Psikanalitik Tanı - Editörün Önsözü

Psikanaliz, Psikoterapi

Öne Çıkan Yazılar | Featured Articles

Psikanaliz, Psikoterapi

Psikanalitik Tanı - Editörün Önsözü

Yazıyı Oku | Read Article

Dem Parti, Kürt Meselesi, Demokrasi, Yeni Parti

“Süreç”te Ara Muhasebe (5): Demokrasi İttifakı Kurulabilir Mi?

Yazıyı Oku | Read Article

Akp, Otoriteryanizm, Sol, Direniş, Gezi

Gezi Direnişi Yazıları

Yazıyı Oku | Read Article

S. Murat Paker

(*) Ekim 2026'da Okuyanus Yayınları tarafından yayınlanan Nancy McWilliams'ın Psikanalitik Tanı kitabının Türkçe çevirisine yazdığım sunuş makalesi. Aynı zamanda 15 Ekim 2026'da Yeni Arayış web dergisinde yayınlandı.

 

Nancy McWilliams’ın Psikanalitik Tanı kitabının ilk edisyonunun Türkçe çevirisini 2009 yılında, oldukça geliştirilmiş ikinci edisyonunun Türkçe çevirisini de 2020 yılında, o yıllarda kurucu yayın yönetmenliğini yaptığım İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları Psikanaliz-Psikoloji kitap serisi kapsamında, Dr. Psk. Erkan Kalem’in muhteşem çevirisiyle yayınlamıştık. İkinci edisyonun Erkan Kalem tarafından tekrar özenle gözden geçirilmiş çevirisi, bu kez OkuyanUs Yayınları aracılığıyla okuyucuyla buluşuyor. Bu da bana editörün önsözünü yeniden yazma imkânı tanıyor.

Nancy McWilliams: Klinisyen, Kuramcı ve Sentezci

Nancy McWilliams çağdaş psikanalizin kuramsal üretim ile klinik pratiği, akademik psikoloji ile psikanalitik geleneği ve farklı psikanaliz ekollerini birbiriyle konuşturabilen özgün temsilcilerinden biridir. Bu sentezci konumunda aldığı eğitimin izlerini görmek mümkündür. Oberlin College’dan 1967’de siyaset bilimi alanında onur derecesiyle mezun olmuş; daha sonra Rutgers Üniversitesi’nde psikoloji alanında, kişilik ve sosyal psikoloji ağırlıklı yüksek lisansını 1973’te, kişilik psikolojisi alanındaki doktorasını ise 1976’da tamamlamıştır. 1978’de New York’taki National Psychological Association for Psychoanalysis’ten psikanalist sertifikasını ve aynı yıl New Jersey’de bağımsız psikolog olarak lisansını almıştır. 1979’dan itibaren psikanaliz, psikoterapi ve süpervizyon alanlarında özel pratiğini sürdürmüş; 1981–2022 arasında Rutgers University Graduate School of Applied and Professional Psychology’de öğretim üyesi olarak çalışmış ve 1994’te profesör olmuştur. Günümüzde aynı kurumda Visiting Professor Emerita unvanını taşımaktadır (McWilliams, n.d.).

McWilliams’ın mesleki kimliğini yalnızca akademisyen ya da yalnızca psikanalist olarak tanımlamak güçtür. Yazılarında ve kitaplarında belirginleşen ayırt edici özellik, araştırmacı kişilik psikolojisinin sistematik düşünme geleneği ile psikanalitik klinisyenin öznel, bağlamsal ve ilişkisel bilgi biçimini birlikte taşımasıdır. Amerikan Psikoloji Birliği’nin Division 39—Society for Psychoanalysis and Psychoanalytic Psychology—başkanlığını 2007–2008 arasında yürütmüş; American Psychoanalytic Association’ın onursal üyeliğine seçilmiş ve meslek yaşamı boyunca kişilik yapısı, psikodinamik tanı, psikoterapi ve süpervizyon, toplumsal cinsiyet, narsisizm, travma ve disosiyasyon gibi alanlarda çalışmıştır. McWilliams’ın kendi tanımladığı başlıca ilgi alanları arasında tanı ile tedavi arasındaki ilişki ve DSM/ICD tipi betimleyici tanı sistemlerine alternatifler özellikle dikkat çekmektedir (McWilliams, n.d.).

Bu uzun klinik ve akademik birikimin en sistematik ürünü, birbiriyle bağlantılı dört temel kitapta görülür. Psychoanalytic Diagnosis (1994; gözden geçirilmiş 2. edisyon 2011), “Nasıl bir insanla karşı karşıyayız?” sorusunu kişilik yapısı üzerinden ele alır. Psychoanalytic Case Formulation (1999) tanısal bilgiyi kişinin gelişimsel ve psikodinamik öyküsü içinde bir vaka formülasyonuna dönüştürür. Psychoanalytic Psychotherapy: A Practitioner’s Guide (2004) bu anlayışın tedavi ortamındaki karşılığını sistemleştirirken, Psychoanalytic Supervision (2021) ise psikanalitik düşünme ve çalışma biçiminin eğitim ve süpervizyon yoluyla nasıl aktarılabileceğine odaklanmıştır. Bu dört eser birlikte okunduğunda kişilik, formülasyon, tedavi ve süpervizyon doğrultusunda gelişen bütünlüklü bir klinik külliyat ortaya çıkar. McWilliams ayrıca ilk Psychodynamic Diagnostic Manual’ın (PDM Task Force, 2006) yardımcı editörlerinden, ikinci edisyonunun ise Vittorio Lingiardi ile birlikte iki baş editöründen biridir (Lingiardi ve McWilliams, 2017). Bu süreklilik, Psikanalitik Tanı ile başlayan projenin tek bir kitapla sınırlı olmadığını göstermektedir.

