Boğazımızdaki Yumru: Türkiye’de İşkence

Psiko-politik, Şiddet, İşkence

Öne Çıkan Yazılar | Featured Articles

Dem Parti, Kürt Meselesi, Psiko-politik

“Süreç”te Ara Muhasebe (3): Kürt Siyasi Hareketi’nin Demokratikleşme Açmazı

Yazıyı Oku | Read Article

Kürt Meselesi, Psiko-politik

“Süreç”te Ara Muhasebe (2): Barış – Demokrasi Gerilimi

Yazıyı Oku | Read Article

Seçimler, Chp, Demokrasi, Akp, Hdp, Mhp

2014 Yerel Seçim Değerlendirmesi-1: Genel Tablo

Yazıyı Oku | Read Article

Murat Paker

(*) Bu makale ilk olarak Ağustos 2003 tarihinde Birikim dergisinin 172. sayısında yayınlanmıştır.

Bana işkence yaparlarken, karakolun dışındaki, o duvarların dışındaki insanları düşünüyordum. Sokaktaki insanlar günlük işlerinin peşindeydi, çocuklar top oynuyordu. Şehrin seslerini duyabiliyordum, ama beni kimse duymuyordu. O kadar bağırdım, dışarıdan kimse duymadı sesimi.

Bir işkence mağduru (İstanbul, 1995)

23 Haziran 2003 tarihli Radikal gazetesinde yayınlanan Neşe Düzel’in yaptığı Selim Dindar röportajı1 değişik bir biçimde işkenceyi yeniden gündemimize soktu. İşkence, bu ülkenin gündeminden özellikle de 1980 askeri darbesinden sonra hiç çıkmamıştı. Bu konuda yayınlanmış anı kitapları, yazılar, araştırmalar, raporlar az sayılmazdı. Ama sanırım ilk kez, 20 yıl sonra, anaakım yazılı medya içerisinde sayılabilecek bir gazetede bir işkence mağduru ile bu kapsamda bir röportaj yayınlandı. Röportajın tek konusu da Selim Dindar’ın 1981-84 askeri cunta döneminde Diyarbakır cezaevinde yaşadığı zulümdü.

Türkiye’de işkencenin varlığı ve kapsamı üzerine yıllardır dillerinde tüy biten solcular ve insan hakları savunucuları için Selim Dindar’ın anlattıklarında bilinmedik, yeni bir şey yok haliyle. Ama ilk defa bu konunun bu kapsamda bir günlük gazetede yer alması başlı başına önemli bir olay. Bu vesileyle çıkıp konuştuğu için cesaretinden dolayı Selim Dindar’ı ve ona bu fırsatı verdiği için Neşe Düzel’i kutlamakla başlayalım. Bu röportajın başlı başına önemli bir olay olmasının sebebi, bir işkence tanıklığı/yaşantısının sadece konuyla zaten ilgili ve bilgili kişilerin izlediği yayın organlarının dışında çok daha geniş bir çevreye ulaşmış ve işkenceyle yüzleşme/hesaplaşma babından kısıtlı da olsa önemli bir eşiğe tekabül ediyor olmasıdır. Bu röportaj sayesinde işkence konusunda genel kamuoyu bilinç denizine bir kaç kova su taşınmıştır. Bu yazıda, önce Selim Dindar röportajını gözden geçirip, bu röportajın basında nasıl algılandığı/algılanmadığı üzerinde duracak, sonra da yıllardır yapmış/katılmış olduğum işkence araştırmaları konusunda bazı verileri/gözlemleri sunacak ve geleceğe dönük bazı değerlendirmeler yapacağım.

Selim Dindar’ın işkence tanıklığı/yaşantısı

Selim Dindar, 1981-84 arasını Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde geçirmiş. Hayatının hiç bir döneminde politik olmadığını ama Kürt olduğu için, önemli bir aileden geldiği için cezaevine düştüğünü belirtiyor. Doğrudan yaşadığı ve tanık olduğu işkenceleri, cinayetleri2 ve türlü vahşet biçimlerini ayrıntılarıyla anlatıyor. Yaşadığı işkenceler yüzünden hala taşıdığı fiziksel ve psikolojik izleri de paylaşıyor. Burada öne çıkarmak istediğim bir kaç nokta var:

  1. Selim Dindar, bu tür vahşetlere maruz kalan on binlerce insandan yalnızca biri. O üç yıl yatmış ve siyasi değilmiş. Bir de 10-15 yıl yatıp, çok daha uzun ve ağır işkencelere maruz kalan siyasi tutuklular var. Çok daha kalabalık olarak daha kısa süreli karakola ya da cezaevine düşmüş ve “tezgahtan” geçirilmiş olanlar var. Bir de tabii “düşük yoğunluklu savaş” ortamında, içeri düşmeden, dışarısının cezaevine çevrildiği durumlarda başlarına binbir türlü şey gelenler var. 1980’den başlayarak önce yalnızca uluslararası insan hakları kuruluşları, sonra da İHD ve TİHV’nin kurulmasıyla yerel insan hakları kuruluşları, Türkiye’nin işkence sicili konusunda ciltler dolusu raporlar yayınladılar.3 1980’den beri devletin doğrudan şiddetine maruz kalmış insanların bir kaç milyonluk büyükçe bir kent oluşturabilecek kadar kalabalık olduğunu biliyoruz.4 Selim Dindar bu büyük insan grubunun cesur bir temsilcisi olarak konuşuyor. Bu röportaj yalnızca bir kişinin değil milyonların çığlığı olarak okunmalı.
  2. 1980-83 askeri cunta döneminde sergilenen vahşetin doruk noktasının Diyarbakır Cezaevi olduğu biliniyordu.5 Selim Dindar’ın tanıklığı da bunu doğruluyor. Öte yandan, Mamak, Metris ve siyasi tutukluların kaldığı diğer cezaevlerinin bu gibi vahşet uygulamalarından hiç de azade olmadıklarını da belirtmek gerekiyor. Diyarbakır’ın farkı, vahşet dozunun inanılmaz ağırlığı yanında, muhtemelen, Kürt meselesini devletlü bir şekilde “halletmek” adına, Selim Dindar gibi oldukça çok sayıda militan olmayan insanı da kapsama alanında tutması oldu. Bu durumun neye yol açtığını Dindar şöyle anlatıyor:

ND: Diyarbakır Hapishanesi'nde yaşananlar Güneydoğu'daki olayları nasıl etkiledi sizce? SD: Ben siyasi biri değilim. Bu konularda birikimim yok. Ama 12 Eylül, Kürt sorununa herkesin dikkatini çekti, bu sorunu dünyaya duyurdu. Cezaevindeki vahşet olmasaydı, Kürt meselesi bu ülkede bu kadar erken açığa çıkmazdı. Diyarbakır Cezaevi'ndeki insanları birer militan haline getirdiler. Bunların yüzde 80'den fazlası dağa çıktı. İnsanın oradaki vahşeti gördükten sonra normal yaşama dönmesi çok zordu. 'PKK hareketi 1984'te patladı' derler ya, bu tarih, Diyarbakır Cezaevi'nden ana tahliyelerin olduğu tarihtir.

Bu tesbit yıllardır ve hala “Kürt meselesi” başlığı altında yaşadığımız onca acının arkaplanının önemli bir boyutunu vermesi açısından çok önemli.6

  1. 1980-83 döneminde ve zaman zaman sonrasında Diyarbakır ve diğer cezaevlerinde yaşananları tarif etmek için “işkence” yetersiz kalıyor. Literatürden bilindiği kadarıyla, “iyi işkence,” acı verir, eziyet eder, konuşturmaya, aşağılamaya ve yola getirmeye yöneliktir, ama amaçları arasında öldürmek, sakat bırakmak yoktur.7 Selim Dindar’ın ve başkalarının tanıklıklarından ise bu tür cezaevi ortamlarının toplama kamplarına yakın bir konumda olduklarını görüyoruz. Buralarda kaba dayakla, tekmeyle adam öldürmek ya da insanları “ölmeyi tercih edebilir” bir konuma sürüklemek nadir olaylar değildir. “Toplama kampı” mantığında amaç, kırım uygulamak, yokederek sorun çözmektir. Bu özellik, Türkiye’deki devlet mekanizmasının şiddet uygulama konusunda geldiği/gelebileceği noktayı göstermesi açısından önemlidir.
  2. Aradan 20 yıl gibi uzun bir süre geçmiştir ve Selim Dindar şöyle demektedir:

ND: Aradan uzun bir zaman geçti. Hapishanenin izlerini hâlâ içinizde taşıyor musunuz? SD: Evet. Ama tuhaftır konuşmak, anlatmak da istiyorum. Benim dile getirdiklerimin siyasetle bir ilgisi yok. Ben ülkemizde geçmişte yaşanılan bir vahşeti anlatıyorum. Bugün 43 yaşındayım, Diyarbakır Cezaevi'nden konuşulduğunda hâlâ hayattan kopuyorum. İçimdeki fren boşalıyor, bağırmak, ağlamak, haykırmak istiyorum. Benim hanımım ve çocuğum var. Kalabalık bir ailem ve dost çevrem var. İçimdeki frene basamıyorum ve herkesin önünde hüngür hüngür ağlıyorum, ağlıyorum...

Yaygınlığı itibarıyla Türkiye’de bir “halk sağlığı” problemi olarak tanımlanması gereken işkencenin yarattığı tahribatın bir boyutunu bu kısa alıntıda çok iyi özetliyor Dindar. Türkiye’de böyle kanayan onbinlerce insan olduğunundan emin olabiliriz. Dindar gibi çıkıp başından geçenleri anlatanlar çok küçük bir azınlıktır.

