İnkardan Potansiyel Suç Unsuruna Doğru ‘farklı Dil Ve Lehçeler’
Kürt Meselesi, Psiko-politik
Öne Çıkan Yazılar | Featured Articles
Dem Parti, Kürt Meselesi, Psiko-politik
“Süreç”te Ara Muhasebe (3): Kürt Siyasi Hareketi’nin Demokratikleşme Açmazı
“Süreç”te Ara Muhasebe (2): Barış – Demokrasi Gerilimi
Kürt Meselesi, Psiko-politik, Barış, Şiddet, Travma, İşkence, Yüzleşme, Diyarbakır Cezaevi, İnsan Hakları, Radyo Söyleşi
Fikr-i Takip: Diyarbakır Cezaevi Ve Yüzleşme
Murat Paker
(*) Bu makale ilk olarak Şubat 2004 tarihinde Birikim dergisinin 178. sayısında yayınlanmıştır.
Şubat 2004
Mikroanaliz yapmak önemli. Medyada çıkan küçük küçük haberlerde/yorumlarda ve de özellikle onların satır aralarında afaki/retorik büyük söylemlerde ele gelmesi pek kolay olmayan ince ince süzülmüş, derinlere kadar sirayet etmiş bir zihniyetin ipuçlarını bulmak ve o zihniyetin nasıl kurulduğunu anlamak daha bir mümkün.
Bu yazıdaki derdimiz yine ‘Kürtçe.’ Yine bu konudaki küçük bir haberi analiz edeceğim.1 ‘Gına gelmedi mi, bıkkınlık vermedi mi, bu meselenin anlaşılmayan bir tarafı mı kaldı?’ gibi gayet haklı sorular sorabilirsiniz. Peki ama adamların hesabı zaten bize bıkkınlık verdirip sessizleştirme üzerine kuruluysa? Bıkmadan, kendi sözümüzü kurmaktan başka çaremiz var mı?
Malum hükümetimiz/devletimiz AB’ye girmek için birbiri ardına reformlar yaptı, yapıyor. Bu reformlardan biri de yine AB’nin ittirmesiyle Türkiye’de konuşulan Türkçeden başka dillere de kısmi yayın/eğitim serbestisi sağlanmasını öngörüyordu. Bu reform kendi başına, Türkiye gibi daha yakın zamanlara kadar bu topraklarda Türklerden başka insan türlerinin yaşadığını ve Türkçeden başka dillerin konuşulduğunu bile inkar eden bir ülkede az buz bir gelişme değildi. Nitekim bu konuda adım atmamak için epey bir direnildi, mesele olabildiğince ağırdan alındı. Sonra AB üyeliğinin bunsuz olmayacağı iyice bir anlaşılınca kimi adımlar atılmaya başlandı. Sonuç olarak bildiğimiz yasalar çıkarıldı. Çıkarıldı da ne oldu? Yasanın işaret ettiği serbestlikler kullanılmaya başlanabildi mi? Henüz ne bir dil kursu açılabildi ne de başka bir dilden radyo/televizyon yayını başlayabildi. Devletimizin her yerini, siyasi partilerimizin büyük çoğunluğunu ve de toplumun geniş kesimlerini egemenliği altında tutan milliyetçi/devletçi/otoriter zihniyet, bu dil konusunda (ki onlara göre bu yalnızca bir ‘Kürtçe’ meselesidir) büyük bir yıpratma/bıktırma savaşı vermektedir. Bu savaşı verirken bastıkları zemin tamamen kof olduğu için de ortaya traji-komik debelenme görüntüleri çıkmaktadır.
