Maskeli Baloyu Bitirmek İçin Karşı-psikolojik-harekat
Kürt Meselesi, Demokrasi, Psiko-politik, Yüzleşme
Öne Çıkan Yazılar | Featured Articles
Dem Parti, Kürt Meselesi, Psiko-politik
“Süreç”te Ara Muhasebe (3): Kürt Siyasi Hareketi’nin Demokratikleşme Açmazı
“Süreç”te Ara Muhasebe (2): Barış – Demokrasi Gerilimi
Psiko-politik, Barış, Şiddet, Terör, Soykırım, İnsan Hakları, Fanatizm, Anti-semitizm, Filistin, İsrail, Siyonizm, Abd, Irkçılık
Bir Irkçılık Madalyonunun İki Yüzü: Siyonizm Ve Anti-semitizm
Murat Paker
(*) Bu makale ilk olarak Aralık 2009 tarihinde Birikim dergisinin 249. sayısında yayınlanmıştır.
Türkiye yine tarihi bir süreçten geçiyor. Tarih epey hızlandı. Ergenekon, Genelkurmay’dan sızan belgeler ve Kürt açılımı (bir miktar tekamül ederek ‘demokratik açılım’ ve son olarak ‘milli birlik projesi’). Türkiye hop oturup hop kalkıyor. Bir sürü insanın “artık herhalde ölmeden önce bizim görmemiz mümkün olmaz” diye düşünebildiği kimi ciddi değişimler ve değişim ihtimalleri gözümüzün önünde cereyan ediyor.
Genelkurmay, olan biteni kendisine yönelik bir psikolojik harekat olarak nitelendiriyor. Onyıllardır Türkiyeli sosyalistlerin söyleyegeldiği, toplumun büyük çoğunluğunun kulak asmamayı tercih ettiği kimi derin manevralar, şimdi belgeleriyle ortaya saçıldığında ve kimin kime nasıl psikolojik harekatlar yaptığı çuvala sığmayan mızrak misali belli olduğunda, psikolojik harekat1 yapmayı meslek ve misyon edinmiş olanlar “bize psikolojik harekat yapılıyor” diyebiliyorlar. Psikanalizden bildiğimiz yansıtma2 durumuna mümtaz bir örnek.
Ortada Genelkurmay’ın kendisini ve bizi inandırmaya çalıştığı gibi bir psikolojik harekat olmasa da, yine de, dağınık da olsa bir karşı-psikolojik-harekat olduğu ve daha ileri giderek, yoksa bile sistematik olarak tesis edilmesi gerektiğini söylemek isterim. Genelkurmay’ın ya da genel devlet ricalinin lügatinde “psikolojik harekat,” düşman bellenenin belini kırma yolunda hakikatle ne kadar ilgisi olup olmadığına bakmaksızın (dolayısıyla herhangi bir etik sınır tanımaksızın), kamuoyunu belli bir kıvama getirmek için kullanılan araç ve yöntemlerdir. Bu tür bir psikolojik harekatta kullanılan araç ve yöntemler çoğu zaman düzmecedir, çünkü amaç haklıysa her tür aracın meçru olduğuna inanılır. “Sözkonusu olan vatansa gerisi teferruattır.” Burada benim önerdiğim karşı-psikolojik-harekat ise hakikatlere bağlılık gibi net bir etik sınırı olan, dolayısıyla amacı için her aracı meşru görmeyen bir yaklaşımdır. Bu anlamda, düzmece psikolojik harekatlara karşıdır ve toplumun algı ve anlam dünyasını dikkate aldığı, bu dünyayı anlayıp hakikatlere uygun bir şekilde dönüştürmeyi hedeflediği için de psikolojik harekattır. Kısacası, karşı-psikolojik-harekat hakikatlerle yüzleşme sürecidir.
Bu yazıda, önce genel bir zemin yoklaması yaptıktan sonra, güncel Kürt açılımını ana eksen olarak alarak, olabildiğince somut bir karşı-psikolojik-harekat önermek istiyorum.
Elimizde ne var?
Yüzleşme iyi ve gereklidir. Türkiye gibi tarihinde çok sayıda kapatılmış, unutturulmuş, yanlış öğretilmiş kara sayfa olan ve belli toplumsal kesimlerin sistematik olarak mağdur edildiği ülkelerde, toplumsal barış ve adalet yolunda bu kara sayfalarla yüzleşmeden yol almak mümkün değildir. Çünkü: 1) Unutturulmaya çalışılanlar, gün gelir kabus şeklinde geri gelirler ve zorla kendilerini hatırlatırlar. 2) “Bir daha asla” diyebilecek bir toplumsal olgunluğa erişebilmek için yüzleşmeden başka çare yoktur. 3) Mağdur edilmiş kesimlerin bu toplumun bir parçası olması isteniyorsa, yaşadıkları melanetlerin tanınması, özür dilenmesi, mümkün mertebe yaraların sarılması ve mağdurların onurlandırılması gerekmektedir.
Yüzleşme zordur. Hakikatlerle yüzleşme, hafıza, duygu, anlam ve ilişkilenme düzeylerinde çok-katmanlı ve yoğun bir mücadeleyi gerektirir. Hatırlanmayanlar/unutturulanlar ya da yanlış hatırlananlar/bilinenler/öğretilenler, hakiki olgusal bilgilerle yer değiştirecek; bu devasa değişimin duygusal zorluklarına katlanılacak; sonuçta yeni bir anlam dünyası kurulacak ve yeni ilişkilenme tarzları geliştirilecektir. Bireysel düzeyde de toplumsal düzeyde de epey zor bir iştir. Bu zorluk genellikle kaçınma, korkma, öfkelenme gibi tepkileri beraberinde getirir. Yüzleşmenin başarıldığı durumlarda ise ciddi bir olgunlaşma söz konusudur.