20-25 yıldır önümüzde şöyle bir sorun var, bu röportaj vasıtasıyla bir kez daha vurgulayalım: Bu ülkede yüzbinlerce insan işkence ve benzeri vahşi uygulamalara maruz bırakıldı. Bu yüzden ölenler, sakat kalanlar, psikolojik tahribat yaşayanlar oldu. İşkence eskiye göre bir miktar azaldı belki ama bitmedi, hala sürüyor.8 İşkencenin çok boyutlu etkileri de hala sürüyor. Görece az sayıda da olsa bir grup insan/kuruluş bu vahşete her zaman dikkat çekti ve devlet tarafından hemen hiç kaale alınmadı, temelsiz şikayetler yapmakla suçlandı, başlarına sırf bu yüzden ek eziyetler geldi. Toplumun geniş çoğunluğu da bu çığlıkları duymadı, duymak istemedi, pis işlerini yapanlara ses etmedi, hatta kimileri açıkça devlet için katillik yapanlarla “gurur” bile duydu. Çok büyük ölçüde, işkenceye maruz kalanlar maruz kaldıklarıyla kaldılar. İşkencecilere bir şey olmadı. Binlerce “faili meçhul” cinayete kurban olanlar, kurban olduklarıyla kaldılar. “Meçhul” kadrolar bir türlü ifşa edilemedi. Bu devlet işkenceci memuruna, “meçhul” kadrolarına vefasızlık etmedi, zor günlerde elinden tutmayı bildi. Hukuki yollarla haklarını aramaya kalkanlar, büyük çoğunlukla doğduklarına bin pişman edildi. Şimdi bile AB süreci nedeniyle bazı yasal düzenlemeler yapılıyor ama işkenceciden hesap sorma babında uygulamada pek bir değişiklik yok.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, işkencecileri 'devlete ve topluma kazandırmak ve kendilerine bir şans daha vermek' için cezalarını erteledi. 'İşkencecilerin kişisel çıkarları yok. Olaydan ders alacaklar. Gözaltı keyfi değil, görev için yapmışlar vb. gerekçelerin kullanıldığı ertelemeye onay kararı 15 oyla alındı. Sekiz üye ise, erteleme gerekçelerini geçersiz bularak karara muhalif kaldı.9

En üst yargı kurumlarından biri olan Yargıtay’da bile işkenceciyi koruyan zihniyet 15-8 önde. Net bir üstünlük. Bunda şaşılacak bir şey yok, çünkü Türkiye, işkence gibi vahşilikleri örtük de olsa meşru gören o kadim “devletçi-milliyetçi-otoriter” zihniyetle ve bu zihniyeti ısrarla taşıyan kadrolarla hesaplaşmasını/yüzleşmesini bir türlü yapamadı. Yargıtay’ın önüne de böyle bir dosya geldiğinde “bak şu devletin memurlarına, açıkça yasak olan bir şeyi (işkence) yapıp şu insanları nasıl da mağdur etmişler” diye değil de, “devletimizin memurudur, şimdi ceza verirsek nasıl da mağdur olacaklar” diye düşünüp içleniyor. Devlet/yargı bu ülkede, işin içinde devletin askeri/polisi varsa, zorbalığa uğrayanla değil zorbalığı yapanla empati kurmayı refleks haline getirmiş durumda. Bu politik kültürün öyle bir kaç yasal değişiklikle düzelmesi mümkün görülmüyor. AB yolunda yapılan reformlar önemli ancak bu reformların devlet ve toplum tarafından nasıl sindirileceği ve nasıl kullanılabileceği çok daha önemli.10

Binlerce işkenceci ve yüzbinlerce işkence mağduru aramızda dolaşıyor. Belki aynı marketten alışveriş yapıyorlar, aynı sinemada film seyrediyorlar, çocukları aynı okullara gidiyorlar, vb. Sanki ciddi bir şey olmamış gibi. Sanki üzerini kapatarak, yok sayarak unutmak mümkünmüş gibi. Sanki bu toplum bu derdiyle yüzleşmeden rahat edebilirmiş gibi. Yaşanan vahşetlere dair kolektif hafızamızı tasallut altına alan sessizliğe karşı bir haykırış olarak okunmalı Selim Dindar röportajı. Çoktandır biliyoruz, kolektif hafıza bir politik mücadele alanıdır. İşte bize yakın geçmişimizden (hala bugünümüzden) somut mu somut bir örnek. Unutup, üstünü kapatacak mıyız? Selim Dindarlar kendi hafızalarında bu vahşetleri her gün yeniden yeniden yaşarlarken, işkenceciler ellerini kollarını sallayarak dolaşırken, yıllar boyunca ve halen boyuna bir üst rütbeye atanıp dururlarken unutabilir miyiz?

Basında Selim Dindar röportajına yönelik tepkiler

Söz konusu röportajın yayınlanmasının ardından basında hafif ve geçici bir dalgalanma olduğu söylenebilir. Ne kadar kısıtlı da olsa, ne kadar hakettiğinden az yer verilse de şimdiye kadar olmadığı kadar çok konuşuldu bu röportaj üzerine. Ama önce “yokluklardan” başlayalım.

Öncelikle çok satan günlük gazeteler bu röportaja “yok” muamelesi çektiler. Bu konu çok satan gazetelerimize girecek kadar önemli bulunmadı.11 Bu da tabii ki şaşırtıcı değil, çünkü aynı gazeteler, öteden beri “rejim bekçiliği” görevini ellerinden geldiğince ifa etmekten geri durmadılar. Ne zaman uluslararası veya ulusal bir insan hakları örgütü Türkiye’deki insan hakları ihlallerini yansıtan bir rapor yayınlasa ya da bir açıklama yapsa, en iyi durumda bunu yok saydılar, zaman zaman da bu kuruluşları karalayan kampanyalar yürüttüler. Büyük basının işkence ve diğer insan hakları ihlalleri konusundaki sicili arada tek tük istisnalar dışında hep kirli oldu. Hatta aralarından bazıları (örneğin Emin Çölaşan-Milliyet), zamanında 12 Eylül cezaevlerini “gezerek” oralardaki durumun “ne kadar iyi olduğunu ve tutukluların keyiflerinin yerinde olduğunu” ve de “işkence iddialarının ne kadar asılsız olduğunu” ispatlama derdinde olan yazı dizileri bile hazırladılar. Aynı Emin Çölaşan’ın şimdi köşeyazarlığı yaptığı Hürriyet gazetesinin genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök ise, Selim Dindar röportajının yayınlanmasından üç gün sonra bu röportaja hiç bir şekilde yer vermeyen gazetesinde, kendisini biraz olsun tanıyanları hiç şaşırtmayarak:

Son üç gündür Hürriyet'in sabah ve öğle toplantılarının bir numaralı ve tek maddesi ‘‘N.Ç'nin’’ dramı. Siyasi işkenceleri günlerce gündeminden indirmeyen insanlar, böyle şahsi bir dramı neden görmezden gelirler diye hayıflanıyoruz. İnsanın gövdesindeki, ruhundaki izlerin işkence sayılması için ille de Kalaşnikof alıp dağa çıkması, bir siyasi partinin etiketini boynuna asması mı gerekir? Bu dünyada işkenceyi tek başına yaşayan 13 yaşındaki çocukları da savunacak bir insan hakları derneği yok mudur? 12

diye soruyor. Tüm açıklığıyla söylemek lazım: Türkiye’de Özkök ve Çölaşan gibiler basında saygın gazeteci kadrolarını işgal ettikçe ve bu tür şeyler yazabildikçe ne işkence bitecektir ne de işkence mağdurlarının yaraları sarılabilecektir. Bu iki örnek, işkencecilerin yalnızca karakollarda veya cezaevlerinde değil, dolaylı olarak basın dahil başka ortamlarda da mebzul miktarda bulunduğunu göstermektedir. Türkiye bir gün işkencecisiyle hesaplaşacaksa, onları koruyup, kollayan, sırtını sıvazlayan, gözden ırak tutan, elmalarla armutları toplamaya çalışarak hedef şaşırtan değişik meslek erbabıyla da hesaplaşması gerekecektir.

Bu “yokluklar” diyarında Selim Dindar röportajına gereği gibi yer verip işleyenler de vardı. Bunların başında da Yeni Şafak ve Zaman gazeteleri geldi. Yeni Şafak’ın başyazarı Ahmet Taşgetiren, Hasan Cemal’in “Kürtler” kitabındaki tanıklıkları da gündeme taşıyarak “işkencelerin geç farkına vardığımız için özür beyanıyla birlikte...” AKP iktidarını bu konuya el atmaya çağırdı.13 Kürşat Bumin iki gün üstüste köşesini bu konuya ayırıp, Selim Dindar röportajının belli bölümlerinin okullarda “yurttaşlık bilgisi” dersinde okutulmasını önerdi14 ve şu önemli soruyu sordu:

Peki söyler misiniz; "Diyarbakır Cezaevi" ve benzerlerinde olup biteni AB yolunda bir toplum olarak geniş ve ciddi bir biçimde tartışmayacak, bu işlerin sorumlularını "Yüce Türk Adaleti"nin karşısına sıralayamayacaksak, bu toplum kendisine nasıl gelecek, nasıl bir "terapi"den geçecek? 15

Yine Yeni Şafak’tan Ahmet Kekeç köşesinde bu konuyu işleyip, olaya basın boyutunu da ekliyordu:

Örneğin, 12 Eylül darbesinin sıcak günlerinde, Milliyet gazetesinin görevlendirdiği bir gazeteci arkadaşımız, Millî Güvenlik Konseyi'nden aldığı "özel izinle" tek tek cezaevlerini dolaşmış, gördüklerini "dizi yazı" haline getirmişti. Cezaevlerinde olağanüstü bir şey yoktu bu arkadaşımıza göre. Mahkumlar lüks koğuşlarda "beyler paşalar gibi" yaşıyordu. "Dayak ve işkence iddiaları" asılsızdı; bunlar belli çevrelerin ürettiği ve Türkiye'yi zor durumda bırakmayı amaçlayan haberlerdi. Mesela 16 yaşında idam edilen Erdal Eren hayatının en mutlu günlerini yaşıyordu ve burada olmaktan memnundu. Kim mi bu cesur gazeteci? Onu da siz bulun artık.16

Röportajın yayınlandığı Radikal’den Murat Çelikkan17 ve Yıldırım Türker,18 Gazetem.net’ten Mehmet Altan,19 İnternethaber’den Barış Yarkadaş20 meseleyi köşelerine taşıdı. Yeniden Özgür Gündem röportajı genişçe bir haber yaptı.21 Yıldırım Türker, her zamanki etkileyici anlatımıyla bir önemli tespit ve de bir önemli çağrı yapıyordu.