Önce yeni yasaya göre Kürtçe dil kursu açmak isteyenlere her türlü sudan bahane bulunarak izin verilmemiştir. Sonra RTÜK bu konuda evlere şenlik bir ‘nizamname’ çıkarmış, bu yüzden hükümetten azar işitmiş ve nizamnamesi düzeltilmek üzere kendisine geri gönderilmiştir. ‘Kürtçe isim’ serbest bırakılmış ama bir jandarma komutanı daha bir kaç hafta önce çocuklarına Kürtçe isim koymak isteyenlerin listesini savcılıktan istemiş, gerekçe olarak ‘istismarı önlemek’ istediklerini belirtmiş ve işin en garip yanı savcılık jandarma komutanlığına ‘sen ne hakla böyle bir şey isteyebiliyorsun?’ dememiş, jandarmanın istediği listeyi kuzu kuzu göndermiştir. ‘Serbest’ bırakılan Kürtçe isimlerin ‘istismar edilebileceği’ kaygısının altında çocuklarına Kürtçe isim koymak isteyenlerin taciz edilmesi olduğunu anlamak zor değildir. Bütün bunlar ‘reform’ diye geçirilen yasaların ne denli kerhen ve samimiyetsiz bir şekilde geçirildiğini ortaya koymaktadır. Görüntü kısaca şudur: Bu devletin eli silah tutan ve tutmayan bürokrasisi (ki bunların arasına değişen derecelerde MHP, DSP, CHP gibi devletin has partileri de dahil edilmelidir) özünde bu tür reformlara karşıdır. Tahammül gösterebilecekleri tek şey (o da kısmen) bu tür reformların dostlar alışverişte gözüksün diye ‘kağıt üzerinde’ yapılmalarıdır. Kağıt üzerindeki reformların gerçekten bir uygulamaya dönüşmemesi için bu zihniyet sahipleri ellerinden geleni yapmaktadırlar ve daha da yapacaklardır. Varoluş zeminleri tehdit altındadır ve bunu da santim santim koruyacaklardır. Bu konudaki debelenmenin durulması güçlü bir siyasi iradenin ortaya çıkıp, ‘evet, Kürtler ve Kürtçe (ve de başkaları ve başka diller) VARDIR, onyıllardır inkar edilmiştir ama vardırlar, inkar yanlıştır, bu kimliklerin ve dillerin de aynen Türkler ve Türkçe gibi hakları VARDIR, bu haklarını kullanmalarından daha doğal bir şey olamaz; herkes çocuğuna kendi anadilinde isim koyma hakkına tabii ki sahip olmalıdır, devletin koyulacak isimlere karışmaya hakkı yoktur; herkes istediği dili (bu arada tabii ki anadilini de) öğrenme ve öğretme hakkına ve bu dillerde yayın yapma hakkına tabii ki sahip olmalıdır, devlet hiç bir gerekçeyle bu hakların kullanımı engelleyemez’ diye yüksek sesle ve samimi bir şekilde hegemonya kurmasıyla mümkündür. Örneğin mevcut AKP iktidarı için bu tür reformlar gerçekten inanılarak, sindirilerek yüksek sesle değil daha çok pragmatik gerekçelerle savunulmaktadır. AKP’deki hakim mantık ‘AB’ye girmek istiyoruz, bu reformları yapmamız lazım, bunlar da o kadar kötü şeyler değil’ şekilde bir mantıktır. Oysa bu tür reformların AB’ye girmek için değil, AB olsa da olmasa da bu ülkenin yurttaşları için, birlikte yaşayabilmemiz için neden İYİ olduğunun döne döne anlatılması gerekmektedir. Bu reform süreci öyle pragmatik ve yüzeysel yaklaşımlarla geçilemez, ciddi ve sabırlı bir politik/ideolojik mücadele verilmesi gerekmektedir.
Şimdi haberimize dönelim. 7 Ocak 2004 tarihinde NTV’nin web sitesinde yayınlandığı haliyle Anadolu Ajansı’nın haberini aşağıda küçük puntolarla veriyorum. Arada benim yorumlarım var.
“Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), Farklı Dil ve Lehçelerde Yayın Yönetmeliği’nde bazı değişiklikler yaptı. Yönetmelikte yapılan değişikliğe göre, yayın kuruluşları söz konusu yayınlarda “suç unsuru” taşıyan simgelere yer vermemekle yükümlü olacaklar ve gerekli hallerde Türkiye Cumhuriyeti’nin simgesi niteliğindeki sembol ve işaretleri kullanabilecekler...”