Yüzleşme başlamıştır, ama daha epey yolu vardır. Türkiye özellikle son beş on yılda, giderek temposu artan bir biçimde gayriresmi bir yüzleşme sürecinin içindedir. Kürt, Ermeni, Kıbrıs, azınlıklar meseleleri başta olmak üzere, onyılların kangrenleşmiş sorunları, resmi ideolojinin ezberlerini eskiyle kıyas kabul etmez derecede silkeleyecek şekilde kamusal tartışma alanına girmiştir. Giderek daha çok sayıda insan onyıllardır sergilenen maskeli balodan haberdar olmaktadır. Ve hakikat virüsü bulaşıcıdır, kesin tedavisi yoktur. Hakikatler eninde sonunda, şu ya da bu şekilde yollarını bulup bütün toplumu kuşatacaktır. Herkesin beynini çok uzun zaman kontrol edemezler. Gayriresmi yüzleşme faaliyetleri artarak devam edecektir ve bu faaliyetler sosyo-kültürel dönüşüm sürecini hızlandıracaklardır. Ancak tabii ki yalnızca gayriresmi yüzleşme yetmez, yapısal ve daha sistematik bir resmi yüzleşme sürecine de ihtiyaç vardır. Bu da bir politik mücadele ve dönüşüm meselesidir. Resmi yüzleşme cephesinde şimdilik sadece Ergenekon dava süreci ve onun çeperindeki gelişmeler önemli bir mihenk taşı olmuştur. Diğer meselelerde de resmi bir yüzleşme sürecini zorlamak, talep etmek gerekmektedir.
Yüzleşme sihirli çözüm değildir. Yüzleşmenin iyi ve gerekli olduğunu savunmak bütün problemlerimizi böylesi bir yüzleşme sürecinde çözebileceğimiz anlamına gelmemektedir. Yüzleşme büyük bazı meselelerin çözümüne ciddi katkıda bulunur, ancak başarıyla tamamlanmış bir yüzleşme sürecinin sonunda da siyasi çatışkılardan azade pembe bir tablo çıkmayacaktır ortaya.
Onca uğraş boşa gitmemiştir. Türkiye’nin bir çok solcu/demokrat yazar çizeri uzun zamandır bu kangrenleşmiş meselelerde kalem oynatmakta ve fikir üretmektedir. Yine bu meselelerde vicdanlarının sesini dinleyerek yıllardır protesto ya da dikkat çekme eylemleri yapan, sayısı çok olmayan insanlarımız vardır. Son bir kaç yılda yaşadığımız kimi gelişmeler olmasa, egemen politik kültürün dayanılmaz ağırlığı altında hiç bir önemli meselede ciddi bir mesafe alınmadığı düşünüldüğünde, bu fikir ve eylem insanlarının “yazıyoruz konuşuyoruz eylem yapıyoruz da ne oluyor?” tarzı bir bıkkınlığa, umutsuzluğa kapılmaları çok küçük bir ihtimal değildi. Ama son zamanlarda Türkiye’nin hızlanan tarihi, kimi aydınlarımızın yıllardır savundukları görüşlerin yeni yeni yaygınlaşan biçimde kabul gördüğünü, üretilen fikirlerin suya yazılmamış olduğunu, gecikerek de olsa bu fikirlere kulak kabartan toplumsal kesimlerin büyüdüğünü göstermektedir. Damlaya damlaya göl olmaktadır. O yüzden, yıllardır inatla bu meselelerde kitap, makale, köşe yazısı yazan, TVlerde ömür törpüsü tartışma programlarında söz söyleyen, araştırmalar yapan, toplantılar düzenleyen ve eylemlilikler örgütleyen insanlara çok şey borçluyuz.
Yüzleşmenin Zemini
Yüzleşme derken nasıl bir zeminden bahsediyoruz? Neden bu denli çok yüzleşilecek şey var ve neden bunca zaman bu iş yapılamadı? Cumhuriyet tarihi boyunca ve bugün yaşadığımız, devasa mağduriyetler üretmiş meselelerimizin temelinde, çağının kudretli, yenilmez bir süper gücü olan Osmanlı İmparatorluğu’nun yüzyıl gibi görece kısa sayılabilecek bir zaman diliminde topraklarının ve nüfusunun neredeyse %90’ını kaybetmesi ve bu kaybın sindirilememiş, yası tutulamamış büyük bir travma olarak Türkiye’nin egemen politik kültürünü belirlemiş olmasının yattığını, psiko-politik bir analiz çerçevesinde daha önceki bir makalemde ele almıştım.3 Türkiye’nin yüzleşme sorunsalının nasıl bir zeminde cereyan ettiğini bu makaleden uzunca bir alıntı ile aktarmak isterim:
Kopuşmalı bir süreç olarak Cumhuriyet
Egemen politik kültür ve de uzun yıllar savaş ve yokluk/yoksulluk yaşamış Anadolu halkı açısından 1920’lere gelene kadar yaşanmış travma oldukça ağırdır. Yeni dönem (Cumhuriyet) bu taze travma üzerine kurulacak ve yeni bir, bu sefer, ulus-devletle, yola devam edilecektir. Cumhuriyet’i kuran kadro, bu taptaze travmatik durumla başedebilmek için çok katmanlı kopuşmalı4 bir süreç izlemiştir. Bu değişik kopuşma katmanlarını kısaca da olsa tek tek ele alalım:
- Öncelikle Osmanlı’nın yüzyıllık travma (çözülüş/yıkılış) dönemi politik kültürün dışına atılmıştır... Osmanlı’nın son yüzyılı büyük ölçüde yok sayılmıştır. Egemen politik kültür kaybedilenlerin yasını tutmayı engellemiş, kayıp dönemini yok saymayı, onunla yüzleşmemeyi tercih etmiştir. Cumhuriyet’in resmi ideolojisi ve milli eğitimi, ‘Kurtuluş Savaşı’nı bir sıfır noktası olarak kabul etmiş ve önceki dönemin üstü örtülmüştür.
