır ABD’nin işgali altındadır ve hemen hergün yazılı/görsel basında yer almaktadır. ABD güya orayı kurtarmaya gitmiştir. Ama ortalamanın epey üzerinde bir ABD vatandaşı Afganistan’ın resmi dilinin Arapça olmadığını bilememektedir. Bu küçük örnek, ABD’lilerin hepsi olmasa bile büyük çoğunluğu için dünyaya dair merak ve bilgi düzeylerini gayet iyi özetlemektedir.

10 Seymour M. Hersh (10 Mayıs 2004). Torture at Abu Ghraib. NewYorker; (17 Mayıs 2004). Chain of command. NewYorker; (24 Mayıs 2004). The gray zone. NewYorker.

11 Michelle Goldberg (19 Mayıs 2004). The prisoner-abuse scandal at home. Salon.com. http://salon.com/news/feature/2004/05/19/maddy/index_np.html

12 İHD’nin 25 Mart’ta yaptığı basın açıklaması ile kamuoyuna duyurulan İsmail Hakkı Avcı bu insanlardan biridir. New York’ta 11 Eylül 2001 sonrası yapılan operasyonlar kapsamında gözaltına alınmış, işkence görmüş ve hiç bir suç isnat edilmeden ve avukatla görüşmesine izin verilmeden Türkiye’ye sınır dışı edilmiştir. Avcı’nın ABD’de dava açma girişimleri, parasız davayı takip edebilecek avukat bulmaktaki sıkıntılardan dolayı şimdilik bir sonuca ulaşamamıştır.

13 David Rose (16 Mayis 2004). 'They tied me up like a beast and began kicking me.' Guardian.

14 Amnesty International (23 Temmuz 2003). Iraq: Memorandum on concerns relating to law and order. (http://web.amnesty.org/library/Index/ENGMDE141572003). Ayrıca Human Rights Watch’in Irak’la ilgili yayınları için: (http://hrw.org/doc?t=mideast&c=iraq&document_limit=0,20)

15 www.informationclearinghouse.info/article6170.htm

16 Ayni Rumsfeld’in gecmiste Iraklilari sert bir sekilde Cenevre (savas hukuku) sozlesmesine uymamakla sucladigini da hatirlayalim.

17 David Johnston ve Thom Shanker (21 Mayis 2004). The Reach of War: Detainees; Pentagon Approved Intense Interrogation Techniques for Sept. 11 Suspect at Guantánamo. The New York Times. Jeffery Smith (16 Mayis 2004). Knowledge of Abusive Tactics May Go Higher. Washington Post.

18 Örneğin Pentagon tarafından Guantanamo’da tutulan bir şüphelinin sorgulamasında kullanılması onaylanan yöntemler arasında, tutuklunun kafasını boğulma raddesine kadar suya batırmak/suda tutmak gibi bir yöntem tarif edilmiştir. Pentagon’a göre bu yöntem işkence değil, yalnızca bir ‘sert sorgulama tekniği’dir. Oysa bu ‘sert sorgulama tekniği,’ işkence literatüründe gayet iyi bilinen ve Latin Amerika kaynaklı olduğu için ‘submarino’ (‘sualtı’ ya da ‘denizaltı’ anlamında) diye adlandırılan orta derecede yaygın bir işkence yöntemidir. ABD’nin Guantanamo, Afganistan ve Irak’ta uygulamaya soktuğu bütün bu ‘sert sorgu yöntemleri’ aynı zamanda İsrail’in öteden beri Filistin’de uyguladığı yöntemlerle büyük benzerlik arzetmektedir. ABD’nin Irak’ta bir çok MOSSAD kökenli uzman/danışmandan yararlandığı düşünüldüğünde bu tür benzerlikler çok şaşırtıcı değildir.

19 School of Americas Watch: www.soaw.org . Aynı zamanda: www.geocities.com/~virtualtruth/manuals.htm

20 Amnesty International (2 Aralık 2003). Governments must tackle the "pain merchants." (http://web.amnesty.org/library/index/ENGPOL300262003) Amnesty International (26 Şubat 2001). Stopping The Torture Trade. (http://web.amnesty.org/library/index/ENGACT400132001)

21 Alan Elsner (2004). Gates of Injustice: The Crisis in America’s Prisons. Prentice Hill.

22 Mark Dow (2004). American Gulag: Inside U.S. Immigration Prisons. Berkeley: University of California Press.

23 Kurt Nimmo (24 Mayıs 2004). Those Missing Taguba Pages: More Dirty Tricks on the Road to Bush's Reinstallment. Dissent Voice. http://www.dissidentvoice.org/May2004/Nimmo0524.htm

24 Bu kesimin Irak’a saldırı başlamadan önceden itibaren yakın zamanlara kadar yazdıklarıyla şimdi yazdıkları ve daha önemlisi Irak’ta olan bitenlerin karşılaştırmasını içeren bir değerlendirme yazısına olan ihtiyaç büyüktür ve böyle bir yazının ‘ibret-i alem antolojisi’nde yeri şimdiden hazırdır.

25 Mehmet Ali Kışlalı (28 Mayıs 2004). Bu tür cezaevi. Radikal.

26 Bu konudaki mütevazi ama önemli bir girişim de dünyanın değişik kentlerinde oturumları yapılmaya başlanan Irak Dünya Mahkemesi’dir (www.worldtribunal.org). Mahkemenin en son oturumu New York’ta yapılmıştır. Ayrıntılı bilgi için Birikim’in bu sayısısında yayınlanan Başak Ertür ve Koray Çalışkan’ın ‘Irak Dünya Mahkemesi’nin Sesli ve Sakin Enternasyoneli’ başlıklı yazısına ve aynı mahkemenin New York oturumunda görev yapan vicdan jürisinin sonuç bildirgesine bakınız.

İletişime Geçin | Contact Me

Benimle iletişime geçmek için aşağıdaki formu doldurabilirsiniz.
-
You can fill out the form below to contact me.

PAYLAŞ - SHARE