Neşe Düzel'in Selim Dindar'la yaptığı söyleşinin kıyamet koparmamış olması karşısında duruyoruz. Kapatılmış olduğumuz hücre tam da burası. Bu söyleşinin herhangi bir söyleşiymiş gibi kesekağıdı olduğunu, gazete sayfasından fırlayıp bütün dünyamızı hırçın bir telaşla işgal edip dönüştüremediğini gördüğümüz yerdeyiz… Bu topraklarda son 20 yıldır yaşananların edebiyatımıza, sinemamıza ne kadar yansımış olduğu üstüne hiç düşündünüz mü? Topluca sürüklenip kapatıldığımız inkâr hücrelerinde, ürktüğümüz büyüklerimizin itibarına halel getirmeden, gerçekliğin kaba sırtını kurguyla tımar edebilmek mümkün mü? Barbarlığın gasp ettiği dilimizi nasıl geri alacağız? O dili, vahşi diş izlerinden nasıl temizleyip, hayatımızı farklı bir düzlemde nasıl yeniden kuracağız? Herkesin korkmadan ya da korkarak kendi hikâyesini yüksek sesle anlatması gerek.

Aynı çağrıya Sabah’tan Ahmet Hakan22 da yer vermişti. Bu “hikayelerinizi yüksek sesle anlatın” çağrısına şimdiden bir kaç kişi cevap vermiş durumda. Zaman gazetesinde Ali Bulaç bu konuda iki makale yazıp, ilkinde23 söz konusu röportajı irdeledi, ikincisinde24 de 1982 yılında Kartal Maltepe Askeri Cezaevi’nde maruz kaldığı işkenceyi anlattı. Nurdan Çamlı Maraşlı, yine aynı dönemde Diyarbakır cezaevinde maruz kaldığı işkenceleri, bu kez kadın koğuşu açısından yazdı.25 Zaman gazetesinde Nuriye Akman, BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu’yla 12 Eylül öncesi ve sonrasında maruz kaldığı işkenceleri konu edinen bir röportaj yaptı.26

Burada bir parantez açıp Yazıcıoğlu röportajına hakettiği özel değeri verelim. Dindar, Bulaç, Maraşlı ve daha önce bu konuda konuşmuş/yazmış yüzlerce insanın tanıklıkları, yer yer haklı olarak “bir insan nasıl bu kadar vahşileşip işkenceci olabilir?” gibi sorular barındırsa da “devletin vasfı” ve “neden kendilerine işkence yapıldığı” konularında bir anlamlandırma zorluğundan muzdarip değiller. Türkiye’de solcular, Kürtler, Aleviler hemen her zaman, İslamcılar da zaman zaman işkenceye maruz kaldılar. Devletin bu kesimleri nasıl gördüğü ve neden işkence yaptığı bir muamma değil. Yapan da yapılan da niyesini gayet iyi biliyor. Bir röportaj aracılığıyla kendisinin maruz kaldığı işkenceleri kamuoyuyla paylaşan Muhsin Yazıcıoğlu ise bu kesimlerden değil. O, bu kesimlerle 1970’lerin ikinci yarısında, yokederek ve eziyet ederek cepheden savaşmış olan, devleti kutsal bilen, devletine toz kondurmayan, devletinin bekası için canını ortaya koyduğuna inanan MHP’nin gençlik örgütlenmesi Ülkü Ocakları’nın 12 Eylül olduğunda genel başkanı. 12 Eylül’le birlikte “fikri iktidarda olup da kendisi cezaevinde olan”lardan. Diğerleri gibi devletiyle yakınlık kuramamak gibi bir sorunu yok, aksine devletiyle fazlasıyla özdeşim içinde (over-identification). Böyle bir bilinç/ruh haliyle cezaevine girip kutsal bildiği devleti tarafından işkenceye maruz bırakılmanın bir “anlam bunalımı” yaratması kaçınılmaz. Kafalardaki kutsal devletin ayak tabanlarında yol açtığı acı, kanama ve patlakların nasıl bir gerilime neden olduğunu Yazıcıoğlu’ndan dinleyelim:

MY: …Bir gün, Kenan Evren, Erzurum’da konuşma yapıyor. Megafondan da cezaevine dinletiyorlar. Evren diyor ki, “Bizi denetlemeye hakları yok. Biz bağımsız bir devletiz.” Halbuki o konuşma sırasında cezaevi içinde Avrupa’dan gelen İnsan Hakları Komitesi dolaşıyor. Ülkücüler, “Kendi devletimizi yabancı birisine şikayet etmeyiz” diyorlar. “İşkence oldu mu?” deyince, “Türk devleti işkence yapmaz. Bu bizim iç sorunumuzdur” diye milli bir duyarlılıkla konuşuyorlar.

NA: Bunun adı milli duyarlılık değil ki. Suça ortak olmak.

MY: Yabancılara şikayeti onurumuza yediremiyoruz. Bu milli gururumuzu incitiyor. Uzun süre şikayet etmemekte direndik. Ama bir gün, İnsan Hakları Komitesi koridordan geçerken bizim çocuklardan birisi, Almanca olarak “Zemin bir iki üçü kontrol edin” diye bağırdı. Heyet duruyor, kapıyı açtırıyor. O koğuşa giriyorlar, sadece bir kokluyorlar ve diyorlar ki: “Bu koğuşta insan yaşayamaz, kapatılsın.” 45 dakikada koğuş kapatıldı. Ondan sonra başka bir psikolojiye kapıldık. Yani kendi devletimize, hukukumuzu koruması için yaptığımız müracaatlara cevap verilmiyor, ama dışarıdan biri geliyor ve bunu kapattırıyor. O olay, yaşadığımız işkencelerin mutlaka anlatılması gerektiğini ortaya çıkarttı...

NA: İşkenceyi önlemek için öneriniz var mı?

MY: İşkenceyi bir metot olmaktan çıkartmak ve en ağır şekilde suç kapsamına sokulmasını sağlamak için bütün siyasi kadrolara çağrıda bulunuyoruz. Onunla ilgili yasal düzenlemeleri Türkiye zaten büyük ölçüde yapma çabası içinde. Ama, bu konu daha somut bir şekilde, Avrupa’nın bir talebi, dışarının bir dayatması olarak değil, Türkiye’nin hem devlet ve hem de millet meselesi olarak ele alınmalı…

NA: Şu andaki cezaevlerinde durum nasıl?

MY: F tipi cezaevlerinden yansımış şeyler var ama bunlarla ilgili yayınlanan görüntüler de var. Buralarda çelişkiler var. F tipinin şartlarını kabullenmediği için tepki gösteren sanıklar var ama somut olarak bir şeyler yok. (italikler bana ait-MP).

Cezaevinde yaşadığı işkencelerin Yazıcıoğlu ve çevresindekileri belli bir zihinsel değişime zorlamış olduğu anlaşılıyor. Kendisi ve ekibi içerideyken “yabancılara şikayeti” onuruna yedirebilir bir noktaya gelmiş. Bu nokta muhtemelen, eski katı “milli hassasiyetlerin” tek başına yeterli bir anlam çerçevesi olamayacağının anlaşıldığı, dayanmak için el altında en yakın mesafede duran “İslami duyarlılıklarla” flört edilmeye başlandığı ve dolayısıyla ne olursa olsun “devlet” demekten vazgeçmeyen MHP’den ayrı bir BBP duruşunun filizlemeye başladığı andır.27 Ama tabii Yazıcıoğlu’nun MHP’den kopsa bile “milli hassasiyetler”den kopmamış oluşu ve artık kendisinin ve ekibinin cezaevinde işkence altında bulunmayışı, hala “Avrupa dayatması”ndan bahsedebilmesine ve F-tiplerine gözlerini kapatabilmesine imkan tanıyor. Polis ve Özel Harekat teşkilatlarında her türden ülkücü kadroların şişkinliği göz önüne alınırsa bu röportajda vermeye çalıştığı görüntünün aksine neden örneğin Yazıcıoğlu ve ekibinin yaşadıkları işkencelere rağmen bu meseleyi ciddi bir gündem/kampanya maddesi olarak takip etmedikleri daha bir anlaşılır oluyor. Bu parantezi kapatalım ama işkenceyle yüzleşmek için samimiyet ve tutarlılığın ne denli önemli olduğunu da vurgulayalım.