- İlk katmandaki kopuşma kurban olarak yaşantılanan travmatik geçmişe dairse, ikinci düzeyde de fail (perpetrator) olarak yaşantılanan travmatik geçmişe dair bir kopuşma vardır. Ermeni kırımı başta olmak üzere Osmanlı’nın son döneminde devlet marifetiyle işlenen suçlar da politik kültürün dışına atılmış, yok sayılmış, bunlarla yüzleşilmemiştir. Cumhuriyet dönemi boyunca, defalarca (çeşitli Kürt isyanlarının bastırılma şekillerinden, Varlık Vergisi’ne, 6-7 Eylül olaylarına, kontrgerilla marifetlerine ve çok yakın zamanlarda gözümüzün önünde patlayan Susurluk skandalına kadar) devletin işlediği suçlarla yüzleşme, egemen politik kültürün tahammül sınırlarının dışında olmuştur. Bu suçlarla yüzleşmenin duygusal (suçluluk duygusu) ve politik ağır bir bedeli vardır ve kendini beka kaygısıyla katı bir şekilde organize etmiş devlet açısından yüzleşme yerine o bedeli ödememek ve katılığı gevşetmemek için suçların yoksayılması (hatta mağdurların suçlanması) her zaman tercihe şayan olmuştur...
- Cumhuriyet’le birlikte, 1830’larda başlamış Batılılaşma çabalarına büyük bir hız verilmiş ve Osmanlı’yı Batı karşısında zayıf düşürdüğüne inanılan ‘geri’ kültür unsurlarıyla radikal bir kopuşma yaşanmıştır. Bu çerçevede İslam ve Doğu egemen politik kültürün dışına atılmıştır. Alfabeden giyim kuşama, müziğe kadar bu ‘geri’ unsurları temsil eden her şey Batılı muadilleriyle zorla yer değiştirmiştir. Kültürel devamlılık büyük darbe almıştır. Cumhuriyet günümüze kadar Doğu ve Güney komşularına dair bir ilgisizlik ve meraksızlık içinde olmuştur. Bu kopuşmanın öbür yüzü olan radikal Batılılaşma (ki zihniyet düzeyine geçemeyen büyük ölçüde biçimsel bir Batılılaşmadır söz konusu olan) ise başka bir açıdan yine travmatik kaybın (geri kalmışlığın/ezilmişliğin/yenilmişliğin) hızla telafisi saikiyle gündemdedir...
- Cumhuriyet, yekrape bir ulus-devlet kurma adına ‘Türklük’ dışında herhangi bir etnik grubun politik kültürde boy göstermesine tahammül edememiştir. Lozan antlaşması nedeniyle gayrimüslim azınlıkları resmen tanımak zorunda kalmasına rağmen, onlara her zaman aşırı kuşkuyla potansiyel suçlu ile misafir arasında gezinen bir aralıkta muamele yapmış, onları hiçbir zaman bu ülkenin sahibi eşit yurttaş olarak görmemiş ve çeşitli ayrımcılıklara maruz bırakarak sayılarının giderek azalmasını (bu sefer öldürerek değil, yurtdışına göçetmelerini ‘teşvik’ ederek) sağlamıştır. Öte yandan Müslüman olduğu için Lozan antlaşmasında kendilerine yer bulamayan Kürtlerin varlığı bile inkar edilmiştir. Cumhuriyet’in başından beri bu inkarı delmeye çalışan çok sayıda Kürt isyanı yaşanmış ve bunların hepsi kanla ve sonra yine geleneksel Osmanlı yöntemi olan tehcir (zorunlu göç) ile bastırılmıştır. Bu katmanda azınlıklar üzerinden yürüyen kopuşma, Osmanlı’nın travmatik çöküşünden devralınan beka kaygısına ve her etnik farklılığı ‘vatanı parçalamak için potansiyel nifak tohumu’ olarak gören aşırı tetikte bir algıya (ki buna ‘Sevr paranoyası’ da diyoruz) bağlıdır. Türk olmadığını iddia etme cüreti gösteren her kişi ve grup, egemen politik kültürde otomatik olarak ‘acaba parçalanacak mıyız?’ kaygısına yol açmıştır. ‘Ne mutlu Türküm diyene’ denilmiş ve bu topraklarda yaşayan herkese ‘makul’ bir Türkleşip asimile olma yolu bahşedilmişken, ‘ben Kürdüm’ ya da ‘başka bir şeyim’ demek nankörlük ve hainlik olarak kodlanmıştır...
- Son olarak egemen politik kültürün tahammül gösteremediği ve sert bir şekilde dışarıda bıraktığı bir diğer unsur da sosyo-politik düzene radikal bir açıdan muhalefet edenler olmuştur. Parçalanmamak için bu kadar emek harcayan bir devlet tabii ki her şeyin kontrolunu elinde tutmak isteyecek, ne şekilde olursa olsun düzenin sarsılmasına izin vermeyecektir...