Psychoanalytic Diagnosis: Modern Bir Klasiğin Ortaya Çıkışı

Psychoanalytic Diagnosis’ın ilk kez yayımlandığı 1994 yılı, psikiyatrik tanının yakın tarihinde önemli bir dönemin ortasına denk gelir. DSM-III’ün 1980’de yayımlanmasıyla Amerikan psikiyatrisinde etiyolojiye ve kuramsal açıklamaya görece mesafeli, gözlenebilir belirtileri esas alan ve tanısal güvenilirliği artırmayı amaçlayan kategorik yaklaşım büyük ölçüde yerleşmişti. Bu dönüşüm kuşkusuz, farklı klinisyenlerin aynı olguyu daha ortak bir dille tanımlayabilmeleri açısından önemli kazanımlar sağladı; fakat psikopatolojiyi kişinin gelişimsel tarihi, karakter yapısı, öznel yaşantısı ve ilişkisel dünyası içinde anlamaya çalışan psikodinamik gelenek açısından ciddi bir bilgi kaybına da yol açıyordu (Mayes ve Horwitz, 2005; McWilliams, 2011).

McWilliams’ın kitabı tam da bu noktada farklı bir tanısal soruyu merkeze aldı. Semptom temelli tanı esas olarak “Bu kişide hangi bozukluk vardır?” diye sorarken, psikanalitik tanının temel sorusu “Bu belirtileri yaşayan kişi psikolojik olarak nasıl örgütlenmiş bir insandır?” biçimindedir. Çünkü aynı görünen belirti—örneğin depresyon, kaygı, obsesif düşünceler, disosiyasyon ya da öfke—farklı kişilik yapılarında çok farklı psikodinamik işlevlere, gelişimsel kökenlere ve ilişkisel anlamlara sahip olabilir. Bu nedenle tanının amacı kişiyi bir kategoriye yerleştirmekten çok, onun güçlü ve kırılgan yanlarını, karakteristik savunmalarını, benlik ve öteki deneyimini, temel duygulanımlarını ve ilişki kurma biçimlerini kapsayan, tedaviyi yönlendirebilecek bir klinik formülasyon geliştirmektir (McWilliams, 2011).

Kitabın kalıcı başarısının önemli nedenlerinden biri, psikanalizin yaklaşık bir yüzyılda biriktirdiği son derece zengin fakat farklı ekollere dağılmış kişilik bilgisini öğretilebilir ve klinikte kullanılabilir bir mimariye dönüştürmesidir. Nitekim ikinci edisyon üzerine yayımlanan akademik değerlendirmeler kitabı daha yayımlandığı dönemde “klasik” ve “çığır açıcı” (landmark) bir çalışma olarak nitelemiş; özellikle kuramsal çoğulculuğu, karmaşık psikanalitik kavramları klinik pratiğe çevirebilmesi ve tanı ile müdahale arasındaki bağı görünür kılması öne çıkarılmıştır (Diamond, 2012; Lomax ve Ivan, 2012). Günümüzde Guilford Press (n.d.) kitabın yalnızca ikinci edisyonunun toplam baskı miktarını 125.000’in üzerinde bildirmekte ve eseri yaygın biçimde kullanılan bir klinik ders kitabı olarak tanımlamaktadır.

Dolayısıyla McWilliams’ın asıl yeniliği yepyeni bir kişilik nosolojisi icat etmekten çok, psikanalizin parçalı kuramsal mirasını kişiyi anlamaya ve terapiyi biçimlendirmeye yarayan sistematik bir klinik haritaya dönüştürmesidir.

McWilliams’ın Kişilik Kuramına Temel Katkısı: İki Boyutlu Bir Klinik Harita

Psikanalitik Tanı’nın kavramsal omurgası, kişilik hakkında birbirinden farklı fakat birbirini tamamlayan iki sorunun kesişiminden oluşur: Kişilik hangi yapısal-gelişimsel düzeyde örgütlenmiştir ve hangi karakter tarzı içinde biçimlenmiştir? Kitabın kendisini katı anlamda yeni bir “iki eksenli tanı sistemi” olarak sunmasından çok, didaktik ve klinik mimarisinin bu iki boyutun birlikte değerlendirilmesine dayandığını söylemek daha isabetlidir (McWilliams, 2011). Kitabın ilk kısmında gelişimsel örgütlenme düzeyleri ve savunma süreçleri, ikinci kısmında ise karakter örgütlenmesi tipleri ele alınır.

Birinci boyut: Kişilik örgütlenmesinin düzeyi

İlk boyut, psikolojik yapının bütünleşme ve işlevsellik düzeyidir. McWilliams, psikanalitik literatürde özellikle Kernberg’in yapısal yaklaşımından yararlanarak kişilik örgütlenmesini nevrotik, sınırdurum ve psikotik aralıklarda ele alır (Kernberg, 1967, 1984; McWilliams, 2011). Buradaki sınırdurum kavramının DSM’deki sınır (borderline) kişilik bozukluğu ile eşanlamlı olmadığını özellikle vurgulamak gerekir: Söz konusu olan belirli bir kişilik tipi değil, birbirinden çok farklı karakter yapılarını kapsayabilen bir örgütlenme düzeyidir.

Örgütlenme düzeyi değerlendirilirken gerçekliği sınama kapasitesi, kimlik bütünlüğünün derecesi, kullanılan savunmaların niteliği, kişinin kendi psikolojik süreçlerini gözlemleyebilme kapasitesi ve aktarım-karşıaktarım ilişkisinin özellikleri gibi ölçütler önem kazanır (Kernberg, 1984; McWilliams, 2011). Bu yaklaşımın klinik önemi büyüktür: Yüzeyde birbirine benzeyen iki danışanın aynı yorumdan, aynı terapötik mesafeden ya da aynı derecede yüzleştirici bir müdahaleden tümüyle farklı biçimlerde etkilenebilmesini açıklamaya yardımcı olur. İkinci edisyonu değerlendiren Lomax ve Ivan’ın (2012) özellikle vurguladıkları üzere, McWilliams farklı gelişimsel örgütlenme düzeylerinde aynı terapötik sözlerin bile danışanda farklı içsel deneyimler ve davranışsal sonuçlar doğurabileceğini klinik örneklerle gösterir.

İkinci boyut: Karakter tarzı

İkinci soru, kişinin psikolojik enerjisinin, savunmalarının, temel duygulanımlarının, benlik deneyiminin ve ilişkilerinin hangi karakteristik örüntü etrafında örgütlendiğidir. McWilliams ikinci edisyonda psikopatik/antisosyal, narsisistik, şizoid, paranoid, depresif ve manik, mazoşistik/kendine zarar verici, obsesif ve kompulsif, histerik/histrionik ve disosiyatif kişilik örgütlenmelerini ayrı bölümlerde incelemektedir (McWilliams, 2011).