Velhasıl Selim Dindar röportajı, kısıtlı da olsa, bu konuda şimdiye kadar rastlanmadık ölçüde ve rastlanmadık çeşitlilikte ses getirdi. İşkenceyle ve işkencecilerle sahiden yüzleşmek konusunda umutsuzluğa yer olmadığını ve aslında yapacak daha ne çok işimiz olduğunu hatırlattı. Bu işlerden bana düşenlerden birinin yıllardır işkence konusunda yaptığım/katıldığım araştırmaların kimi sonuçlarını derli toplu ama akademik olmayan bir dille yazmak olduğunu düşünüp bir sonraki bölüme geçiyorum.

İşkence araştırmaları

İşkencenin mağdurlar üzerindeki etkilerine bakan bilimsel çalışmalar 1970’lerin son ve 1980’lerin ilk yıllarında yayınlanmaya başladı. İlk on yılın kısmen acemi dönemi atlatıldıktan ve bu sırada da özellikle Uluslararası Af Örgütü’nün ısrarlı çabalarıyla dünyanın çoğu ülkesinde işkencenin çok ciddi bir sorun olduğu defalarca belgelendikten sonra, araştırmaların kapsamı ve derinliği arttı. Son yirmi yılda bu konuda ciddi uluslararası bilimsel dergilerde yayınlanan makale sayısı 500’ü aştı. Yine aynı sürede bu sürece paralel olarak dünyada “işkence mağdurlarının rehabilitasyonu”yla uğraşan merkez/program sayısı bir kaç taneden iki yüzün üzerine çıktı.28

Şimdi Türkiye’de yapılmış, benim de katıldığım bazı araştırmalara bakarak işkence konusunun çapı ve derinliğine bir göz atalım.

Araştırma I

İlk araştırma, 1987-88 yıllarında Tekirdağ Cezaevi’nde pratisyen hekim olarak mecburi hizmetimi yaptığım sırada cezaevinde gerçekleştirilmiştir.29 Tekirdağ Cezaevi’nde o dönemde politik tutuklu ya da hükümlü yoktur. Yine o dönemde rapor vererek saptadığım bir kaç vaka dışında işkence yoktur. Ancak mahkumlardan daha önce yaşadıkları işkence deneyimlerine dair duyduğum bir çok öykü bu araştırmanın arkaplanını oluşturmuştur. Bu araştırmada iki temel amaç güdülmüştür: 1) İşkencenin sıklığını saptamak ve 2) İşkencenin yol açtığı psikolojik etkileri ortaya koymak. Çalışmaya o dönemde cezaevinde bulunan 383 mahkumdan, 18-60 yaş arası, okuryazar olan ve en az 6 aydır30 cezaevinde bulunan 246 mahkumun (20’si kadın) hepsi gönüllü olarak katılmıştır. Bu araştırma halen işkence konusunda bilimsel standartlara uygun olarak bu kadar büyük bir örneklemle cezaevi içinde yapılmış dünyadaki tek çalışmadır. Mahkumlarla yüzyüze görüşmeler yapılmış ve bazı psikolojik testleri doldurmaları istenmiştir.

246 mahkumun cezaevinde geçirdiği ortalama süre 7 yıldır. Ortalama cezaevinde geçirilecek toplam süre ise 17 yıldır. Yaş ortalaması 34’tür. Hüküm giyilen ya da yargılanılan suçlar: Cinayet (%41), gasp (%32), yaralama (%29), hırsızlık (%18), diğer (%18).

246 mahkumun %85’i geçmişlerinde karakolda ya da cezaevinde ortalama 5 değişik işkence yöntemine maruz kaldıklarını bildirmişlerdir. Tablo 1’de “Araştırma I” başlığı altındaki kolonda maruz kalınan işkence yöntemlerinin sıklıkları verilmiştir. Adli mahkumların işkenceden “saymadığı” hakaret ve kaba dayağı dışarıda bıraksak bile falakaya yatırılmış olma sıklığı işkence görenler arasında %73’tür. Bu oran o dönemki Tekirdağ Cezaevi nüfusunun %62’sine tekabül etmektedir. Bu demektir ki en azından 1987-88 dönemine kadar adli bir nedenle cezaevine düştüğünüzde karakolda ya da cezaevinde falakaya yatırılmış olma ihtimaliniz %62’dir. Bir çok mahkum falaka sonrasında ayakkabı numaralarının kalıcı olarak bir kaç birim büyüdüğünü belirtmişlerdir. Elektrik ve askı gibi daha incelikli işkence yöntemlerinin bile adli mahkumlar arasında sırasıyla %33 ve %28 gibi ciddi oranlarda zikredilmesi oldukça düşündürücüdür.

İşkence görenlerin %39’u işkenceye bağlı, halen taşıdıkları ya da mağdur oldukları bir fiziksel hasara sahiptirler. Kas/eklem ağrıları, yara izleri ve sinir hasarları en sık görülen fiziksel belirtilerdir. Psikolojik olarak da yine işkence görenlerin %39’unda, daha çok hafif ya da orta ciddilikte olmak üzere Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB)31 tesbit edilmiştir. Ayrıca değişik psikolojik zorluklarda işkencenin bir risk faktörü olduğu bulunmuştur.

Bu araştırma, işkence meselesinin Türkiye’de siyasi mahkumlarla sınırlı bir mesele olmadığını, karakola/cezaevine hangi nedenle olursa olsun düşmüş insanların büyük çoğunluğunun başına geldiğini bütün açıklığıyla göstermektedir.

Araştırma II

İkinci araştırma, benim de içinde yer aldığım bir ekip tarafından 1991-95 yılları arasında İstanbul’da gerçekleştilmiştir. Toplam 4 grup (2 araştırma ve 2 kontrol grubu) içeren bu araştırma, tasarımı, kapsamı ve sonuçları açısından, işkence araştırmaları içinde dünyada en çok atıfta bulununulan araştırmalar arasında yer almıştır. Bu araştırmanın değişik parçaları ayrı ayrı yayınlanmıştır.32 Benim burada sunacağım veriler, bu araştırmayla içiçe olmakla birlikte, ondan farkları ve fazlası olan ve henüz bilimsel dergilerde yayınlanmamış doktora çalışmamın kimi bölümlerine dayanmaktadır.33

Bu araştırmanın temel amacı, politik aktivist olup olmamanın işkenceye bağlı uzun dönemli psikolojik zorluklar açısından etkisini incelemektir. Bu nedenle işkence ve politik aktivizm değişkenleri üzerinden 4 gruplu bir araştırma tasarlanmıştır: 1) Politik aktivist ve işkence görmüş eski tutuklular (85 kişi); 2) İşkence görmemiş politik aktivistlerden oluşan birinci kontrol grubu (55 kişi); 3) İşkence görmemiş ve politik aktivist olmayan ikinci kontrol grubu (55 kişi); 4) İşkence görmüş ve politik aktivist olmayanlar (30 kişi). Araştırma görüşmeleri 1991-95 yılları arasında İstanbul’da yapılmıştır.34 Bu araştırmanın önemli bir özelliği, çoğu işkence araştırmasında görüldüğü gibi, tedavi ya da rehabilitasyon için bir merkeze/kliniğe başvuran işkence mağdurlarına dayanmaması ve örneklemini psikolojik problem yaşayıp yaşamadığına bakmaksızın işkence görmüş olan genel nüfus içinden seçmesidir. Politik aktivist olan katılımcılar, sol ve/veya Kürt örgüt üyeleri veya sempatizanlarıdır. Politik aktivist olmayan işkence mağdurları ise, gruplararası karşılaştırmayı daha anlamlı bir şekilde yapabilmek için eski adli mahkumlar arasından seçilmemişlerdir. Bu grupta yeralan kişiler, politik bir aktiviteleri ve kimlikleri olmamasına rağmen, politik kişi ve gruplarla ilişkili oldukları suçlamasıyla ya da etnik/mezhebi kimlikleri nedeniyle polisle bir şekilde başları derde girmiş, bu yüzden gözaltına alınmış, bir kısmı cezaevinde yatmış ve sonuç olarak hiçbiri hiçbir ciddi suçtan hüküm giymemiştir. Araştırmaya katılanlarla 2-3 seans halinde toplam 5-7 saat yüzyüze görüşülmüş ve de ayrıca bir çok psikolojik test doldurmaları istenmiştir. Bu yazıda konumuzla ilgili bazı bulguları özet olarak sunuyorum.

  1. Dört grubun da yaş ortalamaları 31-32’dir. Gruplararasında, gerek kendi gerekse de aile öyküsü bakımından işkence-öncesi psikiyatrik zorluk oranları benzerdir ve genel nüfus düzeyindedir. İşkence gören aktivist grup üyeleri ortalama olarak 40 ay gözaltı ve/veya cezaevinde kalmışlardır. Bu grupta sonuç olarak hiçbir hüküm giymemesine rağmen cezaevinde yatanların oranı %33’tür. İşkence gören ve aktivist olmayan grup üyeleri için ise ortalama olarak “içeride” kalınan süre 5 aydır ve bu grubun %17’si hiçbir hüküm giymemesine rağmen cezaevinde yatmıştır.
  2. Her iki gruba uygulanan işkence yöntemleri Tablo 1’de “Araştırma II” başlığı altındaki kolonda gösterilmektedir. Bu tablodan da görülebileceği gibi hemen her işkence yöntemi politik aktivist gruba çok daha fazla oranda uygulanmıştır. Aktivist gruptaki bir mağdurun maruz kaldığı toplam işkence yöntemi ortalama olarak 25 iken, aktivist olmayan grupta bu sayı 19’dur. İşkence yöntemleriyle birlikte işkence seanslarını/epizodlarını35 işin içine kattığımızda bu sayılar her iki grup için sırasıyla 601 ve 243’tür. Bu rakamlar vahşetin düzeyi konusunda pek bir kuşkuya yer bırakmayacak bir şekilde fikir vermektedir. Politik aktivist grup aktivist olmayanlara göre çok daha ağır işkenceye maruz bırakılmıştır. En son işkenceye maruz kalınan tarihten araştırma görüşmelerinin yapıldığı tarihe kadar geçen zaman aktivist grup için ortalama 52 ay, aktivist olmayan grup için 40 aydır. Aktivist grup, aktivist olmayan gruba göre sosyal destek/dayanışma ağlarından daha fazla yararlanmıştır.