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından itibaren bu yukarıda değinilen beş katmanda devreye giren kopuşma, çok büyük değişikliklere uğramadan günümüze kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir. Devlet, milli eğitim ve olabildiğince sosyal hayat bu kopuşmalar üzerinden tanzim edilmiş, oldukça katı ve dar bir siyasi alana izin verilmiş, toplum kendi içine kapatılmış, herkesin milliyetçi ve Kemalist olması gerektiği savunulmuş, gerektiğinde ve sık sık şiddete başvurulmuş ve bu politik kültürün egemenliğini sürdürmesi sağlanmıştır. Askeri-sivil bürokratik elit herzaman bu politik kültürün has taşıyıcısı (ve yeniden üreticisi) olmuştur... Bunun bedeli Türkiye’nin bir türlü rahatlayamaması ve kendi kendine boyuna huzursuzluk üretmesi olmaktadır. Çünkü kopuşan parçalar yok saymakla yok olmazlar en azından kabuslar şeklinde bizi rahatsız etmeye devam ederler.
Sonuç yerine
Bu çok katmanlı kopuşmalı politik kültür (genel anlamda siyasi zihniyet dünyası) Türkiye’nin ana meselelerinden biridir. ‘Ekonomik/sınıfsal alt yapının türevi,’ tali bir mesele değildir. Bu devletin nasıl, hangi zihni şemalara dayanılarak kurulduğu ve bu ülkede yaşayan insanların nasıl görüldüğü, devlet-toplum ilişkilerinin nasıl düzenlendiği meselesidir. Ve bu kültür demokratikleştirilmeden (ya da bu konuda epey bir mesafe alınmadan) toplumun enerjisini verimli bir şekilde sol-sağ siyasi mücadele zemininde kurmak mümkün olmayacaktır, çünkü bu kopuşmalar büyük bir enerji tüketmeye devam edecektir. Egemen politik kültürün demokratikleştirilmesi ise bahsedilen kopuşmaların giderilmesini ve bu kopuşmaların işaret ettiği sorunlarla yüzleşmeyi gerektirmektedir. Bu amaçla Türkiye devleti ve toplumu:
- Osmanlı geçmişiyle ve İslami yanıyla barışmak ve bunları genel Batı yönelimiyle yeniden harmanlamak durumundadır. Bu aynı zamanda kültürel kimliğin yeniden tarif edilmesi/bütünleştirilmesi anlamına gelecektir.
- Politik, etnik ve dini çoğulluğuyla barışmak ve bu gruplara demokratik haklarını tanımak, siyasi alanı genişletmek zorundadır.
- Yakın ve uzak geçmişteki travmatik kayıpları ve çatışmalarıyla yüzleşmek, kayıpların yasını tutmak, hafızasını tazelemek, kendini eleştirmek ve bunlara dair bir içgörü geliştirmek zorundadır.
- Devlet ya da diğer politik odaklar tarafından şiddete maruz bırakılmış, insan hakları ihlal edilmiş insanların, grupların, halkların haklarını aramalı, suçluların cezalandırılmasını talep etmeli, bu konularda eleştiri/içgörü geliştirmeli, maddi/manevi kayıpların tazminini gündemine almalıdır.
Kuşkusuz bu hedefler kısa vadeli hedefler değildir ve uzun soluklu siyasi mücadele kadar kültürel/sanatsal çaba da gerektirmektedir.5 Önemli olan yola düzülmüş olmak, bu hedefleri siyasi gündemin önemli maddeleri arasına katmak ve takipçisi olmaktır.
Bu uzun alıntıyı yaptığım makalemin yayınlandığı 2004 yılından beri tanımlanan beş temel kopuşma katmanının çoğunda Türkiye’de önemli ilerlemeler kaydedilmiş, taşlar yerinden oynamıştır.
- Osmanlı’nın çözülüş/yıkılış dönemine dair son yıllarda artan bir ilgi ve merak söz konusudur. Osmanlı-Cumhuriyet süreklilikleri konusunda da yine benzer bir ilgi artışı kayda değerdir. Osmanlı’nın kaybettiği topraklardan eziyet edilerek göç etmek zorunda kalmış olan müslüman toplulukların yaşadıklarına dair bir ilgi ve merak artışının gelişmesi de muhtemeldir.
- Ermeni Kırımı başta olmak üzere, Osmanlı ya da Cumhuriyet hükümetlerinin fail olarak sorumlu olduğu kırım ve katliamlar, artık konuşulamaz tabular olmaktan çıkmıştır.
- Egemen politik kültürden kopuşturulmuş olan İslam ve Doğu, özellikle AKP hükümetleri döneminde bu kopuşmayı giderici önemli hamleler yapmıştır.
- Henüz çok yetersiz de olsa, Türkiye toplumunun sadece Türklerden oluşmadığı, herkesin “ne mutlu Türküm diyene” demek istemediği, Türkleştirme dayatmasının bizatihi kendisinin bölücülük anlamına geldiği giderek daha anlaşılır hale gelmiştir.
- Önceki diğer katmanların aksine, ciddi bir ilerlemenin şimdiye dek kaydedilemediği kopuşma katmanı olarak, sosyo-politik düzenin radikal muhalifleri göze çarpmaktadır. Özellikle sol/sosyalist muhalefet, politik kültürü anlamlı derecede etkileyebilecek şekilde henüz kitlesel bir varlık gösterememiştir. Yüzleşme ekseninin daha sağlıklı bir şekilde ilerleyebilmesi açısından bu yokluk ciddi bir handikaptır.