Buradaki kritik nokta, karakter tarzının patolojinin ağırlığıyla aynı şey olmamasıdır. Örneğin, obsesif, narsisistik ya da şizoid özellikleri baskın iki kişi aynı karakter temasını paylaşırken çok farklı psikolojik bütünleşme düzeylerinde bulunabilir. Birinin benlik sürekliliği, gerçekliği değerlendirmesi ve ilişkisel kapasitesi sağlamken, diğerinin daha ilkel savunmalara, parçalanmış benlik-öteki temsillerine ve ağır ilişki güçlüklerine sahip olması mümkündür. Karakter tarzını örgütlenme düzeyiyle birlikte bir matriks içinde değerlendirmek, bu nedenle yalnızca daha incelikli bir betimleme sağlamaz; terapistin nasıl çalışacağı konusunda da doğrudan sonuçlar doğurur.

McWilliams ayrıca kişilik tiplerini insanları içine yerleştireceğimiz kapalı kutular olarak görmez. Somut kişiler çoğu zaman birden fazla karakter temasının özgün bir bileşimini taşırlar ve psikolojik özellikler ancak kişinin yaşam öyküsü ve ilişkisel bağlamı içinde anlam kazanır. McWilliams’ın daha sonra “özelliklerin ötesinde” kişiliği öznelerarası temalar üzerinden düşünme önerisi de bu yaklaşımın bir devamıdır (McWilliams, 2012).

Bu nedenle Psikanalitik Tanı’nın iki boyutlu haritasının en önemli etik ve klinik sonucu, sınıflandırmanın insanın biricikliğini ortadan kaldırmaması gerektiğidir. Psikanalitik tanı, kişiyi bir tanı etiketine indirgemek için değil, o kişinin psikolojik örgütlenmesinin kendine özgü mantığını daha iyi anlayabilmek için kullanılır. Psikanalitik tedavinin nihai nesnesi bir “bozukluk” değil, bütün karmaşıklığı ve biricikliğiyle insandır.

Büyük Sentez: Freud’dan Çağdaş Psikanalize

Psikanalitik Tanı’nın ayırt edici özelliklerinden biri, psikanaliz tarihini birbirini dışlayan kuramsal kampların tarihi olarak değil, farklı klinik gerçeklikleri görünür kılan birikimsel (cumulative) bir bilgi geleneği olarak ele almasıdır. McWilliams klasik dürtü ve çatışma kuramını, ego psikolojisini, nesne ilişkileri kuramını ve kendilik psikolojisini aynı klinik harita içinde kullanır; ikinci edisyonda bunlara bağlanma kuramının, ilişkisel psikanalizin, travma çalışmalarının ve nörobilimsel araştırmaların katkıları daha belirgin biçimde eklenir (McWilliams, 2011). Diana Diamond (2012), ikinci edisyona ilişkin değerlendirmesinde kitabın klasik dürtü kuramından nesne ilişkileri ve ego psikolojisine, oradan da psikanalizdeki ilişkisel dönüşüme uzanan farklı kuramsal damarları kapsamlı bir kişilik anlayışı içinde ördüğünü özellikle vurgulamaktadır.

Bu yaklaşımı basit anlamda eklektik diye nitelemek yanıltıcı olabilir. Eklektisizm, farklı kuramlardan kavramların yan yana getirilmesini ima ederken, McWilliams’ın yaptığı daha çok klinik bir sentezdir. McWilliams, farklı teorilerin hangi deneyim alanlarını daha iyi açıkladığına odaklanmaktadır. Dürtü kuramı çatışma ve arzunun dinamiğini; ego psikolojisi savunmaları ve uyum kapasitesini; nesne ilişkileri kişinin içselleştirilmiş benlik–öteki dünyasını; kendilik psikolojisi benlik saygısının ve bütünlüğünün düzenlenmesini; ilişkisel yaklaşım ise bütün bunların güncel kişilerarası alanda nasıl yeniden kurulduğunu anlamak için farklı mercekler sağlar. McWilliams bu merceklerden herhangi birinin bütün psikolojik gerçekliği tek başına açıklayabileceğini varsaymaz.

Böylece McWilliams hem psikanalizin tarihsel hafızasını korur hem de kuramsal ortodoksluğa mesafeli durur. Savunma, çatışma, aktarım, karşıaktarım, içselleştirme ve nesne ilişkileri gibi klasik kavramları terk etmeden bunları çağdaş klinik bilgiyle yeniden işler. Bu teorik çoğulculuk, kitabın karakter bölümlerindeki sistematik yapıya da yansır: aynı kişilik örüntüsü dürtüler ve duygulanımlar, savunmalar, benlik deneyimi, nesne ilişkileri, aktarım ve karşıaktarım gibi birden fazla perspektiften ele alınır. Dolayısıyla kitabın önemli eğitimsel işlevlerinden biri, belirli bir psikanalitik ekolü öğretmekten çok psikanalitik olarak düşünmenin çoğul yollarını öğretmesidir (Diamond, 2012; McWilliams, 2011).

2011 İkinci Edisyon: On Yedi Yılda Değişen Psikanaliz

İlk edisyon ile ikinci edisyon arasındaki on yedi yıl, psikanalitik düşüncenin belirgin biçimde değiştiği bir dönemdir. McWilliams kitabı yalnızca yeni kaynaklar ekleyerek güncellememiş; bu değişimleri kendi klinik modeline dahil etmiştir. İkinci edisyonda öne çıkan yenilikler bağlanma kuramındaki gelişmeler, nörobilim, travma araştırmaları ve çağdaş ilişkisel psikanalitik hareketin daha kapsamlı biçimde ele alınmasıdır.