Tablo 1: Türkiye’de kullanılan işkence yöntemleri

Uygulanan işkence yöntemleri (%) Araştırma I
(1987-88) 36
Araştırma II (1991-95) TIHV’na başvuranlar37
  Adli mahkumlar
(n=208)


Politik eski tutuklular
(n=85)


Politik olmayan eski tutuklular
(n=30)
199638
(n=576)
199739
(n=518)
Sözel taciz/hakaret/küfür 94 100.0 100.0 92.6 96.5
(Fiziksel) Aşırı kaba/sert muamele   97.6 93.3    
Bedene yönelik dayak 86 97.6 93.3 97.1 89.6
Göz bağlama   94.1 73.3 75.9 82.1
İyi polis-Kötü polis   89.4 43.3    
Uzun saatler ayakta durmaya zorlama   87.1 66.7    
Daha çok işkence tehdidi   87.1 66.7 82.4 90.9
Kafaya yönelik dayak   85.9 90.0    
Saçların çekilmesi/yolunması   83.5 63.3 29.0 35.9
Kişisel bakımın (hijyenin) engellenmesi   81.2 50.0    
Elektrik işkencesi 33 76.5 43.3 44.2 43.2
Öldürme tehdidi   76.5 73.3 72.3 80.7
Başkalarına yapılan işkenceye tanık olma   69.4 60.0 27.4 32.0
Çırılçıplak soyulma   69.4 40.0 53.1 52.7
Uykusuz bırakma   65.9 56.7 30.1 26.8
Tecavüz tehdidi   63.5 30.0    
Uzun süreli yalıtım/hücre 71 63.5 30.0 48.0 43.8
İşemenin/dışkılamanın engellenmesi   62.4 33.3 29.5 47.1
Tıbbi bakımın engellenmesi   62.4 43.3    
Mahremiyet ihlali (kapıyı kapatıp tuvalete gidememek gibi)   60.0 40.0    
Falaka 73 58.8 56.7 20.7 21.8
Askı (omuz ya da bilekten) 28 57.6 33.3 43.3 42.1
Hareket kısıtlaması (Tabutluk)   57.6 20.0    
Aileye/yakınlara yönelik tehditler   57.6 50.0 45.8 58.1
Aşırı soğuğa maruz bırakma   56.5 40.0 51.1 44.2
Sıhhı olmayan ortama maruz bırakma (haşerat-fare vb)   55.3 30.0    
Cinsel organlara yönelik dayak/haya burma   51.8 36.7 30.3 27.2
Susuz bırakma   49.4 33.0    
Aşırı soğuk (basınçlı) duş 28
48.2

33.3
46.2 49.8
Aç bırakma  
48.2

40.0
52.2 49.4
Aşırı yüksek sesli müziğe maruz bırakma  
45.9

40.0
12.9 22.4
Kulaklara darbe  
43.5

43.3
   
Cinsel organların ellenmesi/taciz  
38.8

33.3
31.2 44.4
Yalancı infaz  
37.6

23.3
11.4 14.9
Ağırlık taşıyarak ayakta durmaya zorlanma  
36.5

20.0
17.2 19.3
Havasız bırakma (başına torba geçirilerek ya da boğazı sıkılarak)  
28.2

13.3
8.0 4.8
Aşırı parlak ışığa maruz bırakma  
17.6

13.3
   
Sigara ya da kızgın bir cisimle yakma  
16.5

13.3
2.5 3.5
Su altında nefessiz bırakma  
15.3

13.3
   
Dışkı/idrar atma/yedirme  
11.8

10.0
   
Tırnak altlarına iğne sokma  
9.4

6.7
   
Yemekten dışkı çıkması  
9.4

0.0
   
Tecavüz  
8.2

3.3
3.8 3.7
Kol-bacakların ters yönlere doğru çekilerek gerilmesi  
7.1

13.3
   
İple kol ve bacakların çok sıkıca bağlanması  
7.1

10.0
   
Her an işkenceye alınacakmış duygusu yaratma       46.2 12.5
Yakınlarının yanında işkence yapma       8.0 8.5
Ajanlık teklifi       5.3 16.0
Diğer yöntemler  
45.9

20.0
29.3 35.1
  1. Psikolojik tabloya baktığımızda, işkencenin çeşitli psikolojik zorluklara yol açmak bakımından ciddi bir risk faktörü olduğu bir kez daha bulunmuştur. Bu zaten bilinen ve defalarca gösterilmiş bir bulgudur. Ama ek olarak, bu konudaki araştırma literatüründe ilk kez, politik aktivist olmanın bu riski yumuşatıcı bir etkisi olduğu da bulunmuştur. Başka çalışmalarda da gösterildiği gibi Depresyon ve Travma Sonrası Stres Bozuklugu (TSSB) işkence sonrasında en sık görülen iki tablodur ve bir çok durumda birlikte görülmektedirler.40 Aktivist ve aktivist olmayan gruplarda araştırma yapıldığı sırada saptanan depresyon oranları sırasıyla %8 ve %23, TSSB oranları sırasıyla %20 ve %30’dur. Bu oranlar kontrol gruplarına göre oldukça yüksek olmasına rağmen, yine de işkencenin şiddeti gözönüne alındığında travma literatürüne göre beklenenin altındadır.
  2. Araştırmanın ikinci safhasında, politik aktivizm konumunun işkence sonrası psikolojik zorlukları yumuşatıcı etkisine daha ayrıntılı olarak bakılmıştır. Bu amaçla kavramsallaştırılan işkenceyle-ilgili-dünyagörüşü, üç ögeye dayanarak tanımlanmıştır: 1) Politik sistem ve devletin niteliğine dair politik bilinç düzeyi; 2) Politik ve/veya etnik bir kimliğe/gruba aidiyet bağının derecesi; ve 3) Politik faaliyet düzeyi. Bu dünya görüşünün, işkencenin bağlamsal öznel anlamını belirlediği ve bu öznel anlamın da işkence sonrası verilen psikolojik cevapta etkili olduğu savlanmıştır. Buradaki öznel anlam, işkence deneyiminin ve işkencecinin, ne kadar kapsamlı ve derinlikli olarak anlamlandırılabildiği/kavranabildiği şeklinde tanımlanmıştır. Araştırma sonuçları, aktivist grubun aktivist olmayan gruba göre işkenceyi anlamlandırmada çok daha donanımlı olduğunu ve bu anlamlandırma derecesinin de işkence sonrası psikolojik zorluklarla başetmede önemli bir faktör olduğunu ortaya koymuştur.
  3. Aktivist grubun, işkence öncesindeki oldukça yüksek politizasyon düzeyini işkence sonrasında da sürdürdüğü görülmüştür. Aktivist olmayan grupta ise işkencenin politizasyon düzeyini bir miktar arttırdığı gözlenmiştir.
  4. İşkenceyi zor anlamlandırabilmenin, ağır işkenceye maruz kalmanın, işkencenin yakın zamanda yaşanmış olmasının ve de işkencede değil ama “içeride” görece kısa kalmış olmanın, işkenceye bağlı olarak uzun dönemli psikolojik zorluklar yaşama riskini arttırdığı bulunmuştur.41 Bu faktörlerden, “içeride görece kısa süreli kalmış olmanın” bir risk faktörü olarak karşımıza çıkması ilk bakışta oldukça şaşırtıcı gelebilir. Ancak gözaltında görece kısa sürede yoğun işkenceye maruz kaldıktan sonra cezaevine gönderilmeyip dışarı salıverilen ve yaşadıklarını kimseyle doğru dürüst paylaşamadan/işleyelemeden göndelik hayatına dönmek zorunda bırakılan mağdurla, işkence sonrası kendisi gibi başka insanlarla yoğun bir paylaşımın olduğu, bir tür kendiliğinden grup terapisinin yaşandığı cezaevine gönderilen mağduru işkenceye dair yaraların sarılması açısından karşılaştırırsak bu bulgu anlam kazanır.

Bu kapsamlı araştırmanın konumuzla ilgili sonuçları kısaca böyle özetlenebilir. Tablo 1’de her iki araştırmada ortaya çıkan mağdurların maruz kaldığı işkence yöntemleriyle ilgili bulgulara, TİHV’na 1996 ve 1997 yıllarında tedavi ve rehabilitasyon amacıyla başvuran yüzlerce mağdurun42 bulguları da karşılaştırma yapma amacıyla eklenmiştir. Yalnızca bu tabloda 1,300’ü aşkın mağdurun maruz kaldığı işkence yöntemleri görülmektedir.43 Uygulanan yöntemlerin çeşitliliği, yaygınlığı ve değişik gruplar arasındaki istikrarı tam anlamıyla bir dehşet ve vahşet tablosuyla karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir. Türkiye’nin işkence yöntem profili budur. Bu tabloda “diğer” başlığı altında ise işkencecilerin asıl “yaratıcı” potansiyellerini göstedikleri nadir görülen yöntemler yer almaktadır.

Ne yapmalı?