Kabaran tehdit algısı
Egemen politik kültürün en hassas olduğu noktalarda oynayan bu taşlar, rejim mufafızlarının tehdit algısını kabartmış ve şimdilik küçük bir kısmını görebildiğimiz Ergenekon türü faaliyetler gündeme gelmiştir. Bu faaliyetler gayet ciddidir ve failleri açısından bir varlık-yokluk sorunudur. Çünkü yukarıda sıraladığım bu temel kopuşma katmanlarında yaşanmakta olan yeniden-bütünleşmeler ya da kısmi yüzleşmeler, nihayetinde resmi ideolojinin ayak bastığı geleneksel zemini eritmektedir. Her türüyle rejim muhafızları,6 bu sürecin devam etmesi halinde total bir iktidarsızlaşma riskiyle karşı karşıya olduklarının bilincindedirler. Bu süreci sabote etmek, edemiyorlarsa yavaşlatmak, sulandırmak vb. için ellerinden geleni yapacaklarından kuşkumuz olmaması gerekir. İktidarını kaybetmekte olan otoriter odakların şiddetperverlik potansiyelleri misliyle artar.
Tehdit algısını ve buna bağlı olarak milliyetçi-ırkçı hallenmeleri kabartan son dalga AKP’nin Kürt açılımı oldu. Şimdi bu açılımın mevcut haline yüzleşme penceresinden bakmaya çalışalım.
Kürt Açılımı – Demokratik Açılım7
AKP Hükümeti’nin son aylarda başlattığı Kürt açılımıyla verdiği izlenim, bu sefer koşulların çok farklı olduğu ve önümüzde kaçırılmaması gereken bir fırsat olduğu yolundaydı. Böylesi bir açılımın, besledikleri ve beslendikleri resmi ideolojinin ayak bastığı zemini iyice eriteceğini gören CHP-MHP gibi devlet partilerinin, toplumdaki yaygın milliyetçi hassasiyetlere güvenerek işi nasıl Onur Öymen’in ağzından mealen “Dersim İsyanı açılımla mı bitirildi?” gibi bir noktaya getirdiklerini izliyoruz. Gergin Türkiye bu açılım hamlesiyle daha da gerilmiş durumda.
AKP hükümetinin ürkek ve yetersiz de olsa, Kürt meselesinde daha önceki hükümetlerden daha fazla iş yaptığını, TRT-Şeş gibi sembolik önemi büyük bazı anlamlı adımlar attığını biliyoruz. Bu açılım çerçevesinde de Kürtler için bir takım siyasi reformları formüle etmeye çalışıyor. Bu reformlar arasında Kürtçe özel TV’lere izin verilmesi, Kürtçe yer isimlerinin iade edilmesi, üniversitelerde Kürt dili bölümleri, belki okullarda Kürtçe eğitimde henüz içeriğini bilmediğimiz bir açılım, geridönüş/af benzeri bir yasa önerisi ön plana çıkıyor. Eğer yapılabilirse, bunların hepsi gayet önemli ve değerli reformlar olacaktır, ancak bu tür reformlar Kürt meselesiyle yüzleşilmeden, “bir kaç hak verelim de sussunlar” tarzı, kuru ve yüzeysel bir pragmatizmle yapılırsa, varacağımız nokta toplumsal barış değil, kutuplaşmanın daha da keskinleşmesi olabilir.
Kendini Türk olarak gören, Türk Milli Eğitim sisteminin ve medyasının tedrisatından geçmiş, dolayısıyla en azından sıradan milliyetçilik formasyonu epeyce pekişmiş ve eleştirel düşünce kapasitesi köreltilmiş, bu ülkenin çoğunluğunu oluşturan ortalama bir vatandaş, AKP’nin “Kürt açılımı” konusunda ne düşünür, ne hisseder? “Yahu madem bu reformlar yapılabiliyormuş, o zaman bu 40 bin insan niye öldü, onlar ölmeden yapsanız daha iyi olmaz mıydı?” diye sormaz mı? “Peki niye bize 80 yıl boyunca Kürtler ve Kürtçe yoktur dediniz, yalan mı söylediniz?” demez mi? Bu reformlara ses çıkarmayacaksa da sadece “can ve mal kaybı dursun” diye, kerhen sessiz kalmaz mı? Bu kerhen sessizlik, aynı zamanda Kürtlere yönelik her an patlamaya hazır bir hınç artışıyla birlikte gitmez mi? Bu yapaylık, Kürtler tarafından hissedilmez mi?
Bu tür reformların başarısı, Kürtleri ne kadar memnun ettiğiyle birlikte, bu ülkenin çoğunluğunu oluşturan Türklerin bu reformları ne denli sahiden sahiplenmesi ve sindirmesi üzerinden ölçülecektir. Türkiye’nin mevcut sosyo-politik ikliminde ise ortalama bir Türkün bu tür reformları sahiden sahiplenmesi ve sindirmesi için uygun mecralar yoktur. Türkiye Kürt meselesiyle gereği gibi yüzleşmemiştir ve “Kürt açılımı”nı bile yüzleşmeden yapmaya çalışmaktadır. Oysa Türkiye’de yaşayan herkesin Kürt meselesinin kökünde yer alan Kürt memnuniyetsizliğinin nedenlerini, tarihçesini ve yapılan yanlışların sorumlularını bilmeye hakkı vardır. Bu bilgi toplumsallaştırılmadıkça ve resmi düzeyde kabul edilmedikçe, bu reformları sahiplenip sindirebilecek geniş bir toplumsal zemin oluşamayacaktır. Çünkü bu ülkede onlarca nesil, başka bir çok konuda olduğu gibi Kürt meselesinde de açık resmi yalanlarla yetiştirilmiştir, zihinsel/duygusal şekillenmeleri bu yalanlar üzerine kuruludur. O yüzden birilerinin yine resmi düzeyde şimdi ortaya çıkıp samimi bir şekilde “evet bu konuda şimdiye kadar şu şu yalanlar söylenmiştir, şu tür inkarlar ve zulümler yapılmıştır, bunların sorumluluları şunlardır ve bu uygulamalardan dolayı eziyet çeken bütün insanlardan devlet adına özür diliyoruz” demesi gerekmektedir. Unutmayalım, herhangi bir bedel ödemek zorunda kalmadan rahatça “Kürt” ve “Kürtçe” diyebilmemiz bile son 10-20 yıl içinde gerçekleşmiştir.