Bu değişiklikler birbirinden bağımsız değildir. Bağlanma araştırmaları, erken ilişkilerin sonraki duygulanım düzenleme ve ilişki beklentileri üzerindeki etkisine yeni bir ampirik zemin kazandırırken, travma ve disosiyasyon literatürü, kişilik gelişiminin ağır biçimde kesintiye uğrayabileceği koşulları daha ayrıntılı açıklamaya başlamış; ilişkisel psikanaliz ise terapötik ilişkinin yalnızca geçmişin tekrarlandığı bir ekran değil, iki öznenin birlikte oluşturduğu canlı bir psikolojik alan olduğunu giderek daha fazla vurgulamıştır. Buna paralel olarak, nörobilim bellek, duygu, bağlanma ve düzenleme süreçlerinin biyolojik temellerine ilişkin psikanalistlerin hesaba katabileceği yeni bilgiler üretmiştir. Diamond (2012) ikinci baskının özellikle bağlanma örüntülerine ve çeşitli psikopatoloji biçimlerinin nörobiyolojik zeminlerine ilişkin araştırmalarla zenginleştiğini belirtir.

Dolayısıyla iki edisyon arasındaki fark, bir ders kitabının olağan güncellenmesinden daha fazlasını içerir. Psikanalitik Tanı’nın 1994 ve 2011 versiyonlarını karşılaştırmak, psikanalizin söz konusu dönemde daha ilişkisel, gelişimsel, travma-duyarlı ve disiplinlerarası hâle gelişinin küçük ölçekli bir tarihini okumaya da imkân verir. Bununla birlikte, McWilliams bu yeni yönelimleri önceki kuramların yerine koymaz; onları mevcut kişilik ve karakter anlayışını zenginleştiren yeni bilgi katmanları olarak kullanır (McWilliams, 2011).

İlişkisel Dönüşüm ve İkinci Edisyon

İkinci edisyonda en belirginleşen kuramsal değişimlerden biri, 1980’lerden itibaren Amerikan psikanalizinde giderek güçlenen ilişkisel dönüşümün kitaba daha açık biçimde dahil edilmesidir. Greenberg ve Mitchell’in (1983) nesne ilişkileri geleneklerini sistematik biçimde yeniden değerlendirmesi ve Mitchell’in (1988) Relational Concepts in Psychoanalysis ile geliştirdiği yaklaşım, zihinsel yaşamı öncelikle yalıtılmış bir bireyin içindeki dürtü ve çatışmaların ürünü olarak değil, gerçek ve içselleştirilmiş ilişkilerin oluşturduğu bir ilişkisel matriks içinde düşünmeye yönelmiştir. Aron’un (1996) karşılıklılık (mutuality)ve analistin öznelliğine ilişkin çalışmaları da bu dönüşümü terapötik ilişkinin kendisine taşımıştır.

Bu gelişmeler bazen psikanalizde “tek-kişilik psikolojiden iki-kişilik psikolojiye geçiş” şeklinde özetlenir. Klasik psikanaliz de ilişkilerle yoğun biçimde ilgilenmiş; nesne ilişkileri kuramı ise zaten benlik ile öteki arasındaki bağı merkeze yerleştirmiştir. İlişkisel geleneğin özgün vurgusu daha çok klinik ilişkinin yalnızca hastanın önceden oluşmuş iç dünyasının gözlenebildiği tarafsız bir laboratuvar olmadığıdır. Analist, kendi kişiliği, duygulanımları, beklentileri ve tepkileriyle ilişkinin bir parçasıdır; dolayısıyla analitik durum, iki öznenin katıldığı ve birbirini etkilediği bir alandır (Aron, 1996; Mitchell, 1988).

Bu perspektif McWilliams’ın tanısal düşüncesiyle özellikle iyi örtüşür. Psikanalitik Tanı’da kişilik, yalnızca kişinin sahip olduğu özelliklerin toplamı değildir; kişi belirli ilişkisel beklentileri de beraberinde getirir, başkalarının davranışlarını bu beklentiler doğrultusunda algılar ve çoğu zaman farkında olmadan belirli kişilerarası senaryoların yeniden kurulmasına katkıda bulunur. Terapistle oluşmaya başlayan ilişki de bu nedenle tanısal bilgi taşır. McWilliams’ın ikinci edisyonunun çağdaş ilişkisel hareketi açıkça kapsaması ve karakter tartışmalarında aktarım–karşıaktarım süreçlerine sistematik olarak yer vermesi bu yönelimin somut göstergeleridir (McWilliams, 2011).

Böyle bir anlayışta karşıaktarımın epistemolojik statüsü de değişir. Klasik yaklaşımda karşıaktarım, analistin kendi çözümlenmemiş meselelerinin tedaviye karışması ve mümkün olduğunca denetlenmesi gereken bir engel olarak görülmüşken, çağdaş psikodinamik ve ilişkisel yaklaşımlarda terapistin danışanla birlikteyken tekrar tekrar yaşadığı duygular, aynı zamanda danışanın kişilerarası dünyasına ilişkin önemli bir veri kaynağı olabilir. McWilliams’ın karakter bölümlerinde aktarım ve karşıaktarıma ayrı ayrı yer vermesi, tanıyı yalnızca dışarıdan yapılan bir kişilik değerlendirmesi olmaktan çıkarır. Klinisyenin kendisini danışan karşısında sürekli olarak yetersiz, hayran, suçlu, koruyucu, sıkılmış, istilacı ya da dışlanmış hissederken bulması, otomatik olarak danışana atfedilecek bir kanıt değildir; ancak diğer klinik bilgilerle birlikte düşünüldüğünde, kişinin başkalarıyla kurduğu ilişkisel örüntünün anlaşılmasına katkı sağlayabilir.

Örneğin narsisistik örgütlenmede terapist, idealize edilme ile değersizleştirilme arasında gidip gelen bir ilişkisel konuma çekilebilir; şizoid bir kişinin yakınlık arzusu, aynı yakınlığın istilacı biçimde yaşanmasıyla eşzamanlı olarak ortaya çıkabilir; depresif kişiliklerde sevgi ve bağlılık kayıp, suçluluk ve kendini suçlama temalarıyla iç içe geçebilir. Bu örneklerin değeri, karakter tiplerini sabit davranış listeleri olmaktan çıkarıp tekrar eden benlik–öteki örgütlenmeleri olarak görmemizi sağlamalarıdır. İlişkisel perspektif böylece yukarıda tartıştığım kişilik haritasına ayrı bir üçüncü eksen eklemekten çok, mevcut haritanın nasıl okunacağını değiştirir.