Türkiye, bu kadar derin ve kapsamlı olan işkence yarasıyla, başka konularda olduğu gibi, yüzleşmemekte ve sanki böyle bir konu yokmuş gibi davranmaktadır. Oysa, devletin niteliğinin daha iyi anlaşılabilmesi, demokratik reformların daha ciddi olarak gündeme getirilebilmesi, işkencenin gerçekten önlenebilmesi, işkence mağdurlarının kısmen de olsa yaralarının sarılabilmesi için ciddi bir yüzleşmeye ihtiyaç vardır.44

Bu yüzleşmenin ilk adımı, işkence tanıklıklarını bu toplumun kolektif hafızasına görünür/erişilebilir bir şekilde sunmaktır. İnsanlara “yüksek sesle anlatın” demek doğrudur ama kime, nereye, nasıl anlatacaklar? Herkes gazetelere röportaj veremez ya da yazı yazamaz. Kullanışlı ve güvenli başka bir kanal açılması gerek. TİHV ya da İHD ya da daha iyisi yepyeni bir kuruluşun bu işe el atması ve öncülüğü de başkalarından destek alsa bile işkence mağdurlarının/yakınlarının çekmesi gerek. Yaygın bir çağrıyla birlikte, örneğin bir web sitesiyle böyle bir kuruluş, hiçbir siyasi eğilim ya da siyasi/adli ayrımı yapmadan, işkence tanıklıklarını ve ilgili diğer malzemeyi arşivlemeye başlayabilir. İlgili diğer malzeme, basında bu konuda çıkan haberler/yorumlar, işkencecilerle ilgili bilgiler, işkencecilere ne olduğu, açılan davaların sonuçları olabilir. Bu tür tanıklıklar ve diğer malzeme şimdiki durumda hem çok kısıtlıdır hem de darmadağınıktır. Biraraya getirilip düzenlenerek, kamuoyuna açılması erişilebilirlik düzeyini arttıracaktır. Bu kurum, destek toplantıları, konferanslar düzenleyebilir, barolarla, tabip odalarıyla, insan hakları kuruluşlarıyla, basınla ortak faaliyetler yürütebilir.

Ara iki hedef, işkencecilerin45 ortaya çıkarılıp yargılanması ve mağdurlara kayıplarına yönelik tazminat verilmesinin sağlanması olmalıdır. Devlet, işkence nedeniyle fiziksel ve psikolojik hasar görenlerin bu hasarlara bağlı geçmiş ve gelecek tedavi masraflarını üstlenmelidir. Bu hedefler şu anda gözümüze ne kadar uzak gözükürse gözüksün, ısrarla talep ve takip edilmelidir. Örneğin, Selim Dindar röportajından ve başka yerlerden öğrendiklerimiz sonucunda, o dönemde Diyarbakır Cezaevi’nde çalışmış yetkililerin/askerlerin ve onların bağlı oldukları kurumlardaki üstlerinin yargılanmaları talep edilmelidir. Böyle bir kuruluş, kalın ve ayrıntılı bir Diyarbakır Cezaevi dosyası hazırlayabilir.

Ana hedef ise, şu anki, işkenceyi görmek istemeyen, işkencecisini kollayan ve işkence mağdurunu horlayan egemen politik kültürün alt üst edilmesi ve toplumun işkenceye hassaslaştırılması ve tahammülsüz bir hale getirilmesidir. İşkenceye karşı böylesi mücadele genel demokrasi mücadelesinin önemli bir bileşeni olmak durumundadır. İşkenceyle ve işkencecilerle yüzleşme aynı zamanda egemen siyasi düzenle de yüzleşme anlamına gelecektir. Bu, aynı zamanda Türkiye’nin öteden beri gelen “yüzleşme engelli” halini de kıracak bir eşik noktası olabilecektir. Mağdurlar konuşmalı, diğerleri de dinlemeli ve verebildikleri desteği vermelidir. Türkiye’de konuşan mağdur sayısı az olduğu gibi, yaşanan bunca zulmün edebiyata/sinemaya yansıması da oldukça cılızdır. İşkence gibi anlatması da dinlemesi de zor olan bir konuda sanat gibi düzeyin katkısı çok önemli olacaktır.

Evet, resmisine kavuşana kadar bir tür gayri resmi hakikat komisyonuna ihtiyacımız var. Hakikatlerin resmi yansımaları/sonuçları olması için de çalışan, ama bu olana kadar ya da bunun olamadığı durumlarda da kolektif hafızamızı suskunluğa teslim etmeyi reddeden bir hakikat komisyonu. İşkence ve diğer melanetler yüzünden dünyaları karartılmaya çalışılmış ve hala aramızda dolaşan milyonlarca insana en azından bu borcumuz var.


1 Düzel, N. (23 Haziran 2003). Üç yılını cehennemde geçirdi. Radikal.

2 Örneğin gazeteci Altan Tan’ın babası Badii Tan’ın cezaevinde nasıl katledildiğini Selim Dindar’ın anlatımından görebiliyoruz.

3 Kimi raporları zikretmek gerekirse: Amnesty International (1984). Torture in the Eighties. London: AI Publications. Amnesty International (1988a). Turkey: Briefing. London: Amnesty International Publications. Amnesty International (1988b). Turkey: The Death Penalty. London: Amnesty International Publications. Amnesty International (1988c). Turkey: Torture and Medical Neglect of Prisoners. London: Amnesty International Publications. Amnesty International (1989). Turkey: Relentless and Systematic Abuse of Human Rights. London: Amnesty International publications. Amnesty International (1990). Turkey: Continuing Violations of Human Rights. London: Amnesty International Publications. Amnesty International (1991a). Annual Report. London: Amnesty International Publications. Amnesty International (1991b). Turkey: Still Waiting for Change; Information on Continuing Human Rights Abuses. London: Amnesty International Publications. Amnesty International (1996a). Turkey: Children at Risk of Torture, Death in Custody and "Disappearance." London: Amnesty International Publications. Amnesty International (1996b). Turkey: Widespread Human Rights Violations in the Name of State Security. London: Amnesty International Publications. Amnesty International (1996c). Turkey: Information on Continuing Human Rights Abuses. London: Amnesty International Publications. Amnesty International (1998). Annual Report. London: Amnesty International Publications. Human Rights Foundation of Turkey (1994). File of Torture: Deaths in Detention Places or Prisons, 12 September 1980-12 September 1994. Ankara: HRFT Publications. International Helsinki Federation for Human Rights (1997). 1997 Annual Report. Vienna, Austria: IHF Publications. International Helsinki Federation for Human Rights (1998). 1998 Annual Report. Vienna, Austria: IHF Publications.

4 1996’da şöyle yazmıştım: “Türkiye'nin yukarıda anlatılan çercevede bir tür polis devleti haline gelmesi aynı zamanda ciddi biçimde örselenmiş (travmatize edilmiş) bir toplumun varlığına işaret ediyor. Yukarıda belirttim, bu ülkede son onbeş yılda devlet tarafından işkence edilmiş bir kaç milyon insan var. Bunlara ek olarak, Doğu'daki savaşın doğrudan etkilerine maruz kalmış, vahşete tanık olmuş bir kaç milyon kişi daha var. Yine bu savaşta her iki taraftan ya da hiç bir taraftan olmadan öldürülmüş 25,000 insan var. Protesto gösterilerinde polis tarafindan sürekli dövülen insanlar var. Kabaca toplarsanız, son 15 yılda doğrudan travmaya maruz kalmış 5 milyon insan ediyor. Bir de bunlara ölenlerin, kaybedilenlerin, işkenceye yatırılanların, tehdit edilenlerin yakınlarını ekleyin. Analarını, babalarını, eşlerini, sevgililerini, çocuklarını, dostlarını ve diğer sevdiklerini ekleyin. En muhafazakar tahminle bütün bu sayılan insanlar 1520 milyonluk bir nüfusa tekabül ediyor. Bu rakam her geçen gün daha da artıyor. Ülke nüfusunun en azından ücte ya da dörtte birini oluşturan bu 1520 milyon insan, büyük çoğunlugu Devlet tarafından olmak üzere, örselenmişlerdir. (Paker, M. (1996). Şimdi utanmazsak, ne zaman? Birikim, 88, 17-25.)

5 Bu konuda daha ayrıntılı bilgiler/anılar için bakılabilecek kitaplardan bir kaçı: Kutlu, Haşim (1989). 12 Eylül’ün Cezaevleri: Olaylar, Sorunlar, Çözüm Yolları. İstabul: Alan Yayıncılık. Welat, F. (1987). Diyarbakır 5 nolu. Özgürlük Yolu Yayınları. Zana, Mehdi (1993). Vahşetin Günlüğü: Diyarbakır Zindanlarından. İstanbul: Alan Yayınları.

6 “1980-83 askeri cunta döneminde Kürtçe yasağı uygulamaya kalkanlar, anayasayı ve ilgili yasaları bu yönde değiştirenler, bazı davalarda davalıların bildikleri tek dil olan Kürtçe konuşarak savunma yapmalarını ceza konusu yapanlar, Diyarbakır cezaevi vahşetini yaratanlar, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Kürt köylerinde yoğun bir şiddet uygulayanlar, köylülere dışkı yedirenler ve bütün bunları yapıp edenleri bir şekilde destekleyenler ya da göz yumanlar acaba sonrasında bölgede PKK’nın yükselmesi ve sonuç olarak otuz binden çok insanın hayatını kaybetmesi arasında bir bağ kurabiliyorlar mı? Kuşkusuz hayır. Onlara gore o savaş Türkiye’yi bölmek, en azından başına çorap örmek için dışarıdan tezgahlanan bir komploydu, herhangi bir iç neden yoktu. Bütün bu yukarıda sayılan vahşetin o savaşın çıkışı ve devamı ile bir ilgisi yok bu zihniyete göre.” (Paker M. (2002). Bir dellenme/debelenme klasiği olarak Türkiye. Birikim, 159.)