Barış, genel olarak iki düzeyde tanımlanır. Açık şiddetin yokluğu negatif barıştır. Açık şiddetin giderilmesi çok önemli ve gereklidir, ancak barışa ulaşmak için yeterli değildir. Çünkü açık şiddete gebe olan zeminde yapısal eşitsizlikler, sembolik şiddet ve ayrımcılık üzerinde yürüyen toplumsal adaletsizlik sürüyorsa barışa ulaşamamışız demektir. Toplumsal adaletin varlığı pozitif barıştır. Dolayısıyla, Kürt meselesinde de sadece açık şiddetin sona ermesiyle ya da açık şiddet sona ersin diye bir kaç hak açılımıyla yetinemeyiz. Meselenin toplumsal adalet ve hakikat boyutlarını çok ciddiye almak zorundayız.
Psikolojik-Karşı-Harekat
- Bilgi: Türkiye’nin hakikatleriyle yüzleşmesi meselesinde hafıza yenilenmesi/temizliği en önemli eksendir. Hala tam olarak bilmediğimiz, iyi bilmediğimiz şeyler var, ama çoğu kara sayfayı etraflıca biliyoruz. Ancak bu bilgileri yeterince toplumsallaştırabilmiş değiliz. Çok geniş toplum kesimleri hala çok ciddi bilgi eksikliği ve kirliliğinden muzdarip. Kolay erişilebilir, kolay nüfuz edilebilir, çok eğitimli olmayan insanlara da hitap edebilen Türkiye’nin kara sayfalarıyla ilgili kitaplara, gazetelerde dizi yazılara, internet sitelerine, belgesellere, TV programlarına ve bunların tekrarlanmasına büyük ihtiyaç var. Olgusal hakikatlere dayalı bilgilerin yaygın dolaşımda olması çok önemli. Ortaokul ve lise öğrencileri için yardımcı ders kitabı formatında hazırlanacak birer adet “Türkiye’nin kara sayfalarıyla yüzleşme” kitabı bu sürece çok önemli bir katkı sağlar.
- Duygu: Bilgilenmek gerekli ama yeterli değil. Kara sayfalar konusunda yeterince bilgilenmiş her insanın, mağduriyetler konusunda bir duygudaşlık içine gireceğini varsaymamamız gerekiyor. Geçenlerde Fransa’da okuyan bir Türk lise öğrencisinin okulda ‘Ermeni Soykırımı’ konusunda verilen ödeve “Ermenilere soykırım yapılmamıştır, yapılmışsa bile haketmişlerdir” diye yazdığını unutmayalım. Bu tekil bir örnek değil. Kara sayfalar konusunda bilgilenme arttıkça ve inkar imkansızlaştıkça bir kesimin “haketmişlerdi” konumuna geçmesi gayet mümkün. Öteki’ni anlamak ve duygudaşlık kurabilmek konusunda bilginin ötesine geçebilmek gerekli. Bu çerçevede doğrudan insani temas, değişik toplumsal kesimlerden insanların ortak faaliyetlerde/projelerde çalışması ve sanatsal yaratımlar en önemli halkalar. Örneğin Kürt meselesinin temelindeki en önemli insani sorunlardan birini, anadil/resmi dil meselesini onlarca kitaptan/makaleden çok daha vurucu bir şekilde anlatan İki Dil Bir Bavul filmi. Ya da Kürt coğrafyası dışında yaşayan milyonlarca Türkiyeliyi ilk kez 1980-84 Diyarbakır Cezaevi vahşetiyle tanıştıran Bu Kalp Seni Unutur mu? dizisi.8 Bu tür görsel dramatik ya da belgesel ürünlerin çok daha fazla olması gerekiyor. Bir de henüz hiç denenmemiş fantastik sinema/tiyatro tarzlarını devreye sokmak düşünülebilir: Örneğin, Kürtlerin egemen olduğu bir ülkede etnik kimlikleri/anadilleri ve kültürel hakları inkar edilen Türklerin yaşam mücadelesi çeşitlemeleri gibi.
- Anlam: Neler olduğuna dair bilgilenmek ve mağdurlarla bir duygudaşlık geliştirmek gerekli ama yeterli değil. Bütün bu bilgilerden ve duygulardan bir anlam çıkarabilmek lazım. Bu devlet nasıl bir devlettir? Bu devletin gözünde yurttaş olmak ne demektir? Değişik kara sayfalar arasındaki bağlantılar/ortaklıklar nelerdir? Türklük dayatması nereden kaynaklanmıştır ve nelere mal olmuştur? Neden Türkler üstün olmak zorunda? Türklük bu toplumun bütününü kucaklayabilecek bir sıfat olamıyorsa, ne olabilir? Bütün bu sorulara verilebilecek cevaplar doğrudan politik mücadele konusu. O yüzden, yüzleşme faaliyeti, politik bir vakumda gerçekleşmiyor; yüzleşmeden çıkarılacak anlamlar politik mücadele iklimi tarafından şekillendiriliyor. Her kim ki bu yüzleşme süreciyle daha iyi rezonans kurup, uygun/makul anlamlar üretirse, politik etkinliği o kadar artacaktır.