Bununla birlikte, McWilliams’ı yalnızca ilişkisel psikanaliz içinde konumlandırmak doğru olmaz. Diamond’ın (2012) da vurguladığı gibi, kitabın belirgin özelliği, ilişkisel kuramı diğer psikanalitik geleneklerle birlikte kullanmasıdır. McWilliams dürtü, intrapsişik çatışma, savunma, gelişimsel örgütlenme ve içselleştirilmiş nesne ilişkileri kavramlarından vazgeçmez. İkinci edisyonun yeniliği, intrapsişik olanı ilişkisel olanla değiştirmek değil, kişiliğin hem içsel olarak örgütlenmiş hem de ilişkiler içinde sürekli yeniden canlanan bir yapı olduğunu daha belirgin hale getirmektir. Tam da bu nedenle Psikanalitik Tanı ilişkisel dönüşümün ardından da farklı psikanalitik geleneklerden klinisyenlerin birlikte kullanabileceği bir referans metni olmayı sürdürebilmiştir.

Nöropsikanaliz, Bağlanma ve Duygulanım Nörobilimi

İkinci edisyonun önemli güncellemelerinden bir diğeri, psikanaliz ile nörobilim arasında 1990’lardan itibaren gelişen diyaloğun kitaba daha görünür biçimde yansımasıdır. Bu güncelleme, nörobilimin yanı sıra bağlanma ve travma araştırmalarındaki gelişmeleri de kapsamaktadır (McWilliams, 2011). Burada söz konusu olan, psikanalitik kişilik tiplerinin belirli beyin bölgeleriyle ya da nörotransmiterlerle bire bir eşleştirilmesi değildir. Böyle bir yaklaşım hem mevcut bilimsel bilginin sınırlarını aşardı hem de McWilliams’ın çok etkenli kişilik anlayışına ters düşerdi.

Daha önemli bir gelişme, psikanalizin öteden beri merkezi saydığı duygulanım, bilinçdışı süreçler, bellek, bağlanma, travma ve kendilik düzenlemesi gibi olguların nörobilimsel yöntemlerle de araştırılmaya başlanmasıdır. Panksepp’in duygulanım nörobilimi çalışmaları, memelilerde evrimsel olarak eski temel duygusal-motivasyonel sistemlerin varlığına işaret etmiş; Solms ise nöropsikanalitik yaklaşımında özellikle duygulanım ve bilinç sorununu psikanalitik kuram ile nörobilim arasında bir temas alanı olarak geliştirmiştir (Panksepp, 1998; Solms, 2017, 2018). Schore’un bağlanma, erken ilişkisel deneyim ve duygulanım düzenlemesi üzerine çalışmaları ise erken bakım ilişkileri ile gelişmekte olan düzenleyici sistemler arasındaki bağlantıyı öne çıkarmıştır (Schore, 2001, 2005).

Bu gelişmeler Psikanalitik Tanı açısından önemlidir; çünkü kişinin psikolojik örgütlenmesini duygulanımları düzenleme kapasitesinden, erken ilişki örüntülerinden, travmatik yaşantılarından ve sözel olmayan/örtük süreçlerinden hareketle anlamaya çalışan McWilliams’ın yaklaşımını daha geniş bir gelişimsel çerçeveye yerleştirir. Ancak nörobilim psikanalitik açıklamaların bir “doğrulama mercii” olarak görülmemelidir. Nöropsikanalizin daha savunulabilir iddiası, aynı zihinsel olguların öznel-klinik ve nörobiyolojik düzeylerde incelenmesinin iki disiplin arasında karşılıklı olarak verimli olabileceğidir (Solms, 2017). İkinci edisyondaki nörobilimsel açılımı da bu ölçülü anlamda, indirgemeci olmayan bir disiplinlerarası genişleme olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.

Tanıdan Tedaviye: Kitabın Klinik Faydası

Psikanalitik Tanı’nın kalıcı etkisinin belki de en önemli nedeni, kişilik kuramını doğrudan klinik kararlara bağlamasıdır. McWilliams için tanı, bir hastaya doğru etiketi yapıştırma işlemi değil; terapiyi nasıl yürüteceğimiz konusunda çalışma hipotezleri oluşturma aracıdır. Kişilik örgütlenmesinin düzeyi ve karakter tarzı, terapötik çerçevenin, müdahalenin yoğunluğunun, yorumun zamanlamasının, terapistin hangi tür yanlış anlamalara veya karşıaktarımsal tepkilere hazırlıklı olması gerektiğinin düşünülmesine yardımcı olur (McWilliams, 2011).

Kitabın karakter bölümlerinin yapısı da bu amacı yansıtır. McWilliams kişilik tarzlarını yalnızca betimlemekle kalmaz; dürtü ve duygulanım örüntülerini, savunmaları, benlik deneyimini, nesne ilişkilerini, aktarım ve karşıaktarımı, ayırıcı tanıyı ve tedavi açısından sonuçları birlikte ele alır. Dolayısıyla okuyucu yalnızca narsisistik, şizoid ya da obsesif bir kişiliğin özelliklerini öğrenmez; bu kişiyle terapötik ilişkide ne yaşanabileceğini ve neden yaşanabileceğini düşünmeyi de öğrenir. İkinci edisyon üzerine yapılan değerlendirmelerde de kitabın özellikle tanısal anlayışı tedavi tekniğine çevirebilme yeteneği güçlü yanlarından biri olarak öne çıkarılmıştır (Lomax ve Ivan, 2012).

Bu nedenle eser bir tanı elkitabından çok daha fazlasıdır. McWilliams’ın aktardığı şey yalnızca kuramsal bilgi değil, deneyimli bir klinisyenin danışanı dinlerken farklı veri katmanlarını nasıl bir araya getirdiğine ilişkin bir klinik düşünme biçimidir.