Neler oluyor anlamaya çalışalım. Başbakanlık, RTÜK’ün daha önce hazırladığı yönetmeliği AB standartlarına uygun bulmayarak, uyumlulaştırılması için geri göndermişti. RTÜK de haberden anladığımız kadarıyla bu uyumlulaştırma görevini yapıp, yönetmeliği yeni haliyle onaylanmak üzere Başbakanlığa tekrar sunmuş. ‘Farklı (yani ‘Türkçe’den farklı’ denmek isteniyor) dil ve lehçelerde yapılan yayınlarda suç unsuru taşıyan simgelere yer verilemeyecek’miş. RTÜK’ün AB standartlarına uyumlulaştırma adına yaptığı en önemli değişiklik buymuş. O zaman soralım: Farklı olmayan dil ve lehçelerde (yani Türkçe) yapılan yayınlarda ‘suç unsuru taşıyan simgelere’ yer vermek serbest mi? ‘Suç unsuru taşıyan simge’ ne demek? Ne tür simgeler suç unsuru taşıyor? Türkçe yayında kullanınca suç olmayan, ama başka bir dildeki yayında kullanınca suç olan simgeler mi var? Böyle bir ibare konulabildiğine göre, RTÜK’ün elinde böyle bir ‘simge listesi’ de vardır, bunu da öğrenebilir miyiz? Yasalara göre suç olan bir şey varsa, bu zaten hangi dilde/yayında kullanılırsa kullanılsın suç olmayacak mıdır ve zaten bu suçun tanımlandığı bir yasa maddesi yok mudur? Mantıken olması gerekir, tanımsız ve yasasız suç olmaz. Eğer öyleyse, böyle bir yönetmelikte bu tür lafların ne tür bir işlevi vardır ve ne tür bir mesaj verilmek istenmektedir? Daha da önemlisi kazara yönetmelik bu haliyle çıkarılırsa, ileride bu muğlak ifadelere dayanılarak kimlerin/nelerin başına çorap örülecektir? Yoksa amaç, ‘Milli Güvenlik’ alanına girdiği varsayılan her tür konuda olduğu gibi, bu tür yasaları/yönetmelikleri ileride duruma/ihtiyaca göre her tarafa çekilebilecek biçimde muğlak bırakıp, keyfiyet dozunu yüksek tutmak mıdır? Örneğin geçenlerde bir tiyatro grubunun başına geldiği gibi dekorda bir şekilde sarı-yeşil-kırmızı renkler bir araya geldiğinde, dekor ‘bölücülük propagandası’ yapıyor sayılıp yayın durdurmaya mı karar verilecektir? Eğer dert buysa, RTÜK’ün tez elden ‘yasak semboller/renkler vb listesi’ yayınlamasında fayda vardır.
Paragrafın ikinci bölümünde ise bu yayınlarda ‘TC’nin simgesi niteliğindeki sembol ve işaretlerin GEREKLİ HALLERDE KULLANILABİLECEĞİ’ belirtiliyor. Nereden bakarsak bakalım anlaması zor bir ifade bu. Klasik yönetmelik dilinde ‘şu kullanılır, bu kullanılamaz’ gibi ifadeler yer alır, ‘kullanılabilir’ demenin bir anlamı var mı? İçerik analizi yapsak, acaba RTÜK bu tür yayınlara bu tür simgeleri kullanma izni mi veriyor? Böyle bir izin vermeye gerek var mı? Tabii ki Türkiye’de hangi dilde olursa olsun yayın yapan herkes isterse bu simgeleri kullanabilir, bunun için bir yerden izin alması ya da bir yönetmeliğe dayanması gerekmez. İki açıdan da bu ifadenin bir anlamı yok. O zaman akla şu geliyor: Yine bir debelenme örneği ile karşı karşıyayız. Aslında ‘kullanmalıdırlar’ denmek isteniyor, ama bu yine muhtemelen ‘AB standartları’ vb gerekçelerle açıkça yazılamıyor, ancak bu kadar ifade edilebiliyor, ‘bu devleti tanıyan vatandaşım mesajı alır’ diye umuluyor. Bir de şu ‘gerekli haller’ ne demek oluyor? Gerekirliliği kim saptayacak? RTÜK mü? Bir gün haber salıp ‘gerekli bir hal hasıl oldu, bu gece bayrak ve istiklal marşı kullanılsın’ mı diyecek?