- İlişkilenme: Yüzleşmenin nihai amacı, kendimizle ve Öteki saydıklarımızla daha olgun, etik ve sahici bir tarzda yeniden ilişkilenebilmek ve eşdeğerliliğe dayalı ortak insani zeminler geliştirebilmek. Bunun mekanizmalarını tasavvur etmemiz lazım.
- Hangisinden başlayacağız? Onlarca kara sayfa varsa hangi sırayla yüzleşeceğiz? Sosyo-politik bağlam, bu sırayı büyük ölçüde dayatır, çok seçim şansımız olmayabilir bu nedenle. Ama genel ilke olarak, bir toplum için güncellik ve yakıcılık dozu yüksek, dolayısıyla somut insanların günlük hayatına temas etme potansiyeli yüksek kara sayfalardan başlanması gerektiği söylenebilir. Türkiye için bu, tartışmasız bir şekilde Ergenekon tarzı (derin)devlet faaliyetleri ve Türk-Kürt sorunudur.
- Temel güvenlik. Yüzleşme faaliyetinin sağlıklı bir şekilde ilerleyebilmesi için, ortamı istikrarsızlaştırabilecek, sabote edebilecek şiddetperver odakların olabildiğince pasifize edilmesi gerekir. Özellikle kaygan zeminler provokasyona uygundur. Bu çerçevede diyebiliriz ki, Ergenekon dava süreci başlamamış olsaydı, Kürt açılımı gibi bir proje gündeme gelemeyecek ya da gelse bile kolayca provokatif eylemlerle boğulabilecekti.
- Yüzleşme faaliyetinin önemli bir kısmı gayrıresmi düzeyde bireyler ya da sivil girişim grupları tarafından yapılır. Türkiye’de de giderek artan biçimde gayrıresmi bir yüzleşme süreci yaşanmaktadır. Belli bir kara sayfayı kendisine iş edinen, o konuda kapsamlı raporlar, yayınlar, belgeseller vb. ürünler hazırlayan girişimlere ihtiyaç vardır. Örneğin, üyesi bulunduğum Diyarbakır Cezaevi Gerçeğini Araştırma ve Adalet Komisyonu’nun9 faaliyetleri bu kategoridendir.
- Kara sayfalar açısından sembolik önemi olan yerlerin (Diyarbakır Cezaevi gibi) yapı olarak aynen korunarak, yaşanmışlıkları sergileyen, mağdurları onurlandıran, toplumu eğiten, dolayısıyla toplumsal hafızanın olumlu ve yapıcı bir yönden yeniden kurulmasına katkıda bulunan, barış ve kardeşlik sembolü bir İnsan Hakları Müzesi’ne dönüştürülmesi gibi talepler yüzleşme sürecinin bir parçasıdır.
- Gayrıresmi yüzleşme faaliyetlerinin, bir noktada resmi yüzleşme süreçlerini tetiklemesi/zorlaması beklenir. Örneğin Türk-Kürt meselesinde:
- TBMM’in Cumhuriyet’in başından beri Kürt meselesinin oluşum nedenleri, uygulanan inkar, baskı ve zulüm politikaları üzerine, bu politikaların sorumlularını da işaret eden bir hakikat komisyonu kurması ve bu komisyonun nihai raporunu değerlendirip bir meclis kararı ile resmiyet kazandırması. Bu sürecin değişik toplumsal kesimler tarafından beslenmesi ve olabildiğince toplumsallaştırılması.
- Yine TBMM’in özel olarak 12 Eylül 1980’den beri Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerini ön plana alması, sorumluların yargı sürecine taşınabilmesi için engelleri kaldırması ve örneğin 1980-84 döneminde bir tür zulüm kampı gibi işlev görmüş olan Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananları ortaya sermek için yine özel bir hakikat komisyonu kurması.
- Benzer çalışmaların diğer kara sayfalar için de yapılması gerekecektir.
- Yüzleşme sürecinden çıkacak veriler ışığında, toplumun geçmişinde özdeşim kurduğu, kahraman gibi gördüğü kimi şahsiyetlerin aslında birer katil olduğu ortaya çıkacaktır. Aynı babdan, unutturulan ya da hakir görülen bazı şahsiyetlerin de kara sayfaları önlemek için kahramanca uğraştığı farkedilecektir. Değer verilen ve yaşatılan isimler katalogunda önemli değişiklikler yapılması gerekebilecektir.
- Yüzleşme süreci, kolayca tahmin edilebileceği gibi, demokratikleşme süreciyle içiçe bir süreçtir. Demokratikleşmeden yüzleşemeyiz, yüzleşmeden demokratikleşemeyiz. O yüzden, genel demokratikleşme mücadelesi, yüzleşmenin ayrılmaz bir parçasıdır. Yalanlarla ve sahteliklerle bezeli maskeli balo, yüzleştikçe ve demokratikleştikçe son bulacaktır.