DSM’den PDM’ye: Psikodinamik Tanının Daha Geniş Dönüşümü

McWilliams’ın yaklaşımının önemini anlamak için onu DSM ile basit bir karşıtlık içinde konumlandırmamak gerekir. DSM’nin temel amacı ruhsal bozuklukları ortak ölçütlerle tanımlayarak klinisyenler ve araştırmacılar arasındaki tanısal güvenilirliği artırmaktır. Psikodinamik tanının derdi ise farklıdır: Kişi psikolojik olarak nasıl işlev görmektedir? Öznel deneyiminin karakteristik niteliği nedir? Hangi savunmalar, ilişki örüntüleri ve kişilik kapasiteleri semptomlarına anlam kazandırmaktadır? Dolayısıyla iki yaklaşım aynı düzeyde bilgi üretmeye çalışmaz; psikodinamik formülasyon betimleyici psikiyatrik tanının verdiği bilgiyi kişinin bütünsel işleyişi hakkında başka türden verilerle tamamlamayı amaçlar (Lingiardi ve McWilliams, 2017).

Bu anlayışın daha kapsamlı bir tanısal sistem haline gelişi, 2006’da yayımlanan Psychodynamic Diagnostic Manual (PDM) ve özellikle Lingiardi ile McWilliams’ın editörlüğünü yaptıkları PDM-2 (2017) ile belirginleşmiştir. PDM-2, yalnızca semptomları değil, kişilik örüntülerini, kişilik işlevselliğinin düzeyini, zihinsel işlev kapasitesini ve kişinin semptomlarını öznel olarak nasıl yaşadığını da değerlendirmeyi amaçlayan çok boyutlu bir sistemdir (Lingiardi ve McWilliams, 2017). PDM literatürünün kendi ifadesiyle amacı, DSM ve ICD’nin yerine geçmekten ziyade, onların sağladığı betimleyici sınıflandırmayı psikodinamik açıdan klinik olarak anlamlı bilgilerle tamamlamaktır. Bu nedenle PDM’yi doğrudan Psikanalitik Tanı’dan türemiş bir sistem saymak yerine, McWilliams’ın kitabının da güçlü biçimde temsil ettiği kişilik ve işlevsellik merkezli tanısal geleneğin kurumsallaşmış biçimlerinden biri olarak görmek daha isabetlidir.

İlginç biçimde, ana akım psikiyatrik tanı sistemi DSM de zaman içinde kişilik patolojisinde salt kategorik düşünmenin sınırlılıklarını daha fazla kabul etmeye başlamıştır. DSM-5’in III. bölümünde geliştirilen kişilik bozuklukları için alternatif model (Alternative Model for Personality Disorders), kişilik bozukluklarını değerlendirirken hem kişilik işlevselliğinin düzeyini hem de boyutsal patolojik kişilik özelliklerini dikkate alan melez bir model önermiştir (American Psychiatric Association, 2013; Krueger ve Hobbs, 2020). Bu model McWilliams’ın yaklaşımıyla özdeş değildir; tarihsel ve epistemolojik temelleri de farklıdır. Yine de kişiliğin yalnızca “var/yok” kategorileriyle değil, işlevsellik düzeyleri ve boyutlar üzerinden değerlendirilmesine doğru bu genel hareket, Psikanalitik Tanı’nın 1994’te merkezine aldığı bazı sorunların bugün psikiyatri ve kişilik araştırmalarının çok daha geniş bir kesimi tarafından paylaşılmaya başlandığını göstermektedir.

Uluslararası Kabul: Kitap Neden Modern Bir Klasik Oldu?

Psychoanalytic Diagnosis’ın “modern klasik” niteliği yalnızca yaygınlığına ilişkin genel bir izlenime dayanmamaktadır. İkinci edisyon üzerine yayımlanan akademik değerlendirmeler bu konumu oldukça açık biçimde belgelemektedir. Diamond (2012) kitabı çağdaş psikanalitik psikopatoloji anlayışının zamanında yapılmış bir güncellemesi olarak değerlendirmektedir; özellikle McWilliams’ın klasik dürtü kuramından ego psikolojisine, nesne ilişkilerinden ilişkisel psikanalize uzanan yaklaşımlar karşısında tarafsızlığa yakın bir tutum sergileyebilmesini ve bunları çok katmanlı kişilik portreleri içinde birleştirebilmesini öne çıkarır. Diamond’a göre kitabın teorik çoğulculuğu çağdaş klinik psikanalizin çoğulcu yapısını da yansıtmaktadır.

Benzer biçimde, Lomax ve Ivan (2012) ikinci edisyonu dönüm noktası (landmark) niteliğinde bir çalışma olarak tanımlar; McWilliams’ın karmaşık psikanalitik kavramları klinik örneklere, öğretime ve süpervizyona çevirebilme becerisini özellikle vurgular. Onlara göre kitap, mesleğe yeni başlayan terapist için psikanalitik düşünmeye giriş yapmasını sağlayacak kadar anlaşılır; deneyimli klinisyen içinse gündelik pratiğe yeni nüanslar katacak kadar zengindir. Otto Kernberg (2013) ise International Journal of Psychoanalysis’deki değerlendirmesinde kitabın kişilik ve kişilik bozukluklarının psikanalitik biçimde anlaşılmasını öğretme açısından “önemli, hatta temel” bir işlev gördüğünü belirtmektedir.

Bu akademik kabul uluslararası dolaşımla da desteklenmiştir. McWilliams’ın kendi mesleki kayıtlarına göre eser, Bulgarca, Çince, Çekçe, Farsça, Yunanca, İtalyanca, Japonca, Korece, Litvanca, Lehçe, Portekizce, Romence, Rusça, Slovence, İsveççe, Norveççe ve Türkçe dahil olmak üzere çok sayıda dile çevrilmiştir; yazarın çalışmaları genel olarak yirmi dile ulaşmış ve kendisi otuz ülkede eğitim vermiştir.

Bu başarının kaynağı, kitabın belirli bir psikanalitik ekolün manifestosu olmamasında aranabilir. Psikanalitik Tanı, yoğun kuramsal bilgiyi klinik gerçeklikten koparmadan aktarmakta ve okuyucuya yalnızca kavramları değil, bir danışanı kişilik, gelişim, savunma, ilişki ve terapi imkânları açısından nasıl düşüneceğini öğretmektedir.