Çağdaş kıyafet zorunluluğu
“... Bu arada yönetmeliğin, söz konusu yayınları yapmak isteyen yayın kuruluşlarının RTÜK’e vereceği taahhütlerle ilgili maddesine de bir ekleme yapıldı. Yeni düzenlemeye göre, yayıncı kuruluşlar söz konusu yayınlar süresince program sunucusu ve spikerlerin “suç unsuru taşımayan çağdaş kıyafetler içinde” olacağını taahhüt edecekler.”
Başörtüsünün bir ‘siyasi simge’ tepişme nesnesi olduğu bir ülkede RTÜK’ün böyle bir ekleme yapması çok şaşırtıcı değil. Yine de farklı dillerde yapılacak yayınlar için neden farklı bir ‘kıyafet hassasiyeti’ var diye sormak zorundayız. RTÜK’ün bu eki, yukarıda ele aldığım ‘suç unsuru taşıyan simge’ ifadesinin bir devamı olarak koyduğu açık. ‘Suç unsuru taşıyan ve de çağdaş olmayan’ kıyafetler hangileri? Var mı böyle bir kıyafet listesi? Yoksa duruma göre ve keyfiyete bağlı olarak zaman içinde mi şekillendirilecek? Yalnızca Türkçe yayın yapanlardan da böyle bir taahhüt isteniyor mu? Derdimiz başörtüsü mü? Başörtülü spiker ‘suç unsuru’ mu? Hadi bu yazıda bu başörtüsü takıntısına girmeyelim, ama RTÜK’ün bir ‘kıyafet nizamnamesi’ varsa bu zaten Türkiye’de yapılan bütün yayınları kapsıyordur, farklı dillerde nasıl yayın yapılacağını düzenlemesi gereken bir yönetmelikte bu konunun ne gibi bir yeri var?
Bölücü resmi ideolojide azınlık imgesi
Sonuç şu: Türkiye’deki o malum zihniyet sahipleri bu tür reformlara karşı debelenerek de olsa direniyorlar ve daha da direnecekler. Bu RTÜK’ün yönetmelik çalışmalarından gördüğümüz, bu zihniyetin ne tür reform yasası çıkarsa çıksın, örneğin dil/yayın konusunda Türkiye’de konuşulan, Türkçe’den başka dilleri her zaman özel bir muameleye tabii tutmak istediği, bu özel muamelenin bir ‘suç unsuru paranoyası’yla malül olduğu, simge/kıyafet gibi her dil ve herkes için eşit derecede geçerli olması gereken şeylerin bu özel muamele için uygun bahaneler olarak görüldüğü ve bunun da aslında çok kaygı duyulduğu ve mücadele edildiği söylenen ‘bölücülüğün’ ta kendisi olduğu. Siz birilerini ayırıp, ‘siz farklısınız, bu yüzden de farklı kurallara tabiisiniz’ derseniz, bu farklı muameleyi, simgeydi kıyafetti en basit alanlara kadar yaygınlaştırırsanız, baskıya ve ayrımcılığa dayanan bir bölücülüğün tohumlarını ekmişsiniz ve de hala ekiyorsunuz demektir. Türkiye’nin yüzleşmesi gereken en önemli meselelerden biri de egemen zihniyetin ürettiği ve sürekli huzurumuzu kaçıran bu bölücülüktür.