7 School of Americas gibi ABD ordusu tarafından işletilen ve dünyanın dört bir yanından askerlerin/polislerin eğitildiği ve bu arada sorgulama/işkence teknikleri konusunda da bilgilendirildiği yerlerde okutulan kitaplarda bu durum açıkça belirtilir. Örneğin, muhtemelen eskiden bu okullardan birinde eğitmen olarak çalışan biri tarafından kaleme alınmış ve şimdi piyasada serbestçe satılan böyle bir kitapta (Krousher, R.W. (1985). Physical Interrogation Techniques. Port Townsend, WA: Loompanics Unlimited), işkenceci/sorgucunun işkence sırasında nasıl kendisine hakim olması, duygularını yaptığı işe karıştırmaması, ölüm ve sakat bırakma gibi noktalara gitmekten sakınması gerektiği ayrıntılarıyla ve uyarılara yer verilerek anlatılır.

8 Basına yansıyan işkence haberleri tükenmek bilmiyor. Güncel tek bir örnekle yetinelim (bu haberde sözü edilen sanıklar/mağdurlar siyasi değildir): “Yetkililerin işkence ve insan hakları ihlallerini engellemeye yönelik iddialı açıklamalarını, karakollar tekzip ediyor. İzmir'de geçen nisanın başından mayısın ortasına kadar sadece bir tek karakolla ilgili dokuz ayrı işkence başvurusu yapıldı. Farklı tarihlerde gözaltına alınıp İzmir Barosu İşkence Önleme Grubu'na (İÖG) başvuran mağdurların tümü Karşıyaka Asayiş Şube Müdürlüğü'ne bağlı Gümüşpala Karakolu'nda işkence gördüğünü öne sürdü. Doktor raporları alınan mağdurların karakoldaki polislerle ilgili suç duyurusunda bulunulması üzerine, adli soruşturma açıldı…Karakolun bağlı bulunduğu Karşıyaka İlçe Emniyet Müdürü Koray Bakır ile görüşen ve iddiaları aktaran avukatlara, suçluların asılsız iddialarda bulunduğu, görevini yapmaya çalışan resmi bir kurumu yıpratmayı amaçladıkları yanıtı verilmişti. Emniyet müdürünün 'asılsız suçlu iddiası' demesine karşın dokuz mağdurun işkence gördüğü, doktor raporlarıyla belgelendi. Dokuz mağdur, dayaktan, elektrik verme ve filistin askısına kadar birçok işkence türüne maruz kaldıklarını öne sürerek, İÖG'ye bağlı avukatlar aracılığıyla suç duyurusunda bulundu. Mağdurların suç duyurusuyla ilgili hazırlık soruşturması ise sürüyor.” Şık, Ahmet (14 Temmuz 2003). Karakolda uygulama var. Radikal.

9 Keskin, Adnan. (25 Haziran 2003). İşkencenin Yargıtay zaferi. Radikal.

10 Yine Adnan Keskin’in başka bir haberine göre: “Hükümet sözcüsü sıfatıyla 'İşkenceye sıfır tolerans' söylemini sürdüren Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in işkencede ölüm davasında mahkûm edilen bir subay ile astsubayla ilgili kararın bozulması için Yargıtay'a yazılı emirle başvurduğu ortaya çıktı.” (11 Temmuz 2003. Uyumda yazılı arıza. Radikal). Bu tür haberler işkenceye karşı resmi mücadelenin ne kadar oynak, istikrarsız ve sahte bir zeminde yürüdüğünü gösteriyor.

11 Büyük basında tek istisna: Hakan, Ahmet (27 Haziran 2003). İnsanlık onuru işkenceyi yener! Sabah.

12 Özkök, Ertuğrul. (26 Haziran 2003). Bu sözleri midenizi tutarak okuyun. Hürriyet. Özkök bu yazıda bir kasabanın ileri gelenleri tarafından defalarca tecavüze uğramış 13 yaşında bir kız çocuğuna atıfta bulunuyor. Hürriyet’in her zaman yaptığı gibi bu olayı da, tecavüzlerin bütün ayrıntılarını yayınlayarak, adeta pornografik bir sömürü malzemesi olarak kullanmasını ve bu çocuğun bundan nasıl etkilenebileceğini hiç düşünmemesini burada bir kenara bırakalım. Ama bu olay, Hürriyet’teki kadar “ayrıntılı” olmasa da, her yayın organında şu ya da bu düzeyde yer bulmuşken, bu gazete işkence iddiaları karşısında şimdiye kadar kılını bile kıpırdatmamışken ve de insan hakları kuruluşlarının görevi kişilerin değil devletlerin ve diğer siyasi örgütlerin hak ihlallerini araştırmak olmasına rağmen, Özkök’ün meseleyi bu şekilde ortaya koyması ve de sahte bir şekilde buna “hayıflanması” sicilinde nadide bir yaprak olarak yerini almıştır. Özkök’ün bu “sitemine” Yeni Şafak’tan Kürşat Bumin cevap vermekte gecikmedi: “Mutlaka siz de farketmişsinizdir; burada dile gelen ‘sitem’, üstü kapalı olarak geçen haftanın gündemine ‘bomba gibi’ düşen ve haliyle çok konuşulan bir röportaja gönderme yapıyor! Hani Neşe Düzel'in, ‘Diyarbakır Cezaevi’ adlı cehennemin tanıklarından Selim Dindar ile yaptığı şu röportaj... Siz ne düşünürsünüz bilmeyiz ama, bu ‘sitem’i okuyunca bizim aklımızdan (doğru yanlış?) şöyle şeyler geçti: Hürriyet genel yayın yönetmeni bir ‘rövanş’ın peşinde olmasın! Dindar'ın hikayesine iki satırla bile olsun değinmeyen gazetesini, ilkinden tamamen farklı bir ‘işkence’ ile öne çıkarmaya çalışmasın! Ayrıca görüyorsunuz: Özkök'ün ‘sitem’i tamamen yersiz bir sitem çünkü iki ‘hikaye’nin birbiriyle uzaktan yakından ilgisi yok. Birinde bir devlet hapishanesinde (hem de ‘askeri’) devlet görevlileri tarafından mahkumlara ‘dünyalarını şaşırtacak’ derecede yapılan işkenceler, öte yanda ise ülkedeki adalet düzeni ile ilgisi bulunsa bile esasında ‘toplumsal’ çerçevede gerçekleşen bir insanlık ayıbı söz konsu. Dolayısıyla, bu ‘hikayeler’in, her ikisi de insanlıktan umudumuzu kesmek için yeterli malzemeyi taşımalarına rağmen, birbirlerini bir ‘sitem’ çerçevesinde çağrıştırmaları imkansız.” (Bumin, Kürşat. (2 Temmuz 2003). Kronikmedya. Yeni Şafak.)

13 Taşgetiren, Ahmet (24 Haziran 2003). Diyarbakır cezaevi travması. Yeni Şafak.

14 Bumin, Kürşat (24 Haziran 2003). Cehennemden notlar: "Kendisini ve bizleri ölü zannediyordu..." Yeni Şafak.

15 Bumin, Kürşat (25 Haziran 2003). Cehennemden notlar II. Yeni Şafak.

16 Keceç, Ahmet (26 Haziran 2003). Mamak ve Metris çok mu farklıydı? Yeni Şafak.

17 Çelikkan, Murat (26 Haziran 2003). Aynaları kırık toplum. Radikal.

18 Türker, Yıldırım (29 Haziran 2003). Hayat ile kurgu: Herkesin korkmadan ya da korkarak kendi hikâyesini yüksek sesle anlatması gerek. Radikal2.

19 Altan, Mehmet (25 Haziran 2003). Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde... www.gazetem.net

20 Yarkadaş, Barış (26 Haziran 2003). Kendimizi ölü sanıyorduk. www.internethaber.com

21 Yeniden Ozgur Gundem (24 Haziran 2003). Cehennemde üç yıl.

22 Hakan, Ahmet. a.g.y.

23 Bulac, Ali (28 Haziran 2003). Diyarbakır Hapishanesi. Zaman.

24 Bulac, Ali (30 Haziran 2003). Kartal Cezaevi’ne giriş. Zaman.

25 Maraşlı, Nurdan Çamlı (2 Temmuz 2003). Diyarbekir Zındanında Kadın Olmak. http://www.gelawej.com ve www.bianet.org (Sayın Maraşlı’ya işkence tanıklıklarını 11 yıl önce bir bilimsel araştırma vesilesiyle bizimle paylaşmış olmasından dolayı bir kez daha buradan teşekkür etmek ve kendisini bükülmeyen cesaretinden dolayı kutlamak isterim).

26 Akman, Nuriye (6-7 Temmuz 2003). Muhsin Yazıcıoğlu ile Röportaj: Çektiğim işkencelere isyan etmeliydim. Zaman.

27 Bu konunun etraflı bir incelemesi için: Bora, T. ve Can, K. (2003). Devlet-Ocak-Dergah: 12 Eylul'den 1990'lara Ulkucu Hareket, İstanbul: İletişim Yayınları. (özellikle s. 281-375).

28 Bu tür merkezlerin kapsamlı ama yine de tam olmayan bir listesi için bknz: http://www.irct.org/usr/irct/home.nsf/unid/JREW-5JPJES . Türkiye’de bu işi hakkını vererek yapan İnsan Hakları Vakfı’na bağlı beş merkez bulunmaktadır: Ankara, İstanbul, İzmir, Adana ve Diyarbakır.