Türkiye’de Psikanalitik Tanı: Yerel Kabul ve Etki

Psikanalitik Tanı’nın Türkiye serüveni 2009’da Erkan Kalem’in çevirisiyle İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından yayımlanmasıyla başladı. Kitabın yayınevinin Psikanaliz/Psikoloji dizisinin ilk kitabı olması da ayrıca anlamlıydı. 2019’da kaleme aldığım önceki editör önsözünde, ilk Türkçe versiyonun o tarihe kadar 10.000 adedin üzerinde satıldığını belirtmiştim; bu, uzmanlık alanına yönelik bir psikanaliz kitabı için dikkate değer bir yerel dolaşıma işaret etmektedir.

Birçok üniversitenin klinik psikoloji yüksek lisans ve doktora programlarında, birçok psikanaliz ve psikoterapi eğitim programında Psikanalitik Tanı temel ders/başvuru kitapları arasında yer almaktadır.

Bununla birlikte, Türkiye’deki kabulünün bundan sonraki aşaması yalnızca McWilliams’ın kategorilerini kullanmak değil, onları kültürel olarak bağlamsallaştırmak olabilir. Aile bağlılığının, özerklik ve bağımlılık beklentilerinin, toplumsal cinsiyet normlarının, otoriteyle ilişkinin, sınıfsal konumun, dinsel, mezhebi, ulusal ve etnik aidiyetlerin benlik ve ilişki örüntülerini güçlü biçimde şekillendirdiği bir toplumda, Amerikan/Batı klinik bağlamında geliştirilmiş kişilik betimlemeleri bire bir kültürler-üstü gerçeklikler olarak alınamaz. McWilliams’ın modelinin esnek ve kişiye özgü formülasyona açık yapısı, böyle bir yerelleştirmeyi mümkün kılar. Türkiye’de kitabın kalıcı değerinin, hazır kişilik etiketleri sağlamasından çok, kişiyi semptomlarının ötesinde ve kendi ilişkisel-kültürel dünyası içinde düşünmeye davet etmesinde aranması çok daha verimli olabilir.

2026’da Psikanalitik Tanı Neden Hâlâ Önemli?

Psychoanalytic Diagnosis’ın ilk yayımlanışının üzerinden otuz yılı aşkın, ikinci edisyonunun üzerinden ise on beş yıl geçmiş olmasına rağmen kitabın temel sorusu güncelliğini korumaktadır: Bir insanın psikolojik sorunlarını, o insanın kişiliğinden, gelişimsel tarihinden, ilişkilerinden ve öznel deneyiminden koparmadan nasıl anlayabiliriz? McWilliams’ın eserinin kalıcılığı, büyük ölçüde bu soruya verdiği yanıtın herhangi bir dönemsel psikanalitik moda ya da tek bir kuramsal ekole bağlı olmamasından kaynaklanmaktadır.

Bu açıdan bakıldığında, kitabın bazı temel varsayımları yayımlandığı 1994 yılına kıyasla bugün daha az değil, belki daha da günceldir. Kişilik psikopatolojisinin katı kategorilerden çok işlevsellik düzeyleri ve boyutlar üzerinden anlaşılmasına yönelik çağdaş eğilimler, DSM-5’in alternatif kişilik modelinde de görülmektedir (Krueger ve Hobbs, 2020). PDM ve PDM-2 ise semptom tanısını kişilik örüntüsü, zihinsel işlevsellik ve öznel yaşantıyla tamamlayan sistematik bir psikodinamik model geliştirmiştir (Lingiardi ve McWilliams, 2015, 2017; PDM Task Force, 2006). Bu gelişmeler McWilliams’ın psikopatolojinin kişiden bağımsız semptom kümelerine indirgenemeyeceği yolundaki temel klinik sezgisinin daha geniş bir tanısal tartışmanın parçası haline geldiğini göstermektedir.

Kitabın ikinci kalıcı gücü, nomotetik bilgi ile idiografik anlayış arasındaki dengeyi korumasıdır. Bir kişilik tipi hakkında genel bilgi edinmek (nomotetik), klinisyene önemli bir başlangıç noktası verir; ancak hiçbir genel kategori, somut bir insanın psikolojik örgütlenmesini (idiografik) bütünüyle açıklayamaz. McWilliams’ın daha sonra açıkça savunduğu gibi, kişiliği yalnızca özelliklerin toplamı olarak değil, kişinin kendisi ve başkalarıyla ilişkilerinde tekrar eden öznel temalar olarak anlamak klinik çalışma açısından vazgeçilmezdir (McWilliams, 2012). Bu nedenle Psikanalitik Tanı, doğru kullanıldığında insanları tiplere indirgeyen değil, tipolojiden bireysel formülasyona geçmeye yardımcı olan bir eserdir.

Üçüncü olarak, kitap çağdaş psikanalizin belki de en verimli yönelimlerinden ikisini de içerebilmiştir. İlişkisel dönüşüm, kişilik yapısının yalnızca intrapsişik bir organizasyon değil, ilişkiler içinde yeniden üretilen bir örüntü olduğunu daha görünür hale getirmiştir; nöropsikanaliz, bağlanma ve duygulanım nörobilimi ise duygulanım düzenlemesi, bellek, travma ve bilinçdışı süreçleri başka yöntemlerle araştırmaya imkân vermiştir. McWilliams’ın gücü bu yeni bilgi alanlarını klasik psikanalitik kavramların yerine koymayıp, onları var olan klinik anlayışı çoğullaştıran kaynaklar olarak kullanmasındadır.

Son olarak ve belki de en önemlisi, Psikanalitik Tanı tanının amacını hiç gözden kaçırmaz. Tanı, kendi başına bir sınıflandırma başarısı, diğer bir deyişle, kendinde-bir-amaç, değildir; danışanı daha iyi anlamaya, terapötik ilişkiyi daha duyarlı kurmaya ve terapiyi o kişinin özgün psikolojik ihtiyaçlarına göre biçimlendirmeye yaradığı ölçüde değerlidir. McWilliams’ın modern klasik niteliğinin temelinde de bu özellik yatmaktadır. Kitap bize yalnızca kişilik tiplerini öğretmez; bir insan hakkında klinik olarak nasıl düşünebileceğimizi de öğretir. Tanıyı kişinin üzerine yapıştırılan bir isim olmaktan çıkarıp, onun gelişimini, savunmalarını, duygulanımlarını, ilişkilerini, kırılganlıklarını ve kaynaklarını anlamaya yönelik sürekli gözden geçirilen bir çalışma hipotezine dönüştürür. 2026’da Psikanalitik Tanı’nın hâlâ okunmaya değer olmasının en temel nedeni budur.