1 Bu harekatların sadece psikolojik olmakla kalmadığını, sık sık fizikselleşebildiğini de biliyoruz.
2 Yansıtma (projection): Kaygıyı azaltmak için bilinçdışı olarak kullanılan, paranoyanın temelini oluşturan ilkel bir savunma mekanizması. Bu mekanizmayı kullanan kişi, yoğun kaygı yarattığı için kendisinin sahiplenemediği, sahiplenmek istemediği duygu, düşünce, arzu veya itkilerini başkasına atfeder. “Seni öldürmek istiyorum,” “sen beni öldürmek istiyorsun”a dönüşür.
3 Paker, M. (2004). Egemen politik kültürün dayanılmaz ağırlığı. Birikim, 184.
4 “Kopuşma”yı dissociation karşılığı olarak kullanıyorum... Kopuşma kavramı, psikanaliz ve travma literatüründe geliştirilmiş bir kavram ve kısaca ve kabaca şöyle bir savunma mekanizmasını tanımlıyor: Kişiye yoğun korku/kaygı yaşatan (travmatik) durumlarda duygusal acıyla başetmek için acı veren uyaranın/durumun/ algının/anının/düşüncenin vb. zihinsel faaliyetin normal bilinç süreçlerinden koparılması, ayrışması ve faaliyetini bağımsız olarak sürdürmesi... Örnek vermek gerekirse: Çocukluk yıllarında cinsel tacize maruz kalmış bazı kişilerde, tacizin yarattığı devasa psikolojik acıya katlanabilmek için taciz anında bilinç süreçlerinde bir kopuşma yaşanması; taciz sanki başka birine oluyormuş gibi hissedilmesi ya da duyu sisteminin tamamen kapatılıp hiç bir şey hissedilmemesi; bu anıların tamamen bilinçdışına atılması, en azından kolayca erişilebilir bir halde olmaması; bunun yanında bu anıların bilinçdışı süreçler aracılığı ile ergenlik ya da erişkinlik dönemlerinde kişinin ilişki ve cinsellik dünyasını bozması, bir türlü tatminkar ve sürekliliği olan ilişkilerin kurulamaması... Bu yüzden travma mağduru genel bir unutkanlık geliştirip, acılı malzemenin hatırlanıp tehdit etme riskini azaltmaya çalışabilir ya da aşırı sakıngan/kaçıngan bir hayat tarzı tutturabilir. Travma sırasında kopuşan zihinsel malzeme/süreçler, normal bilinç süreçlerinin içine alınıp bütünleştirilmedikçe bağımsız ve tehditkar varlıklarını sürdürürler ve travma mağdurunun psikolojik işlevselliğini ciddi derecede zedelerler. Bu tür durumların psikoterapisinde genel amaç tehdit edici yeniden yaşantılama durumundan üzücü ve acılı da olsa (yas tutmayı gerektirse de) hatırlama durumuna varabilmektir. Bu da kabaca, kopuşmuş zihinsel malzemenin/süreçlerin psikolojik olarak sindirilmesi ve geçmiş ile bugün arasındaki farkın farkına varmak anlamına gelir.
5 Geçerken belirtelim ki bu çapta bir yüzleşme ve kopuşmaların bütünleştirilme çabası birbiriyle ilişkili iki temel eksende yürüyebilir: Bunlardan birincisi, Türkiye toplumunun kendi içinde halleşmesi ve eleştirel bir içgörü kazanmaya çalışmasıdır. Bu eksenden beslenecek ve de dönüp bu ekseni besleyecek ikinci eksen ise, kopuşmuş parçalarla halleşme imkanı yaratacak ilişkisel bir mekanın (relational space) kurulmasıdır. Örneğin, egemen politik kültürden kopuşturulmuş Kürt, Ermeni, Rum, Arap, İslam vb. parçalarla geliştirilecek sürekli ve verimli bir diyalog ortamı ve çeşitli düzeylerde ortak faaliyetlerin yapılabilmesi çok önemlidir. Böylesi iki eksenli bir faaliyet sonucu bir bütünleşme yoluna girildiğinde hem zamanında kopuşmaya yol açan egemen politik kültürün hem de kopartılmış olan parçaların ‘özgün’ hallerini kaybedeceklerini ve her iki tarafın da daha üst, daha geniş ve daha demokratik bir politik kültür çerçevesinde yeniden tanımlanabileceklerini söyleyebiliriz. Bu tür bir ‘bütünleşme’nin çelişkisi/çatışkısı olmayan bir duruma tekabül etmediğini, aksine sağ/sol çatışkısını, olması gereken mecraında, daha ön plana çıkaracağını da belirtelim.
6 Ordusundan CHP-MHP’sine, ulusalcı-faşist çevrelere ve tabii bu zihniyetin tüm resmi ve “sivil” kurumlardaki uzantılarına kadar.
7 Bu bölüm büyük ölçüde şu makaleye dayanmaktadır: Paker, M. (2009). Yüzleşmeden açılan boğulabilir. Radikal2, 2 Ağustos 2009.
8 Show TV’de gösterilen Bu Kalp Seni Unutur mu? dizisi, seyrettiğim ilk altı bölüm çerçvesinde, 1980 askeri cunta dönemini teşhir eden çok iyi bir dizi. Dizinin bir kaç bölümünün o dönemin en vahşi cezaevi olan Diyarbakır Cezaevi’ne ayrılmış olması da çok olumlu. O cezaevinde neler yapıldığını bilenler, dizide gösterilenleri haklı olarak yetersiz bulabilirler, ancak bu kadarının bile bu toplumun büyük çoğunluğu tarafından ilk defa izlendiğini, böylece haberdar olunduğunu dikkate almalılar.