29 Bu araştırmaya dayanan bilimsel makale için: Paker, M., Paker, Ö., & Yüksel, Ş. (1992). Psychological effects of torture: An empirical study on tortured and nontortured nonpolitical prisoners. M. Başoğlu (Ed.), Torture and Its Consequences: Current Treatment Approaches içinde. Cambridge, UK: Cambridge University Press.

30 Araştırmada işkencenin akut değil kronik (uzun dönemli) psikolojik etkilerine bakıldığı için bu kriter uygulanmıştır.

31 Sanki daha once Türkiye’de böyle bir problem yokmuş gibi ancak İzmit depreminden sonra kamuoyuna malolan TSSB tablosunu kısaca özetlemek gerekirse: Travmatik bir olaya maruz kalınmıştır ve bu sırada yoğun korku, çaresizlik veya dehşet hissedilmiştir. Sonrasında da aşağıdaki belirtilerden en azından bir kısmı ısrarlı bir şekilde mağdurun psikososyal işlevselliğini zorlamaktadır: Travmatik olay sanki yeniden yaşanıyormuş gibi hissetme, olayla ilgili kabuslar, tekrarlayıcı ve zorlayıcı tarzda olayı hatırlama, olayı hatırlatan durumlarda yoğun psikolojik ya da bedensel tepki verme, olayı hatırlatan durumlardan, yerlerden, kişilerden, nesnelerden, konuşmalardan, duygu ve düşüncelerden kaçınmaya çalışma, olayın önemli bir parçasını hatırlayamama, eskiden ilgi duyulan şeylere yönelik ilgi kaybı, düğer insanlardan uzaklaşma/yabancılaşma, kimi duyguları yaşayamama, gelecek duyumunun kısıtlanması, uyku bozuklukları, öfke patlamaları, yoğunlaşma ve hafıza zorlukları, aşırı tetikte olma durumu, aşırı sıçrama tepkisi verme.

32 Başoğlu, M., Mineka, S., Paker, M., Aker, T., Livanou, M., & Gök, Ş. (1997). Psychological preparedness for trauma as a protective factor in survivors of torture. Psychological Medicine, 27, 1421-1433. Başoğlu, M., Paker, M., Özmen, E., Taşdemir, Ö., Şahin, D., Ceyhanlı, A., İncesu, C., & Sarımurat, N. (1996). Appraisal of self, social environment, and the state authority as a possible mediator of posttraumatic stress disorder in tortured political activists. Journal of Abnormal Psychology, 105:2, 232-236. Başoğlu, M. & Paker, M. (1995). Severity of trauma as predictor of long-term psychological status in survivors of torture. Journal of Anxiety Disorders, 9:4, 339-350. Başoğlu, M., Paker, M., Özmen, E., Taşdemir, Ö., Şahin, D. (1994). Factors related to long-term traumatic stress responses in survivors of torture in Turkey. Journal of American Medical Association (JAMA), 272:5, 357-363. Başoğlu, M., Paker, M., Paker, Ö., Özmen, E., Marx, I., İncesu, C., Şahin, D., & Sarımurat, N. (1994). Psychological effects of torture: A comparison of tortured with non-tortured political activists in Turkey. American Journal of Psychiatry, 151, 76-81.

33 Paker, Murat (2000). Subjective Meaning of Torture as Mediator in Post-torture Psychological Response. Unpublished Dissertation Project. New York: New School for Social Research.

34 Bu araştırmaya lojistik destek sağlayan İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi’ne, İstanbul Tabip Odası’na ve binbir emeği geçen onlarca dosta burada bir kez daha teşekkür etmek isterim.

35 Örneğin, bir mağdur 10 değişik seansta falakaya yatırılmış, 10 değişik seansta kaba dayak yemiş, 10 kez askıya alınmış, 10 kez elektrik işkencesine maruz kalmış ve 10 değişik sefer gözleri bağlamış ise, bu mağdur için toplam epizod sayısı 50’dir. Bu hesaplamaya küfür, tehdit gibi sayılması mümkün olmayan işkence yöntemleri dahil değildir.

36 İlk araştırma olması ve cezaevi koşulları nedeniyle gelişkin bir “işkence yöntem kataloğu” yerine sadece belli başlı işkence yöntemleri soruşturulmuştur. Tabloda bu araştırma altında çoğu işkence yöntemine dair bir sayı bulunmaması o yöntemlerin uygulanmadığını değil, araştırma sırasında sistematik olarak soruşturulmadıklarını göstermektedir.

37 TİHV raporlarında zikredilmeyen işkence yöntemleri boş olarak görünmektedir. Bu durumö o yöntemlerin uygulanmamış olduğunu değil, sistematik olarak soruşturulmadığını ve muhtemelen “diğer” kategorisi altında sayıldığını göstermektedir.

38 TİHV (1998). Türkiye İnsan Hakları Vakfı Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezleri Raporu 1997. Ankara: TİHV Yayınları.

39 TİHV (1999). Türkiye İnsan Hakları Vakfı Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezleri Raporu 1998. Ankara: TİHV Yayınları.

40 Yeri gelmişken belirtelim: 12 Eylül günlerinde, Turan İtil adında bir “psikiyatrist” askeri cuntanın desteği ve teşviki ile ABD’den Türkiye’ye gelip, Cerrahpaşa Psikiyatri Bölümü’nden Prof. Ayhan Songar ile işbirliği halinde cezaevinde solcu tutuklular üzerinde “psikolojik araştırmalar” yapmaya çalışmış ve tutukluların yerinde bir öngürüsüyle çalışmasını istediği gibi tamamlayamamış ama “araştırma sonuçları” babından o zamanki gazetelerde “solcu militanların önemlice bir bölümünün anti-sosyal (psikopatik) kişilik bozukluğuna sahip olduğu” yönünde haberler çıkmıştı. Biz araştırmamızda, dört grup arasında kişilik bozuklukları açısından bir fark bulamadığımız gibi, dört gruptaki kişilik bozukluğu oranları, genel nüfustaki oranlarla ayni düzeydeydi. Zaten şimdiye kadar işkence konusunda yapılmış hiçbir bilimsel çalışmada herhangi bir “kişilik bozukluğu” bulgusuna rastlanmamıştır. Turan İtil isimli şahıs ise, duyduğuma göre, halen New York’ta oldukça karanlık ve kendinden menkul bir “araştırma” merkezinde yeni çıkan ilaçları, muhtemelen ilaç şirketleriyle rabıta halinde, insanlar üzerinde denemekle iştigal etmekteymiş. Bir miktar çabaya karşın bu şahsın gerçekten bir psikiyatrist olup olmadığını bile öğrenebilmiş değilim. 12 Eylül’ün unutulmaması gereken kirli çamaşırlarından küçük bir ayrıntı.

41 Bu dört faktörün etkisi saptanırken, incelenen diğer faktörlerin anlamlı bir ilgisi saptanamamıştır. Bunlar arasında: Yaş, cinsiyet, eğitim, etnik köken, kendisinin ya da ailenin (işkence-öncesi) psikiyatrik öyküsü, diğer stress yaşantıları, sosyal destek, medeni hal, salıverildikten sonra geçen sure. Bu noktada bir kaç uyarı yapmak gerekir: Bu bulgular genel trendleri göstermesi açısından anlamlıdır, her bir işkence mağdurunun nasıl ve hangi faktörlerden etkilenerek tepki vereceği çok daha karmaşık bir süreçtir ve kişiye özeldir. Bu dört faktörün birer risk faktörü olarak ortaya çıkmış olması yalnızca bunların genel olarak önemli faktörler olduğunu gösterir ama başka faktörlerin işin içinde olmadığı anlamına gelmez.

42 TİHV’na başvuran işkence mağdurlarının büyük çoğuluğunun da politik aktivist olduğunu belirtmek gerekir.

43 Örneğin bu tablodan, Türkiye’de işkence görenler arasında elektrik ve askı gibi yöntemlere maruz kalanların oranının yaklaşık olarak %50 olduğunu öğreniyoruz. Politik, politik olmayan herkesi kattığımızda, en muhafazakar tahminle iki milyon insanın 1980’den beri işkenceye maruz bırakıldığını düşündüğümüzde, askı ve elektrik gibi görece sofistike yöntemlere maruz bırakılan insan sayısı 500 bin ila bir milyon arasındadır.

44 Aynı konuya Ahmet İnsel de Arjantin örneğini işleyerek değiniyor: “... Hepimiz biliyoruz ki, Türkiye'de de o yara kapanmadı. Yaranın biriken irini, toplumsal tahayyülümüzün kıvrımları arasından akarak, varoluşumuzu, gelecek tasarımımızı zehirlemeye devam ediyor. Cavallo'larıyla "gurur duyanlar"ın diğer sesleri bastırabildiği bir ülke burası. Sadece mevzuat elvermediği ve siyasal otorite yargının elini kolunu bağladığı için değil, esas olarak bu nedenle aramızdan Ocampo, Garzon çıkmıyor.” (5 Temmuz 2003). İnsanlığa karşı suçla yüzleşmek. Radikal2. [Cavallo, Arjantin cunta döneminden işkenceci bir subay; Ocampo ve Garzon ise işkencecilerin peşini bırakmayan Arjantinli ve İspanyol yargıçlar].

45 “İşkenceciler” derken yalnızca fiilen işkence yapanları değil, onlara emir ve cesaret verenleri, kollayanları vb. de katıyorum.

İletişime Geçin | Contact Me

Benimle iletişime geçmek için aşağıdaki formu doldurabilirsiniz.
-
You can fill out the form below to contact me.

PAYLAŞ - SHARE