Teşekkür

Dr. Psk. Erkan Kalem bu çevirisiyle ne denli yetkin ve özenli bir çevirmen olduğunu kanıtlamıştır. 2009’da ilk edisyonu, 2019’da ikinci edisyonu çevirmiş, 2025’te de OkuyanUs için çevirinin üzerinden bir kez daha geçip iyice parlatmıştır. Kendisine müteşekkirim. OkuyanUs ekibine de titiz çalışmaları için teşekkür ederim.

 

Kaynakça

American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5. ed.). American Psychiatric Publishing.

Aron, L. (1996). A meeting of minds: Mutuality in psychoanalysis. Analytic Press.

Diamond, D. (2012). Review of “Psychoanalytic diagnosis: Understanding personality structure in the clinical process, second edition,” by N. McWilliams. Psychoanalytic Psychology, 29(4), 494–504. https://doi.org/10.1037/a0030405

Greenberg, J. R., & Mitchell, S. A. (1983). Object relations in psychoanalytic theory. Harvard University Press.

Guilford Press. (n.d.). Psychoanalytic diagnosis: Second edition: Understanding personality structure in the clinical process. 16 Ağustos 2026’da https://www.guilford.com/books/Psychoanalytic-Diagnosis/Nancy-McWilliams/9781462543694 web sitesinden alındı.

Kernberg, O. F. (1967). Borderline personality organization. Journal of the American Psychoanalytic Association, 15(3), 641–685. https://doi.org/10.1177/000306516701500309

Kernberg, O. F. (1984). Severe personality disorders: Psychotherapeutic strategies. Yale University Press.

Kernberg, O. F. (2013). Psychoanalytic diagnosis. The International Journal of Psychoanalysis, 94(6), 1242–1244. https://doi.org/10.1111/1745-8315.12007

Krueger, R. F. ve Hobbs, K. A. (2020). An overview of the DSM-5 Alternative Model of Personality Disorders. Psychopathology, 53(3–4), 126–132. https://doi.org/10.1159/000508538

Lingiardi, V., & McWilliams, N. (2015). The Psychodynamic Diagnostic Manual–2nd edition (PDM-2). World Psychiatry, 14(2), 237–239. https://doi.org/10.1002/wps.20233

Lingiardi, V. ve McWilliams, N. (Eds.). (2017). Psychodynamic diagnostic manual: PDM-2. Guilford Press.

Lomax, J. W. ve Ivan, M. C. (2012). Psychoanalytic diagnosis: Understanding personality structure in the clinical process, 2nd ed. [Book review]. The Journal of Clinical Psychiatry, 73(10), 1360. https://doi.org/10.4088/JCP.12bk08043

Mayes, R. ve Horwitz, A. V. (2005). DSM-III and the revolution in the classification of mental illness. Journal of the History of the Behavioral Sciences, 41(3), 249–267. https://doi.org/10.1002/jhbs.20103

McWilliams, N. (1994). Psychoanalytic diagnosis: Understanding personality structure in the clinical process. Guilford Press.

McWilliams, N. (1999). Psychoanalytic case formulation. Guilford Press.

McWilliams, N. (2004). Psychoanalytic psychotherapy: A practitioner’s guide. Guilford Press.

McWilliams, N. (2009). Psikanalitik tanı: Klinik süreç içinde kişilik yapısını anlamak (E. Kalem, Çev.). İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. (Orijinal eser 1994’te yayımlandı)

McWilliams, N. (2011). Psychoanalytic diagnosis: Understanding personality structure in the clinical process (2nd ed.). Guilford Press.

McWilliams, N. (2012). Beyond traits: Personality as intersubjective themes. Journal of Personality Assessment, 94(6), 563–570. https://doi.org/10.1080/00223891.2012.711790

McWilliams, N. (2020). Psikanalitik tanı: Klinik süreç içinde kişilik yapısını anlamak (E. Kalem, Çev.; 2. ed.). İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. (Orijinal eser 2011’de yayımlandı)

McWilliams, N. (2021). Psychoanalytic supervision. Guilford Press.

McWilliams, N. (n.d.). Nancy McWilliams, PhD, ABPP: Psychologist–psychoanalyst–author. 16 Ağustos 2026’da https://nancymcwilliams.com/ web sitesinden alındı.

Mitchell, S. A. (1988). Relational concepts in psychoanalysis: An integration. Harvard University Press.

Panksepp, J. (1998). Affective neuroscience: The foundations of human and animal emotions. Oxford University Press.

PDM Task Force. (2006). Psychodynamic diagnostic manual. Alliance of Psychoanalytic Organizations.

Schore, A. N. (2001). The effects of early relational trauma on right brain development, affect regulation, and infant mental health. Infant Mental Health Journal, 22(1–2), 201–269. https://doi.org/10.1002/1097-0355(200101/04)22:1%3C201::AID-IMHJ8%3E3.0.CO;2-9

Schore, A. N. (2005). Back to basics: Attachment, affect regulation, and the developing right brain: Linking developmental neuroscience to pediatrics. Pediatrics in Review, 26(6), 204–217. https://doi.org/10.1542/pir.26-6-204

Solms, M. (2017). What is “the unconscious,” and where is it located in the brain? A neuropsychoanalytic perspective. Annals of the New York Academy of Sciences, 1406(1), 90–97. https://doi.org/10.1111/nyas.13437

Solms, M. (2018). The neurobiological underpinnings of psychoanalytic theory and therapy. Frontiers in Behavioral Neuroscience, 12, Article 294. https://doi.org/10.3389/fnbeh.2018.00294

 

www.muratpaker.com

www.psikopolitik.com

İletişime Geçin | Contact Me

Benimle iletişime geçmek için aşağıdaki formu doldurabilirsiniz.
-
You can fill out the form below to contact me.

PAYLAŞ - SHARE