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ve hala resmi ideolojisinin köşe taşlarından biri, etnik ve dini olarak alabildiğine çeşitli/zengin olan bir toplumun, Osmanlı’nın çözülüş/yıkılış dönemindeki travmaların/kayıpların etkisiyle Türklük (ve de devlet-güdümlü Sünnilik) temelinde zorla (inkar ve bastırma) homojenleştirilmeye çalışılmasıdır. Lozan’la mecburen hukuki azınlık statüsü edinmiş Hristiyan ve Musevi cemaatler dışında herkes Türk (ve diyanet işlerine bağlı sünni müslüman) sayılmış ve diğer kimlikler/diller inkar edilip, bastırılıp, asimile edilmeye çalışılmıştır. ‘Türkiye Türklerindir.’2 Azınlık statüsündekiler inkar edilememiş ama bastırılmış/ayrımcılığa uğratılmış ve tedrici olarak sayılarının çok azalması sağlanmıştır. Diğerleri ise hem inkar edilmiş hem de bastırılmış, önlerine sistem-içi tek çıkış yolu olarak asimile olmak konulmuştur. Türkiye, bütün yurttaşlarının farklılıklarını koruyarak ve geliştirerek yaşayabildiği (ve kimlik değişikliklerinin yalnızca kişinin isteğine bağlı olarak gerçekleştiği) bir diyar olamamıştır hiç bir zaman. Toplumun birleşme harcı, bir ‘Türkiyelilik’ üst-kimliğinde değil de zoraki Türkleştirmede (ve de diyanet-güdümlü Sünnileştirmede) aranmıştır. Bu politikanın zaman içinde nasıl iflas ettiğini ve ne çok acıya mal olduğunu biliyoruz.
Türkiye Devleti son dönemde önce bu yukarıda değindiğim bölücü politikasının sonucu olarak ortaya çıkan PKK kalkışmasıyla uğraşmak zorunda kalmıştır.3 Meselenin köküne inmek ve kendi politikalarıyla yüzleşmek yerine bu kalkışmayı salt bir asayiş sorunu olarak görmeyi tercih etmiş, askeri bir başarıyla başını kuma gömmeye devam edebileceğini düşünmüştür. Askeri başarı büyük ölçüde sağlandığında ise bu sefer karşısına AB süreci ve demokratikleşme reformları gelmiştir. Bu süreç ne kadar ağır aksak gitse de en azından Türkiye’deki politik sistemin ne kadar kireçleşmiş ve kokuşmuş olduğunu daha çok insanın görmesine yol açmıştır. İte kaka da olsa çeşitli reformlar yapılmış, yapılmaktadır. Bu bağlamda tekrar bu yazının ana konusu olan dil/yayın meselesine dönersek, şu anki debelenmenin Kürtlerin (ve potansiyel olarak diğer Türk olmayan etnik grupların), devlet tarafından ve AB uğruna, inkar edilen/yok sayılan bir konumdan bir tür azınlık konumuna geçirilmeye çalışılmasının sancılarının yaşandığı söylenebilir. Ancak azınlık konumu devletin gözünde geleneksel olarak her tür olumsuz çağrışımla yüklü bir konumdur. Azınlık, Türkiye’de her zaman kuşkulanılması, kontrol/baskı altında tutulması ve olumsuz anlamda çoğunluğa göre daha az haklara sahip olması ve ayrımcılığa uğratılması gereken bir insan topluluğuna işaret etmektedir. Herhangi bir azınlıktansanız, çoğunluk mensuplarıyla eşit haklara sahip olmamanız gerektiği düşünülür. Tam da bu nedenle örneğin, Kıbrıs’ta çözüme ayak direyenlerin en çok dillendirdikleri argümanlardan biri ‘Türklerin Kıbrıs’ta azınlık haline getirilemeyecekleri, bunun bir felaket olacağı’dır.4 Bu zihniyetteki azınlık imgesi, kendi içinde azınlık olarak tanımladıklarına reva gördüğü (ya da yapmayı arzu ettiği) muamelerle şekillenmiştir ve bu imge kendi içinde tutarlı olarak başka bir yerdeki Türklerin azınlık olabilmelerine tahammül edememektedir.
Dil/yayın vb. konularda gerçekten mesafe alabilmemiz için bu olumsuz azınlık imgesiyle ciddi bir şekilde hesaplaşmak zorundayız. Sabırla, başka tür (demokratik) bir azınlık imgesinin de mümkün olduğunu anlatmak ve bu yeni imgenin hegemonyasını sağlamak durumundayız. Örneğin kapsamlı bir şekilde Bulgaristan’daki Türk azınlığın geçirdiği evrim üzerinde durmalıyız. Daha onbeş yıl önce baskılar nedeniyle Türkiye’ye göç eden yüzbinlerce Bulgaristan Türkünün nasıl olup da tekrar geriye döndüğünü, şu sırada ne tür haklardan yararlandıklarını, siyaseten nasıl temsil edildiklerini ve partilerinin nasıl hükümet ortağı olabildiğini anlatmalıyız. Bunları yaparken, Bulgaristan Türklerinin baskı altındayken Türkiye’de mazhar oldukları ilginin, Bulgaristan yine AB yolunda reformlar yaparak azınlık haklarında büyük ilerlemeler sağlayıp azınlık imgesini demokratikleştirdikten sonra neden kaybolduğunu da sorgulamalıyız. Yanıbaşımızda ciddi bir değişim yaşandı, büyük bir rahatlama oldu, insanlar bir kaç yıl önce kaçtıkları ülkelerine geri döndü ve biz ilgimizi kaybettik. İlgimizi kaybettik çünkü Bulgaristan’daki Türklerin hali azınlık imgemizi toptan sarsıp değiştirme potansiyeline sahiptir, o yüzden en emniyetli faaliyet yanıbaşımızda duran bu örneği göz ardı etmektir.
Bulgaristan ne kadar ilginç olursa olsun hiç bir şekilde tek örnek değildir. Türkiye’deki egemen azınlık imgesiyle hesaplaşmak için diğer demokratik ülkelerdeki Türklerin ve diğer azınlıkların konumları ve ne tür haklardan yararlandıkları döne döne gündeme getirilmelidir. Bu ülkelerde azınlık mensubu insanların çocuklarına isim koyarken, kendi dillerinde kurs açarken, yazılı/görsel yayın yaparken herhangi bir kısıtlamayla karşılaşıp karşılaşmadıkları ve ne tür özgürlüklerden yararlandıkları tekrar tekrar ortaya konmalıdır. Örneğin bu tür ülkelerde yaşayıp bu tür kısıtlamalara hiç bir şekilde maruz kalmayan Türklerin önemlice bir bölümü de Türkiye’deki bu baskıları/ayrımcılıkları savunmakta, en azından doğal karşılamaktadır. Bu tuhaflık kurcalanmalı, insanların bu tuhaflıkla yüzleşmesi sağlanmalıdır.
Türkiye’deki egemen azınlık imgesi bugünden yarına hızlı bir şekilde değişmeyecektir. Mesele tek başına ‘ceberrut devlet’ meselesi değildir. Bu imge toplumun geniş kesimleri tarafından da paylaşılmaktadır. Bütün afra tafrasına ve saldırganlığına rağmen bu imgenin altında yatan temel duygu korkudur. Osmanlı’nın son dönemlerinden beri politik kültürümüzü şekillendiren yokolma/parçalanma/bölünme korkusu ve bunun getirdiği güvensizlik, bir kaç yasa değişikliğiyle (ve de hatta AB’ye girmekle) aşılacak gibi değildir. Uzun dönemli ve sürekli bir politik/kültürel mücadele eskiden olduğu gibi şimdi de önümüzde bizi beklemektedir. Bu mücadenin önemli bir boyutu da o altta yatan korkunun dinamiklerini, günümüzde bir gerçekliğe tekabül edip etmediğini, yoksa kendisinin mi bir gerçeklik yarattığını anlamak ve anlatmak olmalıdır. Bu egemen zihniyetin elitleri için korkudan ve korkutmadan vazgeçmek, işsiz kalmalarına yol açacağı için mümkün gözükmemektedir. Toplumun geniş kesimleri için ise korkunun herhangi bir katma değeri yoktur. Öyleyse, önümüzde bu korkuyu gören, ciddiye alan ve onu dönüştürmeye çalışarak, toplumun geniş kesimlerini korku taciri elitlerine ihtiyaç duymadan kendilerine güvenli bir şekilde siyasi süreçlere katabilen bir yaklaşıma ihtiyacımız vardır. Bu yaklaşımın bir ayağı makro analizler/politikalar ise, diğer ayağı da bu yazının başında yapılmaya çalışıldığı gibi mikro analizler/müdahalelerdir. Gerek yazılı/görsel medya, gerek sanat eserleri5 ve gerekse de yüz yüze gündelik insan ilişkileri aracılığıyla, hemen-şimdi-burada somut bir sonuç beklemeden yapılabilecek sayısız mikro müdahale bizi beklemektedir.
1 ‘Yine’ dememin sebebi: Paker M. (2002). Bir dellenme/debelenme klasigi olarak Turkiye. Birikim, 159.
2 Bu kulağımızın çok alıştığı ‘Türkiye Türklerindir’ sloganı, hala en büyük gazetemiz Hürriyet’in logosunu süslemektedir. Bu sloganı sevenlere ve de Hürriyet gazetesine sorsanız, onlar için ‘en birleştirici’ slogandır bu. Diyeceklerdir ki, ‘her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Türktür, bu yüzden de Türkiye’nin sahibi bütün vatandaşlardır.’ Öncelikle, eğer dedikleri gibiyse böyle bir slogana ihtiyaç yoktur. Elbette ki kağıt üzerinde bütün ülkelerin sahipleri o ülkelerin vatandaşlarıdır. Bu anlamıyla böyle totolojik bir slogana neden ihtiyaç duyulmuştur? Çok iyi biliyoruz ki, hukuki olarak azınlık statüsünde olanlar hiç bir zaman bu ülkenin gerçek sahipleri arasında sayılmamış, onlara en fazla, kıyıma, doğrudan baskılara/ayrımcılığa uğramadıkları dönemlerde, bir misafirperverlik gösterilmiştir. Bu nedenle bu azınlık mensuplarının nesli tükenmeye yüz tutmuştur. Onlara yönelik ayrımcılık değişik düzeylerde hala sürmektedir. Azınlık statüsüne sahip olmayan, Türk olmayan ve Türkçeden başka bir dile sahip olan vatandaşların, asimile olmadıkları sürece bu ülkenin sahipleri arasında görülmeleri ise hiç bir zaman mümkün olmamıştır. Asimile olmayan inkar edilmiş, yok sayılmıştır. Dolayısıyla ‘Türkiye Türklerindir’ sloganının birleştirici olarak görülebilmesi için asimilasyonun/inkarın doğal ve istenir olarak görülebilmesi gerekir. Asimilasyonun nesnesi olanlar için böyle bir doğallık ve istenilirlik olmadığını biliyoruz. O yüzden de bu slogan birleştirici değil, aksine bölücü bir slogandır.
3 Burada yaptığım analiz çerçevesinde ‘PKK bölücülüğü’nün Türkiye Devleti’nin resmi ideolojisine içkin olan bölücülüğün bir ayna aksi ve ona tepki olarak ortaya çıktığı söylenebilir.
4 Oysa Kıbrıs’taki Türkler Kıbrıs nüfusunun %20-25’ini oluşturdukları için birleşik bir Kıbrıs’ta daha önce her zaman olduğu gibi nüfus açısından azınlıktırlar.
5 Konumuzla ilgili olarak zikredilmesi gereken üç film aklıma geliyor: Yeşim Ustaoğlu (1999), Güneşe Yolculuk. Handan İpekçi (2001), Büyük Adam Küçük Aşk. Tomris Giritlioğlu (1999), Salkım Hanımın Taneleri. İnanıyorum ki bu üç filmin ve benzeri sanat eserlerinin, bu yazıda konu etmeye çalıştığım egemen azınlık imgesini ve onun dayandığı korkuyu dönüştürmede ciltler dolusu kitabın yapabileceğinden çok daha büyük bir katkısı olmuştur. Ancak, onyıllar içinde şekillenmiş ve kireçleşmiş imgelerin/duyguların somut sonuçlar yaratabilecek ölçüde dönüşebilmesi için bunlara benzer çok daha fazla müdahaleye ihtiyacımız var.